Ortadoğu’da toplum, tarih ve kriz (3) 2026-02-06 09:01:48   Kürt Halk Önderi’nden Ortadoğu krizine çözüm    Leyla Ayaz    HABER MERKEZİ - Ulus-devlet merkezli düzenin Ortadoğu’da savaşı ve krizi kalıcılaştırdığını vurgulayan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, halkların özgür iradesine dayalı demokratik konfederalizmi bölge için tarihsel, toplumsal ve siyasal bir çıkış yolu olarak değerlendiriyor.   Ortadoğu, uzun süredir ulus-devlet merkezli siyasal düzenin yarattığı yapısal krizlerle şekilleniyor. Bölge, zengin enerji kaynakları, stratejik konumu ve çok katmanlı toplumsal yapısı nedeniyle küresel güçlerin müdahalelerine açık tutulurken, Suriye’de yaşanan son gelişmeler ve rejimin çözülme süreci bu krizin güncel yansımalarını daha görünür hale getirdi. ABD ve İsrail başta olmak üzere Batılı güçlerin bölgedeki savaş ve yeniden dizayn politikaları, Ortadoğu’da süren çatışmaların yalnızca askeri değil, toplumsal ve siyasal bir müdahale karakteri taşıdığını ortaya koyuyor.   Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, Ortadoğu’da derinleşen bu bunalımın kaynağını, Birinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen ulus-devlet sisteminde arıyor. Ulus-devlet kurgusunun halkların iradesini dışlayan bir kriz rejimi yarattığını vurgulayan Abdullah Öcalan, Kürt sorunu başta olmak üzere bölgedeki temel sorunların bu tarihsel düzenle doğrudan bağlantılı olduğunu ifade ediyor.   Bu dosyanın üçüncü bölümünde, Kürt Halk Önderi’nin “Ortadoğu’nun Çıkmazı ve Demokratik Modernite Çözümü” başlığı altında yaptığı değerlendirmeler üzerinden, ulus-devlet sisteminin Ortadoğu’daki savaş ve çözümsüzlükleri nasıl kalıcılaştırdığı ele alınıyor. Abdullah Öcalan’ın Demokratik Uygarlık Manifestosu’nun beşinci cildi olan “Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü: Kültürel Soykırım Kıskacında Kürtleri Savunmak” adlı çalışmasında ortaya koyduğu demokratik modernite perspektifi, bölge için alternatif bir çıkış yolu olarak tartışılıyor.   Ulus-devlet kurgusu ve Ortadoğu bunalımı   Ortadoğu’da güncel siyasal ve toplumsal sorunların tarihsel kökenlerine işaret eden Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, ulus-devlet sisteminin bölgeyi kalıcı bir kriz zeminine sürüklediğini vurguluyor. Abdullah Öcalan, “Ortadoğu’nun güncel temel sorunlarının altında ulus-devletlerin kurgulanması yattığı gibi, Kürt sorunu da esas olarak bu kurgulamadan kaynaklanmaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nda kurgulanan Ortadoğu siyasi haritası, en az yüzyıl sürecek sorunlar oluşsun diye çizildi. Avrupa için Versailles Antlaşması neyse, Ortadoğu için de Sykes-Picot Antlaşması oydu. Avrupa’da ‘Barışa Son Veren Barış’ olarak rol oynayan Versailles Antlaşması İkinci Dünya Savaşı’na yol açtı. Sykes-Picot Antlaşması da aynı rolü oynadı. Osmanlı barışı yerine Ortadoğu’yu derin bir bunalıma ve çıkmaza sürükledi. Savaşın sonunda ortaya çıkan tüm ulus-devletler içte kendi halklarına, dışta birbirlerine karşı savaştırılan organizasyonlar durumundaydı. Geleneksel toplumun tasfiyesi halklara karşı savaş demekti. Cetvelle çizilen haritalar ise yapay devletler arasındaki savaşlara çağrı demekti” ifadelerini kullanıyor.     