Suriye ve Rojava’da Türkiye ‘işgalci güç’ 2026-02-11 09:07:30   Melek Avcı   ANKARA - Daimi Halklar Mahkemesi, Türkiye’nin Rojava’ya yönelik saldırılarını belgelerken, aldığı kararla Türkiye’nin Suriye ve Rojava’da “işgalci güç” statüsünde olduğu ifade edildi. Konuya dair bilgi veren Avukat Rengin Ergül, 2025’e kadar uzanan veriler ile hazırlanan kararın, uluslararası mahkemeler için tarihi bir delil niteliği taşıdığını vurguladı.    5-6 Şubat 2025 tarihlerinde Belçika'nın başkenti Brüksel’de toplanan Daimi Halklar Mahkemesi (PPT), 54. Oturumunda ele aldığı "Rojava - Türkiye" davasına ilişkin nihai kararını kamuoyuyla paylaştı. İnceleme, 2016'daki “Fırat Kalkanı” ve 2018'deki Efrîn saldırılarıyla başlayıp, belgenin yayımlandığı 2025’e kadar güncel saha verilerine ve BM raporlarına kadar uzanıyor. Mahkeme, Türkiye’nin Rojava’ya yönelik askeri ve idari saldırılarını uluslararası hukuk normları çerçevesinde inceleyerek bir dizi bulgu ve tavsiye ortaya koydu.  Mahkeme heyeti, Türkiye’nin Efrin, Serêkaniyê ve Girê Spî gibi bölgelerde kurulan idari mekanizmaların, Hatay, Kilis ve Riha valilikleri tarafından koordine edildiğini tespit etti. Kararda, bu durumun uluslararası hukukta "işgalci güç" statüsüyle bağdaştığı ifade edildi.   Kürt, Êzidî ve Hristiyan nüfusun zorunlu göçe tabi tutulmasıyla boşalan alanlara, Suriye'nin diğer bölgelerinden getirilen bölge halkı olmayan kimliklerin yerleştirilmesi "nüfus mühendisliği";  eğitim müfredatının Türkiye’dekiyle aynılaştırılması ise kültürel asimilasyon olarak belgelendi. Özellikle kadınların durumu, belgede ayrı bir başlık altında ve derinlemesine incelendi. Mahkeme, Hevrin Xelef’in katledilmesinden başlayarak günümüze kadar uzanan dron saldırılarında kadın siyasetçilerin hedef alınmasını, bölgedeki toplumsal modelin öncü gücüne yönelik bir saldırı olarak yorumladı. Sonuç bölümünde mahkeme, uluslararası toplumu bu tablo karşısında sorumluluk almaya davet etti. Karar, bölgedeki kalıcı barışın ancak askeri güçlerin çekilmesi ve yerinden edilen halkın güvenli geri dönüş koşullarının sağlanmasıyla mümkün olabileceği tespitini yaptı.    Mahkeme heyetinde MAFDAD adına yer alan Avukat Rengin Ergül, kararın içeriğine dair detaylı bilgilendirmede bulundu.    ‘Hukuki bir doküman ve delil’   Bu mahkeme ve nihai kararın uzun bir hazırlık sürecinden geçtiğini söyleyen Rengin Ergül, yıllara dayanan bir çalışma olduğunu belirti. Rengin Ergül, “Uluslararası kamuoyu yönünde Türkiye'nin Rojava'da özellikle Cenevre Sözleşmeleri ve Roma Statüsü kapsamında işlediği insanlığa karşı suç, savaş, saldırı suçu ve diğer insan hakkı ihlallerini belgeledik. Aslında ortaya hukuki bir doküman ve delil çıkardık. Sadece Avrupa'da yapılmış bir mahkeme değildi bu. Mahkemenin temel bütün video kayıt delillerini, adli tıp raporlarını Rojava Kürdistan’da yaşayan Rojavalı hukukçular, sağlıkçılar diğer insan hakları savunucuları ve Rojava Özerk Yönetimi belgelemişti. Bunları bizimle paylaştılar. Bu yıllara dayanan bir çalışma.  