Azime Işık: Abdullah Öcalan’ın tarih perspektifi demokratik toplum inşasıdır 2026-04-08 09:02:12   Melike Aydın    İSTANBUL- TJA Aktivisti Azime Işık, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın mevcut süreci değerlendirirken tarihsel referanslara dayanan yaklaşımının, yalnızca geçmişe dönük bir okuma değil bugünü çözümleme ve geleceği kurma perspektifi sunarak demokratik toplum inşasında belirleyici bir rol oynadığını ifade ediyor.   Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan mevcut süreci değerlendirirken tarihsel referanslara dayanan bir yaklaşım sergiliyor. Bu yaklaşımın yalnızca geçmişe dönük bir okuma olmadığını dile getiren Tevgera Jinen Azad (TJA) Aktivisti Azime Işık bu yöntemin bugünü çözümleme ve geleceği kurma perspektifi sunarken; geçmişte yaşanan barış ve çözüm deneyimlerini güncel siyasal gelişmelerle buluşturarak demokratik toplum tartışmalarına güçlü bir zemin kazandırdığını belirtti. Azime Işık tarihsel hafızanın bu çerçevede yeniden ele alınmasının toplumsal bilinç ve siyasal yönelimlerin inşasında belirleyici bir rol oynadığını ifade etti.    “Ancak bu modelleri birebir uygulamak yerine, Kürdistan’ın özgün toplumsal ve tarihsel koşullarıyla sentezliyor. Bu yaklaşım, hem karşılaştırmalı bir perspektif sunuyor hem de özgün bir çözüm ve politika üretme kapasitesi yaratıyor.”   * Abdullah Öcalan’ın mevcut süreci değerlendirirken sıkça tarihsel referanslara başvurması nasıl okunmalı? Bu yaklaşım geçmiş ile bugün arasında nasıl bir süreklilik kuruyor?   Kürt Halk Önderinin yaklaşımı temelde tarihsel sosyoloji yöntemine dayanıyor ve bunu güçlü bir antropolojik perspektifle besliyor. Düşünce sistematiğini geçmiş, şimdi ve gelecek arasında kurduğu diyalektik üzerinden inşa ediyor. Bu yöntem, tarihsel verileri sadece bir anlatı olarak değil, bugünü çözümleme ve anlamlandırma aracı olarak ele almasını sağlıyor. Bu yönüyle tarih, onun açısından statik değil; sürekli yeniden yorumlanan ve güncele taşınan bir alan. Tarihsel sosyolojinin bu biçimde kullanımı, yalnızca analiz değil aynı zamanda hafıza inşası işlevi de görüyor. Özellikle inkâr politikalarıyla karşı karşıya kalmış bir halk açısından tarihsel bilinç, kimlik inşasının temel unsurlarından biri haline geliyor. Geçmişine dair bilgi ve bilinçten yoksun bir toplumun bugünü kurmasının da zayıf olacağı düşüncesi burada belirleyici. Bu nedenle tarihsel okuma, hem politik yön tayini hem de toplumsal bilinç üretimi açısından kritik bir rol oynuyor. Abdullah Öcalan’ın farklı tarihsel deneyimleri –Afrika, İran ya da İskoçya gibi modelleri– incelemesi de bu yöntemin bir parçası. Ancak bu modelleri birebir uygulamak yerine, Kürdistan’ın özgün toplumsal ve tarihsel koşullarıyla sentezliyor. Bu yaklaşım, hem karşılaştırmalı bir perspektif sunuyor hem de özgün bir çözüm ve politika üretme kapasitesi yaratıyor.   “Bugünkü tartışmalarda bu deneyimlerden çıkarılan derslerle, kadınların özne olduğu, kurumsallaşmış ve süreklilik taşıyan bir demokratik toplum perspektifi geliştiriliyor.”   *Kürt özgürlük hareketinin tarihsel birikimi içinde kadınların rolü düşünüldüğünde, geçmiş mücadele deneyimleri bugünkü demokratik toplum tartışmalarına nasıl yön veriyor? Kadın mücadelesi, Abdullah Öcalan’ın perspektifinde toplumsal çelişkilerin merkezine yerleştiriliyor. Kadın sömürüsünü tarihsel olarak ilk ve temel çelişki olarak tanımlaması, kadın özgürlüğünü toplumsal dönüşümün ana ekseni haline getiriyor. Bu yaklaşım, kadın mücadelesini tali bir alan olmaktan çıkararak demokratik toplum inşasının kurucu dinamiği olarak konumlandırıyor. Bu çerçevede tarihsel sosyoloji yine belirleyici bir rol oynuyor. Kadın mücadelesi neolitik dönemden, anacıl toplum tartışmalarından günümüze kadar geniş bir tarihsel süreklilik içinde ele alınıyor. Geçmişe dair yeni bulgular ve yorumlar, kadın özgürlük ideolojisinin yeniden inşasına katkı sunuyor. Böylece kadın mücadelesi sadece güncel bir talep değil, tarihsel kökleri olan bir toplumsal dönüşüm hattı olarak şekilleniyor. Geçmiş mücadele deneyimleri ise hem ilham hem de eleştirel bir birikim sunuyor. Paris Komünü’nden ikinci dünya savaşı’na kadar pek çok örnekte kadınlar aktif rol alsa da, bu katılım kalıcı ve kurumsal bir kadın özgürlük çizgisine dönüşmedi. Bu durum, kadın mücadelesinin ideolojik bir temele oturtulmadığında nasıl geri plana itilebildiğini gösteriyor. Bugünkü tartışmalarda bu deneyimlerden çıkarılan derslerle, kadınların özne olduğu, kurumsallaşmış ve süreklilik taşıyan bir demokratik toplum perspektifi geliştiriliyor.   “Mücadele deneyimi açısından bakıldığında da kadın, artık tali bir unsur değil, sürecin asli yürütücüsü ve belirleyici öznesi konumunda.”   *Demokratik ulus inşasında kadının konumu nasıl tanımlanıyor? ‘Jin, Jiyan, Azadî’ bu çerçevede neyi ifade ediyor?   Demokratik ulus perspektifinde kadın, yalnızca bir bileşen değil, kurucu ve öncü özne olarak tanımlanıyor. “Jin, Jiyan, Azadî” şiarı da tam olarak bu yaklaşımın ifadesi. Toplumun hangi dinamikler üzerinden kendini kuracağı sorusuna verilen yanıt, kadın özgürlüğünü merkeze alan bir toplumsal inşa anlayışını ortaya koyuyor. Bu nedenle kadın mücadelesi, demokratik ulusun hem temel dinamiği hem de ana kaynağı olarak ele alınıyor. Bu çerçevede kadın, demokratik ulusun inşasında yalnızca temsil edilen değil; doğrudan kuran, yöneten ve dönüştüren bir güç haline geliyor. Mücadele deneyimi açısından bakıldığında da kadın, artık tali bir unsur değil, sürecin asli yürütücüsü ve belirleyici öznesi konumunda.   * Toplumsal hafızanın siyasal süreçlerdeki rolü nedir? Bugün bu hafıza yeterince kolektifleştirilebiliyor mu?   Toplumsal hafıza, bir toplumun kendini kurmasının, kimlik kazanmasının ve bilinç oluşturmasının temel unsurlarından biridir. Aynı zamanda kolektif iradenin oluşması açısından da belirleyici bir rol oynar. Bu hafıza ne kadar kolektifleştirilirse, siyasal süreçlerde o kadar etkili ve belirleyici hale gelir. Yani hafızanın bireysel düzeyde kalması değil, toplumsallaşması kritik bir eşiktir. Ancak son on yıllık süreçte yaşanan kırılmalar ve tahribatlar, bu hafızanın yeterince toplumsallaşmasını zayıflattı. Hafıza varlığını korusa da kolektif bir güce dönüşemediği için özgüven kaybı ve içe kapanma gibi sonuçlar da ortaya çıktı. Oysa sürekli beslenen ve yeniden üretilen bir toplumsal hafıza, toplumu daha ileri bir dönüşüm kapasitesine taşıyabilir.   “Böyle bir zeminde toplum, kendi öz dinamikleriyle dönüşüm yaratmak yerine, yukarıdan belirlenen politikaların taşıyıcısı haline gelir. Bu da toplumsal iradenin zayıflamasına ve krizlerin süreklileşmesine yol açar.”   *Türkiye’de toplumsal hafızanın zayıflatılması nasıl bir siyasal sonuç yaratıyor?   Türkiye’de devlet politikalarının önemli bir yönü, toplumsal hafızayı zayıflatma ve toplumun kendi tarihsel birikimiyle bağını koparma üzerine kuruludur. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren farklı ideolojik dönemlerde ortak olan yaklaşım, kendisinden öncesini inkâr eden ve tarihi kendi başlangıcıyla sınırlayan bir çizgi olmuştur. Bu durum, toplumun tarihsel süreklilik duygusunu zedelemiş ve köksüzlük yaratmıştır. Toplumsal değerlerin süreklilik taşımaması ve dönemsel ideolojilere göre şekillenmesi de bu hafıza kopuşunun bir sonucudur. Böyle bir zeminde toplum, kendi öz dinamikleriyle dönüşüm yaratmak yerine, yukarıdan belirlenen politikaların taşıyıcısı haline gelir. Bu da toplumsal iradenin zayıflamasına ve krizlerin süreklileşmesine yol açar.   “Toplumun kendi tarihsel birikimiyle yeniden bağ kurması, siyasal süreçlerde belirleyici bir rol oynama kapasitesini de beraberinde getiriyor.”   Geçmiş barış ve müzakere deneyimleriyle bugünkü süreç arasında nasıl farklar bulunuyor?   Geçmiş deneyimlerde süreçler genellikle aşamalı ilerledi: önce diyalog ve müzakere, ardından yasal düzenlemeler ve en son silahsızlanma ile entegrasyon. Ancak mevcut süreçte bu sıralamanın tersine çevrildiği görülüyor. Silahsızlanma tartışmasının başa alınması, süreci hızlandırmaya dönük bir taktik olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte, geçmiş deneyimlerin tümü bugün için önemli bir birikim sunuyor. Abdullah Öcalan’ın önceki süreçlere dair yaptığı değerlendirmeler –örneğin Turgut Özal ve Necmettin Erbakan dönemlerine ilişkin analizleri– bu birikimin eleştirel biçimde işlendiğini gösteriyor. Bu tür değerlendirmeler, hem hatalardan ders çıkarma hem de yeni stratejiler geliştirme açısından belirleyici oluyor. Bütün deneyimlerin hepsinde işte aşama aşama gelir. Diyalog süreci, işte yasal düzenlemeler, sonrasından da silah bırakma ve entegrasyon süreci. Bu şekilde işlemiştir. Bütün deneyimlerin hepsinde. Biz bunun tam tersini bu süreçte başlattık. Önce silah bırakma süreci, belki de en sonu en başa getirerek o tartışmayı ortadan kaldırıp daha hızlı evirilme taktiği de ortaya konuldu. Sürecin tersinden başlatılması, yani en kritik aşamanın başa alınması, toplumun bunu kavraması açısından belirli zorluklar yarattı. Bu yeni yaklaşımın topluma yeterince hızlı ve doğru anlatılamaması, örgütlenme ve siyasal mobilizasyon açısından bazı eksikliklere yol açtı. Özellikle son bir yıl içinde, potansiyel olarak daha güçlü gelişmeler yaratılabilecek alanların yeterince değerlendirilemediği görülüyor.   Ancak buna rağmen, toplumun politik bilinci bu açığı belirli ölçüde telafi etti. Uzun yıllara yayılan mücadele deneyimi, gelişmeleri hızlı kavrama kapasitesi yarattı. Son Newroz süreci ve Amara’da ortaya çıkan kitlesel duruş, toplumun politik refleksinin güçlü olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu eylem ve etkinlikler, sadece sembolik değil; aynı zamanda güçlü siyasal mesajlar taşıyan gelişmeler olarak öne çıktı. Nitekim bu yılki Newroz, son yılların en politik ve en yoğun mesaj içeren Newroz’larından biri olarak değerlendirildi. Bu durum, toplumsal hafıza ile politik bilincin yeniden buluştuğunda nasıl güçlü bir etki yaratabildiğini de ortaya koyuyor. Toplumun kendi tarihsel birikimiyle yeniden bağ kurması, siyasal süreçlerde belirleyici bir rol oynama kapasitesini de beraberinde getiriyor.   “Bu nedenle tartışmaların sınırlandırılması, yalnızca bilgi akışını değil, aynı zamanda toplumsal dönüşüm potansiyelini de doğrudan etkiliyor.”   * Türk toplumunun devletin İmralı ile yürüttüğü görüşmelere dair bilgiye sahip olmaması nasıl değerlendirilmeli? Bunun süreç açısından amacı ve sonuçları nelerdir?   İmralı’da yürütülen tartışmalar aslında yalnızca dar bir çevreye ait değil; farklı aktörler tarafından takip edilen ve belirli düzeylerde bilinen bir içerik üretimi söz konusu. 