İsrail’in kurgulanışı ve bölgesel savaş rejimi   Ortadoğu’da kalıcı çatışma düzeninin merkezine İsrail’in yerleştirildiğini belirten Abdullah Öcalan, ulus-devletlerin bu eksende sürekli savaş halinde tutulduğunu ifade ediyor. Abdullah Öcalan, bu konuda şunları dile getiriyor: “Sadece İsrail’in kurgulanışı mevcut haliyle yüz yıllık savaşı geride bırakmıştır. Daha ne kadar büyük savaşlara yol açabileceği kestirilememektedir. Küçücük Lübnan sürekli savaş halindedir. Suriye sürekli sıkıyönetim altında ve İsrail ile savaş halindedir. Irak devleti zaten kuruluşu boyunca iç ve dış savaş demekti. İran’ın farklı bir konumu yoktur. Ortadoğu’nun tüm ulus-devletlerinin inşasındaki mantık var olan toplumsal sorunları çözmeye değil, sorunları daha da çoğaltarak bu ulus-devletleri daimi iç ve dış savaş rejimleri halinde tutmaya dayanır. Bunun temel nedeni İsrail’in hegemonik güçlerin çekirdeği olarak inşa edilmesidir. İsrail’i hegemonik çekirdek olarak kavramadıkça, Ortadoğu ulus-devlet dengesinin veya dengesizliğinin nasıl kurgulandığını ve tesis edildiğini de kavrayamayız. Bu saptamanın en açık kanıtlayıcı unsuru Kürt sorunu ve Kürdistan’ın parçalanmasıdır.”   Sykes-Picot, Sevr ve Kürdistan’ın parçalanması   Kürt sorununun tarihsel kökenlerini Sykes-Picot ve Sevr düzenlemeleriyle ilişkilendiren Abdullah Öcalan, bu sürecin planlı bir parçalama siyaseti olduğunu vurguluyor. Kürt Halk Önderi, “Sykes-Picot Antlaşması (Ortadoğu’nun İngiltere ve Fransa arasında paylaşılması) Sevr Anlaşması’nın da temelidir. Sevr Anlaşması Anadolu ve Yukarı Mezopotamya’nın parçalanmasını düzenlemektedir. Ulusal Kurtuluş Savaşı öyle iddia edildiği gibi Sevr’i tümüyle ortadan kaldırmadı; kısmen etkisiz kılınmasına yol açtı. Anlaşma önemli oranda uygulandı. Minimal Cumhuriyet Sevr’in gereği olarak kabul edilmiştir. Yine Musul-Kerkük’ün İngilizlere bırakılması Sevr’in sonucudur. Dolayısıyla Kürdistan’ın modern dönemindeki ikinci önemli parçalanması (Birinci parçalanma modern dönemin başlangıcı öncesine, 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması’na dayanır) Kürt sorununun ana nedenidir. Irak’ta ve Anadolu’da kurulan iki minimal ulus-devlet, Kürdistan’ın ve Kürtlerin bedenlerini parçalayan iki savaş eylemi demektir” diye belirtiyor.    Kürt sorunu: planlı savaş ve kalıcı kriz   Kürt sorununu kendiliğinden gelişen bir çatışma değil, Ortadoğu’yu yönetme stratejisinin merkezine yerleştirilen planlı bir savaş olarak değerlendiren Abdullah Öcalan, bu sürecin yüzyılı aşan bir rejim haline getirildiğini ifade ediyor. Kürt Halk Önderi, “Ulus-devleti böyle kavramadıkça, ne Kürdistan’ın bölünmesini ne de Kürt sorununun bu kadar uzun sürmesini ve çözümsüz bırakılmasını kavrayabiliriz. 