Bu tabii ki Türkiye'nin özellikle 2018'de Afrin'e saldırı suçu olarak değerlendirdiğimiz, Afrin işgali ve sonrasında yine Tel Abyad ve Serêkanîyê'de ‘Zeytindalı ve Barışpınarı’ gibi adlandırmalarla yapılan saldırı suçu oluşturan operasyonlar ve Rojava Kürdistanıdaki katliamlar sonrası böyle bir ihtiyaç doğdu” diye belirtti.    ‘Mahkeme sürerken Rojava’ya saldırılar sürüyordu’   Rojavalı hukukçular ve Avrupa’daki Kürt hukukçuların belgeleme çalışmasını koordineli olarak birlikte yürüttüğünü söyleyen Rengin Ergül, daha sonra Avrupalı hukukçuların da dahil olduğu bir çalışma yürüterek, uluslararası alanda ciddi tanınırlığı ve hukuken kabul edilen Daimi Halklar Mahkemesi’ne çalışmayı dahil ettiklerini belirtti. Rengin Ergül, “Kendileri de delilleri ve tartışmaları görünce ikna oldular. Sonrasında partner olduğumuz kurumları da dahil ettik ve birçok Avrupalı hukukçuyla bir hazırlık yapmaya başladık. Tabii ki bu kadar çok uluslu bir çalışma yaptığınızda çalışma zamana yayılıyor. Farklı dillerde Arapça, Kürtçe, İngilizce olarak hem delillerin kendisi hem bu çalışmanın parçası olan insanların konuştuğu diller farklıydı. Bu çalışmayı nihai hale getirdiğimiz ve 5-6 Şubat'ta Brüksel'de yapmayı planladığımız süreçte Rojava yeniden Aralık 2024'te ve sonrasında 2025'te yine saldırı ve soykırım tehlikesi altında kaldı ve yine Türkiye saldırılara devam etti. Mahkemede 2018- 2019'dan delilleri kullandık ve sonrasında devam eden bazı saldırılarının delillerini kullanmıştık.  Ancak biz mahkeme hazırlığına devam ederken Tişrin'e dönük Türk Devleti'nin saldırıları devam ediyordu ve iki gazeteci arkadaşımızı Nazım Daştan ve Cihan Bilgin'i ve yine daha sonra Agit Roj'u Rojavalı gazeteci arkadaşımızı Türkiye hedef alarak katletti.  Saldırılar devam ediyordu,  o nedenle bu çalışmanın tarihsel olarak da yine önemi ortaya çıktı” sözlerini kullandı.    Nihai karar hangi suçları belgeledi?   Mahkemenin nihai kararında kısaca belgeledikleri suçlara ve tespitlere değinen Rengin Ergül şöyle devam etti: “Roma statüsü özellikle savaş suçu ve insanlığa karşı suç kapsamında dünyanın kabul ettiği son temel belgelerden birisi.  Roma Statüsü çatısı altında, Türkiye taraf olmasa dahi saldırı suçu işlediğini ve özellikle Afrin işgali ile başlayan sürecin saldırı suçu olduğunu belgeledik. Çünkü Türkiye, başka bir ülke topraklarına herhangi bir hukuki, askeri neden yokken saldırı suçu işliyor dedik. Daha sonra bu saldırı suçunun devamında sivillerin ve sivil alanların bombalanması söz konusuydu. Örneğin, Şemoka’da kız çocuklarının eğitim aldığı bir okula drone saldırısı gerçekleşmişti. Örneğin yayın yapan bir matbaa, Simav yayınevine bir saldırı gerçekleşmişti. Yine Kobane'de Diyabet Hastanesi'ne saldırı gerçekleşmişti. Bütün bunlar sivil alanlar ve sivil tesisler. Özellikle de uluslararası sözleşmelerde saldırı açısından yasaklanmış bölgelere Türkiye'nin bu saldırıları söz konusuydu.  Yine sağlık tesisleri, su ve elektrik alt yapıları… Türkiye şöyle bir politika güdüyor. Saldırıları sadece askeri olarak düşünmemek gerekiyor. Askeri saldırılarla yerinden etme, bir katletme politikası var ama örneğin askeri olarak saldırmadığı bölgeye giden suyu kesiyor, elektriği kesiyor. İşgal ettiği bölgelerde kalan o tesislerin altyapısı eğer o bölgedeyse bunları kesiyor.   İnsanlığa karşı suçlar, işkence, göç ve kaçırmalar   Bunlar da aslında, ‘bir zorunlu yerinden etme’ politikası ve demografik mühendislik de bir insanlığa karşı suç olarak tanımlanıyor. Türkiye hem askeri saldırılarla hem su ve elektrik gibi temel insani ihtiyaçların kesintileriyle Kürtleri zorunlu göçe zorlarken aynı zamanda Kürtlerin yerinden edildiği bölgelere yabancıları başka grupları yerleştiriyordu. Türk devletinin orada yürüttüğü politika demografik mühendislik. Saldırılar sadece askeri değil dedik; mesela Afrin'den zorla göçertilen insanlar Tel Rıfat şehrinde Arap nüfusunun yoğunluklu olduğu bir şehre göç ettiklerinde, özellikle Kürt göçmenlerin bulunduğu yere Türk Devleti yine hem kendi hem de vekil güçleri Suriye Milli Ordusu ve ona bağlı çeteleriyle Kürtlerin göçtüğü bölgeleri bilerek hedef alarak saldırmaya devam ediyordu. Dolayısıyla eğer kategorize edeceksek; saldırı suçu, insanlığa karşı suç, savaş suçu ve yine diğer insan hakkı ihlalleri, keyfi tutuklamalar, kaçırmalar, işkenceler gibi diğer insan hakkı ihlalleri ve özellikle de kadınlara dönük sistematik şiddeti belgeleyen bir mahkeme kararı ortaya çıkardık.  Şimdi bu mahkeme kararı uluslararası kamuoyu önünde vicdani bir değer taşıyor.”   ‘Elimizde delilleriyle ortaya konulmuş bir hukuki belge var’   “Sadece vicdani bir değer taşımıyor. Bu mahkeme kararı aynı zamanda hukuki bir değer de taşıyor” diyen Rengin Ergül, bu mahkeme kararının siyasi argümanlara dayanan bir karar olmadığını söyledi. Rengin Ergül, “Elbette bu mahkeme kararı Özerk Yönetimi tanıyan ve tanınmasını öneren bir karar olmakla birlikte bölgede işlenen bütün suçları hukuken değerlendiren ve belgeleri ile ortaya koyan; tıbbi belgeler, videolar görüntüler, tanıklıklar, öğretmenler, hekimler bölgede yaşayan birçok farklı kimliğe sahip kişilerin tanıklıklarıyla belgelenmiş bir mahkeme kararıdır.  Evet, bugün Türkiye Roma statüsüne taraf değil. Dolayısıyla Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin savcıları doğrudan bir dosya, bir soruşturma açmıyorlar.    Bizim başvurularımızla da açmıyorlar. Ancak ileride Türkiye Roma Statüsü’ne taraf olduğunda ya da Türkiye'yi Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne taşıma yetkisine sahip BM Güvenlik Konseyi böyle bir karar aldığında bizim elimizde delilleriyle ortaya konmuş bir hukuki belge, bir mahkeme kararı var. İleriye dönük olarak da bunun çalışmalarını sürdüreceğiz. Roma Statüsü aynı zamanda Roma Statüsü’ne taraf olan ülkelere evrensel yargı yetkisi tanıyor. Örneğin Fransa, Almanya ve Belçika gibi ülkelerde siz dünyanın başka bir yerinde işlenmiş insanlığa karşı savaş suçları için soruşturma açılmasına ön ayak olabilirsiniz. Yani suç duyurusu yapabilirsiniz. Biz hukukçu olarak yapabiliriz ki yaptık. Yine savcılar kendiliğinden soruşturma açabilir ki onun da örnekleri var. Biz Almanya’da 2024’te Kobane Diyabet Hastanesi'nin hedef alınmasına ve vurulmasına ilişkin suç duyurusu yaptık” sözlerini kullandı.    