1920’den beri, yani temeli atıldığından günümüze kadar Irak devletinin yalnız Kürtlere uyguladığı rejim bile doksan yıllık savaş olmuştur. Bu devletin kendi toplumuna karşı da bir savaş rejimi olduğunu günümüzde yaşananlar gayet iyi açıklamaktadır. Sadece Kürtler açısından bakıldığında bile Beyaz Türk ulus-devletinin de soykırımlara kadar varan seksen beş yıllık bir özel savaş rejimini uyguladığı artık herkesin itiraf ettiği bir gerçekliktir. Rejimin kendi içindeki kavgaları da baştan günümüze kadar eksik olmamıştır. Kürtlere yaşatılan sorunlar kendiliğinden oluşmuş sorunlar değildir, planlı geliştirilen sorunlardır; Ortadoğu’yu problemlere boğarak yönetmenin en önemli bir parçası olarak planlanmış ve sürekli kılınmış sorunlardır” diye kaydediyor.    Kürtlerin bölgesel dengelerdeki stratejik rolü   Kapitalist modernitenin hegemonik güçlerinin Kürtleri bölgesel çatışmaların merkezine yerleştirdiğini belirten Abdullah Öcalan, bu politikanın çok yönlü hedefler içerdiğini vurguluyor. Abdullah Öcalan bu duruma şu sözlerle dikkat çekiyor: “Kapitalist modernitenin hegemonik güçlerinin yaklaşık iki yüz yıldır Kürtleri önce İran ve Osmanlı İmparatorluğu’na, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Türkiye, İran, Irak ve Suriye ulus-devletlerine ezdirmelerinin nedenlerini çok iyi çözümlemek gerekir. Bunda sadece bir değil birçok amaç vardır. Birinci amaç, Kürtlerin tarih boyunca birlikte yaşadıkları ve aralarında az çok meşru bir statü bulunan Arap, Türk ve İran halkları ile çelişkilerini derinleştirmek, var olan statüyü bozarak kargaşa içine itmek ve birbirleriyle daimi savaşır halde tutmaktır. İkinci amaç, Kürtlerin tasfiyesiyle tasarladıkları Ermeni, Süryani ve Yahudi ulus-devletlerine geniş yurtluklar kazandırmaktır.”   Kürtlerin çatışma rejimleri içinde tutulması   Bu politikanın, Kürtleri yalnızca bölgesel değil küresel hegemonya açısından da bağımlı kılmayı hedeflediğini belirten Abdullah Öcalan, sürecin sonuçlarını şu sözlerle paylaşıyor: “Böylelikle hem kendilerine mutlak bağlı durumda kalacak üç tampon ve aracı halka rolü oynayacak ulus-devlet kazanmış olacaklar, hem de Kürtleri Müslüman, Hristiyan ve Yahudi komşularıyla daimi çatıştırarak ve sorunlar içinde tutarak, hepsini ve bir anlamda çekirdek Ortadoğu’yu kendilerine bağımlı halde tutmayı başaracaklardır. Tabii kapitalist modernitenin hegemon güçleri bu parçalanmış Kürdistan’a ve soykırımlara kadar varan sorunlara boğulmuş Kürtlere kendilerini zaman zaman kurtarıcı melek gibi sunmaktan da geri durmayacaklardır.”   2000’ler Ortadoğu’sunda Kürtlerin yeni siyasal gerçekliği   2000’li yıllarla birlikte Kürtlerin Ortadoğu’nun siyasal dengelerinde belirleyici bir aktör haline geldiğini vurgulayan Abdullah Öcalan, bu durumun ulus-devlet merkezli ittifakları da zorladığını ifade ediyor. Kürt Halk Önderi şöyle devam ediyor: “Açık ki, Kürdistan ve Kürtler, 2000’ler Ortadoğu’sunun hem ulus-devlet hem de demokratik toplum dengesinde etkin ve dinamik bir realite olarak yerlerini almışlardır. Türkiye Cumhuriyeti önderliğinde İran ve Suriye ile girişilen anti-Kürt ittifakının fazla başarı şansı yoktur. Çünkü kapitalist sistemin hesaplarına terstir. Bu yöndeki ittifak çabasının temelinde Kürtsüz ve Kürdistansız bir sistem işbirlikçiliği yatmaktadır. Ama özellikle İsrail ve ABD’nin bu yaklaşımı kabul etmesi artık mümkün değildir. 1920–2000 yılları arasında uygulanan bu Kürtsüz ve Kürdistansız emperyalizm işbirlikçiliği artık uygulanabilir bir politika olmaktan çıkmıştır. Irak’la zaten ittifak içinde inşa edilen Kürt ulus-devletinin yakında İran, Suriye ve Türkiye tarafından tanınması güçlü bir olasılık dâhilindedir. Fakat güçlük bu tanınma karşılığında PKK ve KCK’nin tasfiyesinin dayatılmasından kaynaklanmaktadır. Bu da boş bir taleptir. Bundan sonra Kürdistan’ın ve Kürtlerin kaderini hem KCK’nin demokratik toplum gerçeği, hem de Kürt burjuva ittifakın ulus-devlet gerçeği iç içe ve belli bir yasal uzlaşma temelinde belirlemeye çalışacaklardır.    Ortadoğu modern tarihinde ilk defa demokratik toplum erki ile ulus-devlet erki birlikte rol oynamaktadır. Özellikle Irak, Afganistan ve İsrail-Filistin’de, hatta Türkiye’de yaşanan savaşlar ve yol açtıkları derin çıkmazlar Kürtler için önemli dersler içermektedir. Katı sınırlara sahip ulus-devletçi politikaların kanlı geçmişlerini tekrarlamamak için ikili bir sistemi, yani demokratik moderniteyi esas alan KCK ile kapitalist moderniteyi esas alan Irak Kürt ulus-devletinin uzlaşmasına dayalı bir sistemi esas alacaklardır. Böylece reel sosyalizmin ulus-devletçiliğinden de ders alınmış olacaktır. Kürtler ve Kürdistan ne ikinci bir İsrail ne de diğer ulus-devletler gibi olacaktır. Hepsinin de içinde boğuştuğu temel sorunları aşan yeni bir modernite sentezinin öncü güçleri ve mekânı olacaktır.”   Direnişten karşı modernite inşasına   Direnişin tek başına yeterli olmadığını, asıl meselenin yeni bir toplumsal sistem inşa etmek olduğuna işaret eden Kürt Halk Önderi, Kürdistan’ın bu açıdan tarihsel bir konuma sahip olduğunun altını çiziyor. Abdullah Öcalan, “Direniş tek başına modern hegemonyayı yıkmaya ve alternatifini geliştirmeye yetmez. Karşı moderniteyi inşa etme ustalığını gerektirir. Kürdistan Devrimi bu konuda gerekli olan inşa görevine öncülük edebilir. Kürdistan’ın konumu her bakımdan buna uygundur. Öncelikle bölgenin üç büyük ulusunun ortasında yer almaktadır. Arap, Türk ve Fars ulusunca kuşatılmıştır. Zaten bu uluslar Kürdistan’ın birer parçasını kendi ulus-devletlerinin egemenliğinde bulundurmaktadır. Ayrıca Kürdistan ülke olarak da kendi içinde diğer kadim kültürler ve halkları barındırmaktadır. Başta Ermeniler ve Süryaniler olmak üzere Türkmen, Arap ve diğer birçok ulusal ve kültürel unsur Kürdistan’da az veya çok yerleşiktirler. Kürdistan tarih boyunca birçok din ve mezhebin de çıkış ve öz savunma merkezi konumundadır. Tarihin Homo sapiens insan devrimi başta olmak üzere mezolitik, neolitik, antik kölecilik ve ortaçağ feodal devrimlerinin beşiği rolünü de oynamıştır. Günümüzde kapitalist modernitenin bir nevi ‘Üçüncü Dünya Savaşı’nın kaderi de Kürdistan’daki gelişmelerle belirlenebilecektir” şeklinde değerlendiriyor.    