Yeni saldırıları belgelemek için Rojava’ya gidilecek   Halihazırda 6 Ocak’ta başlayan saldırıları ve Kobanû kuşatmasını da belgelemek için de bir takım çalışmalar yaptıklarını belirten Rengin Ergül şöyle devam etti: “Yine bu sene Tişrin'e yapılan saldırılarla ilgili suç duyurumuz hazır ve geçmişe dönük olarak yapacağız. Şimdi geleceğe dönük olarak mevcut saldırılarla ilgili ise konuşuyoruz, tartışıyoruz. Mevcut saldırılarla ilgili tabii ki şu anda belgeleme yapmaya devam ediyoruz. Rojava'dan sivil toplum örgütlerinden ve özerk yönetimden gelen raporları ve yine birlikte çalıştığımız hukukçuların yolladığı dokümanları şu anda ayırmaya, kategorize etmeye, hukuk tartışmasını yapmaya başladık. Ancak hukukun cezalandırma boyutuyla düşüneceksek biraz geriden gelmesi olağan. Uluslararası mekanizmalar bu katliamları önleyebilirlerdi. O boyutu ayrı bir tartışma konusu. Ancak devletlerin ve faillerin bireysel olarak cezalandırılması zaman alan ve geriden gelmesi de olağan olan bir şey. O yüzden biz şu anki saldırılarla ilgili de geleceğe dönük bir hazırlık yapıyoruz.  Sadece uzaktan belgeleme değil, aynı zamanda şu anda Rojava'ya bir Avrupalı heyetle gitme hazırlığımız ve planımız var. Bu heyetle de planladığımız, yine tanıklıkları toplamak, yapılan katliamların delillerini yerinde incelemek ve belgelemek ve bunu ileriye dönük olarak bir rapor olarak hazırlamak. Çünkü uluslararası alanda Rojava mücadelesi inanılmaz bir gündem oluşturmuştur.    Mart ayında BM yan oturumunda tartışacağız   Bu rapor ve savunuculuğu her alanda kullanmamız gerekiyor. Sadece hukuki mekanizmalarda değil. Ancak hukuki mekanizmalar için de ayrıca delillendirme ve raporlandırma çalışmasını geleceğe dönük olarak yapacağız.  Yani şu an uzaktan yürütüyoruz ve yakın zamanda da Rojava'da yerinde, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi bölgesinde bunu yapacağız. Şu an elimizde nihayetlendirdiğimiz Türkiye'ye karşı Rojava davası kararını biz geçtiğimiz sene Mart ayında Avrupa Parlamentosu'nda resmi bir toplantıyla duyurduk ve paylaştık.  Şu anda biz bu mahkeme kararını aldık ve bir kenara koyduk değil. Yine gittiğimiz her yerde kullanıyoruz.  Rojava davası kararını biz geçtiğimiz sene Mart ayında Avrupa Parlamentosu'nda resmi bir toplantıyla duyurduk ve paylaştık. Geçen sene Cenevre’de BM’de bir toplantıda ve raportörlerle yaptığımız görüşmelerde ayrıca paylaştık. Yine bu sene Mart ayında Birleşmiş Milletler'de ayrı bir oturum düzenleyeceğiz bu konuya ilişkin ve bu oturumda da hem geçmiş saldırıları, bu mahkeme kararını hem de eğer organize edebilirsek Rojava Kürdistan'ından dönen heyetimizin de eşlik edeceği şekilde son saldırıları ve son saldırıların hukuki tartışmasını ve geleceğe dönük yargılamaları tartışmayı planlıyoruz.”