Kürdistan Devrimi ve Ortadoğu’nun demokratik dönüşümü   Demokratik modernite perspektifiyle ele alındığında Kürdistan Devrimi’nin bölgesel bir dönüşüm potansiyeli taşıdığını vurgulayan Abdullah Öcalan, bunun Ortadoğu için de belirleyici olacağını şu şekilde anlatıyor: “Tüm bu etkenleri göz önünde bulundurduğumuzda, demokratik modernite bağlamında gelişirse, Kürdistan Devrimi’nin Ortadoğu’nun demokratik devrimine dönüşmemesi için fazla neden kalmadığını görürüz. Önünde engeller olsa bile gelişme kaçınılmazdır. Kürdistan’da Kürt sorununun demokratik ulus kapsamında çözülmesi Ortadoğu’daki ulus-devlet bunalımına ve yol açtığı çözümsüzlüklere karşı muazzam bir etkide bulunacaktır. Daha şimdiden Irak, İran, Suriye ve Türkiye’deki ulus-devletlerin yol açtığı bunalım, çatışma ve çıkmazların aşılmasında demokratik ulus çözümü dışında bir olasılık pek gözükmemektedir. Ulus-devletçilikte ısrar daha fazla sorun ve çatışma demektir. Velev ki başka ulus-devletler (örneğin Kürt ve Filistin ulus-devletçikleri) inşa edilmek istensin, bunlar çözümü geliştirmez, ancak var olan sorunlara ek sorunlar katabilir. Çözüm olarak sunulacak şey daha fazla kapitalizm ve endüstriyalizm ise, dünyanın her köşesinde görüldüğü gibi bu durum daha fazla kriz, işsizlik, çatışma, çevrenin yıkılması ve iklim düzensizliği demektir. Demokratik modernitenin sadece demokratik ulus unsurunda değil, komün ekonomisi ve ekolojik endüstri unsurlarında da yaşanacak bir Kürdistan Devrimi, geçmiş devrimlerin mirası üzerinde yükselerek ve onları da aşarak, 21. yüzyıl devrimlerinin sağlam başlangıçlarından ve köşe taşlarından biri olabilir.”   İktidar ve devlet merkezli çözüm anlayışının çıkmazı   Ortadoğu’daki toplumsal sorunların kaynağını iktidar ve devlet merkezli anlayışta gören Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, bu geleneğin tarihsel sürekliliğini şu şekilde özetliyor: “Ortadoğu toplumlarında yaşanan sorunların kaynağında daha fazla iktidar ve devlet yatmaktadır. Uygarlık tarihi boyunca sorun çözmek amacıyla ortaya çıkan her güç daha fazla güce ve devlet erkine sığınmaktan başka bir çare bulamadı. Tepedeki imparatordan ailedeki kocaya kadar her gücün sorunların çözümünde güç kullanması, iktidara gelme ve devlet olmanın sihirli değneği oldu. Batı uygarlığı bu geleneğin modern biçimlerini yarattı. Demokrasi cilasını çekerek iktidar ve devletin demokratikleştirilebileceğini sandı veya liberalizm bu sahtekârlığa başvurdu. Günümüz Ortadoğu’sunda temel sorunlar hâlâ iktidar ve devlet olma temelinde çözülmeye çalışılmaktadır.”   Ulus-devletin yerel ve bölgesel yıkımı   Ulus-devletin tarihsel olarak yerel ve bölgesel kültürler üzerindeki yıkıcı etkisine işaret eden Abdullah Öcalan, bu rejimin önceki uygarlık biçimlerinden ayrıldığına değiniyor. Kürt Halk Önderi, şunları belirtiyor: “Tarihin hiçbir döneminde ulus-devlet kadar yerelin ve bölgelerin kültürüne yıkım getiren başka bir devlet rejimi yaşanmamıştır. Ulus-devlet sadece kent devleti ve demokrasiyle imparatorluk sisteminin aleyhinde, zıddı olarak gelişmemiştir. Belki de bu iki olgudan daha fazla, yerel ve bölgesel olan tüm kimliksel özellikleri yasaklayarak, yıkarak, özümseyerek tarihsel toplumdan silmeye çalışmıştır. Hâlbuki en merkezi imparatorluklar bile her zaman yerelin ve bölgeselin hukukuna dikkat etmişlerdir…”   Yerel ve bölgesel olanın tarihsel önemi   Yerel ve bölgesel kimliklerin tarih boyunca bir zenginlik olarak görüldüğünü kaydeden Kürt Halk Önderi, ulus-devletin bu tarihsel sürekliliği kopardığını ifade ediyor. Abdullah Öcalan, “Yerel ve bölgesel olanın zenginlik olduğunu, bundan toplumların mahrum edilmemesine saygılı olmuşlardır. Kaldı ki yönetimlerin en merkezi olanları bile yerel ve bölgesel yönetimlerin otoritelerini ret etmedikçe en geniş özerk yönetimler olmasına karşı olmamışlardır. Uygarlık tarihi, kapitalist modernite dönemine kadar bir anlamda yerel ve bölgesel kimliklerin esas alındığı tarihtir. Her imparatorluk ve uygarlık, sahip olduğu yerel ve bölgesel alanların gücüyle belirlenmiştir. Tarih bu kimliklerin toplamı olduğu hâlde ulus-devletin bunları inkâra kalkıp, kendini homojen, tek otorite olarak inşa etmeye çalışması elbette hizmet ettiği sömürü sistemiyle bağlantılıdır” sözlerine yer veriyor.    Demokrasi, yerellik ve kendini yönetme   Demokrasinin ancak yerel ve bölgesel özgürlükle mümkün olabileceğini ifade eden Abdullah Öcalan, homojen ulus anlayışının demokrasiyle bağdaşmadığını şu sözlerle paylaşıyor: “Eğer demokrasi yerel ve bölgesel olanın özgür ifadesi ve kendini yönetmesi değilse, nasıl başka türlü tanımlanabilir? Açık ki homojen ulus koşulları esas alınarak demokrasi inşa edilemez. Birey, yerel ve bölgesel kendini ifade etmedikçe, kültürel çıkarlarını savunmadıkça demokrasi gerçekleşemez. Devlet eliyle ulusçuluk ne kadar yerelin, bölgenin ve bireyin demokratikleşmesinin inkârıysa, demokratik ulusçuluk tersine o denli yerelin, bölgeselin ve bireyin demokratikleşmesidir.”   Yerel ve bölgesel kimliğin tarihsel sürekliliği   Ortadoğu kültüründe yerel ve bölgesel yapının tarihsel olarak güçlü bir toplumsal zemin oluşturduğunu vurgulayan Kürt Halk Önderi, ulus-devletin bu sürekliliği hedef aldığına şu ifadelerle dikkat çekiyor: “Ortadoğu kültüründe yerel ve bölgesel olan tarihin her döneminde kendi kimliğini, hukukunu güçlü savunmuştur. Tüm uygarlık sistemlerinde yerel ve bölgesel kimliklere saygılı olunmuş ve hukuklarına yer verilmiştir. Tasfiye etme, yok sayma en despotik yönetimlerde bile sonuna kadar yürütülen bir siyaset olmamıştır. Bu yönlü uygulamalar bireysel ve ailesel olmayı aşmamıştır. Ulus-devletin faşist niteliği bir kez daha yerel ve bölgesel olanı sistematik tasfiye etmeyle kendini kanıtladığını görüyoruz. Bölgenin son iki yüz yıllık tarihi, ulus-devlet güçlendikçe yerel ve bölgesel olanın tasfiyesinin iç içe gitmesi bu gerçeği gösterir.”   Demokratik uluslar konfederasyonu önerisi   Ortadoğu için tarihsel ve toplumsal gerçekliğe uygun bir siyasal model öneren Abdullah Öcalan, demokratik uluslar konfederasyonunu şöyle açıklıyor: “Kültürel bütünlüğün çatı örgütü Ortadoğu Demokratik Uluslar Konfederasyonu olarak inşa edilmelidir. Demokratik ulusların inşası mevcut ulus-devlet sınırlarına dayandırılamaz. Daha da önemlisi demokratik ulusların çizilmiş sınırları olamaz. Yoğunlaşmış ulusal bölgeler, yereller, kent ve köyler olabilir. Ama çok uluslu karışık yereller, bölgeler ve kentler de olabilir. Daha normali olan da budur. Tarih hep iç içe yaşayan kabile ve kavimlerle; din ve mezheplerle dolu sayısız bölge ve kentlere tanıklık etmiştir. Tarihte ünlü yetmiş iki milletli Babil’den boşuna bahsedilmemiştir. Ulusların ortak vatanı da olabilir. Tarih bu gerçekliğin örnekleriyle de doludur. Ayrıca saf toplum, saf ulus anlayışları asla bilimsel değildir. Şüphesiz aynı tek dili konuşan uluslar olabileceği gibi çok dilli olanları da olabilir. Çok sembollü uluslara dair örnekler de az değildir. Tarihte örneği olmayan model ulus-devlet tekelciliğidir, homojenliğidir. Gayri insani ve vahşi karakterini, nedenleriyle birlikte çözümledik. Dolayısıyla ucu açık ve esnek ulus kimliklere dayalı demokratik uluslar konfederasyonu tarihi ve toplumsal gerçekliklere uygun olmakla kalmaz, ideal ifadesidir de. Konfederasyonu bir devletler birliği olarak değil, demokratik komünler birimi olarak düşünmek gerekir. Demokratik komünler içinde yer aldıkları ulusal toplumsal birimlerin yönetimi olarak düşünülmelidir. Oluşumları demokratik ilkelerin en iyi uygulanma ayrıcalığını taşır. Toplumun demokratik yönetiminin mükemmel örneğidir.”   Demokratik ulusun inşa ilkeleri   Ulusların zor ve iktidar temelinde değil, demokratik ilkeler doğrultusunda inşa edilmesi gerektiğini belirten Abdullah Öcalan, bu yaklaşımı şöyle açıklıyor: “Konfederasyonun ulusları, iktidar ve devlet gücüyle değil, demokratik ilke ve uygulamalarla inşa edilir. Güce dayalı inşalar, özellikle iktidar ve devlet gücüne dayalı ulus inşaları ne kadar idealize edilirse edilsin, tüm ulusal çıkarlar gereği değil, oligarşik bir zümrenin egoist çıkarları içindir. Demokrasiye dayalı ulus inşaları gönüllü, adil ve özgürlük idealiyle sağlandığı için tüm ulusun çıkarlarına cevap verir. Demokratik ulus kavramı ve gerçeği, ulus-devlet çılgınlığına karşı geleceğin en anlamlı, barış, adalet, özgürlük içindeki toplumunu ifade eder.”   Demokratik konfederalizmin ufku   Demokratik konfederalizmin esnek ve evrensel bir perspektif sunduğunu ifade eden Abdullah Öcalan, bu modeli şu şekilde tanımlıyor: “Demokratik konfederasyon hem kendinden daha büyük, hem daha küçük konfederal birliklere açıktır. Kıtasal ve dünyasal çapta demokratik konfederalizmi teşvik eder. Sadece başka bir dünyanın mümkün olduğunu değil, en gerçekçi, adil ve özgür dünyanın kendisi olduğunu ilan eder.”