2023’ten itibaren özellikle Türk-Kürt ilişkileri ekseninde yürütülen tartışmaların yoğunlaştığı görülüyor. Ancak bu tartışmaların Türkiye toplumu ile sistematik biçimde paylaşılmadığı, daha çok sınırlı bir çerçevede tutulduğu anlaşılıyor. Bu durum, süreç açısından iki temel sonuç yaratıyor. Birincisi, Kürt toplumunda politikleşme ve tartışma düzeyi artarken, Türkiye toplumunda belirgin bir apolitikleşme eğilimi ortaya çıkıyor. İkincisi ise sürecin toplumsallaşmasının önüne geçilmesi oluyor. Tartışmaların geniş kesimlere taşınmaması, sürecin daha kontrollü yürütülmesine imkân tanırken, aynı zamanda toplumsal katılımı da sınırlandırıyor. Öte yandan bu tartışmaların Türkiye toplumuna açılması durumunda, daha güçlü bir yüzleşme ve sorgulama sürecinin gelişebileceği ifade ediliyor. Hakikatle temas arttıkça kolektif bilinç de güçlenebilir. Bu nedenle tartışmaların sınırlandırılması, yalnızca bilgi akışını değil, aynı zamanda toplumsal dönüşüm potansiyelini de doğrudan etkiliyor.   *Medya ve resmi söylemin bu süreçteki rolü nasıl şekilleniyor?   Medya ve resmi söylem, sürecin topluma aktarılma biçiminde belirleyici bir rol oynuyor. Özellikle kitlesel ve politik açıdan güçlü anların görünmez kılınması ya da sınırlı biçimde yansıtılması, kamuoyunun gerçeklik algısını doğrudan etkiliyor. Örneğin geniş katılımlı ve yüksek politik mesaj içeren Newroz etkinliklerinin yeterince görünür olmaması, bu durumun somut örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor. Bu yaklaşım, yalnızca bilgi eksikliği yaratmakla kalmıyor; aynı zamanda hakikatin çarpıtılması ya da yeniden kurgulanması gibi sonuçlar da doğuruyor. Böylece toplum, kendi yaşadığı ya da tanıklık edebileceği gerçeklikten uzaklaştırılarak daha dar bir çerçevede düşünmeye yönlendiriliyor.   “Bu nedenle demokratik bir geleceğin inşasında, geçmişle kurulan bağ yalnızca bir hatırlama değil, aynı zamanda bir yön tayini işlevi görür.”   *Tarihsel hafızanın yeniden inşası demokratik bir geleceğin kurulmasında nasıl bir rol oynuyor?   Tarihsel hafıza, bir toplumun kendini tanımasının ve yeniden kurmasının temel araçlarından biridir. İnsanlar kendi tarihleri, kültürleri ve geçmiş deneyimleriyle buluştukça, hem bireysel hem de kolektif bilinç gelişir. Bu da iradeleşme ve özneleşme süreçlerini güçlendirir. Özellikle inkâr ve parçalanma deneyimleri yaşamış toplumlar açısından hafıza, aynı zamanda bir yeniden inşa ve onarım süreci anlamına gelir. Toplumsal hafıza, geçmiş travmaların aşılmasına ve parçalanmış kimliklerin yeniden bütünleşmesine katkı sunar. Aynı zamanda toplumu edilgen bir konumdan çıkararak, değişim ve dönüşüm süreçlerinin aktif öznesi haline getirir. Bu nedenle demokratik bir geleceğin inşasında, geçmişle kurulan bağ yalnızca bir hatırlama değil, aynı zamanda bir yön tayini işlevi görür.   *Demokratik hafızanın toplumda güçlenmesi için neler yapılmalı?   Demokratik hafızanın güçlenmesi, bu hafızanın kolektifleştirilmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Geçmişe dair bilgi ve deneyimlerin yalnızca belirli kesimlerde değil, toplumun geneline yayılması gerekir. Bu süreç, aynı zamanda eleştirel düşünceyi ve sorgulama kapasitesini de geliştirir. Geçmişten kopuk bir bakış açısı, hem bugünü hem de geleceği sağlıklı değerlendirmeyi zorlaştırır. Buna karşılık, tarihsel sürekliliği kavrayan bir toplum, daha güçlü bir kolektif irade inşa edebilir. Bu da demokratik dönüşüm süreçlerinde belirleyici bir rol oynar.   “Toplumsal hafızanın sürekliliği ve geleceğe taşınması açısından gençliğin rolü belirleyici olacaktır.”   *Bu süreçte kadınlara ve gençliğe nasıl bir rol düşüyor?   Kadınlar, toplumsal hafızanın inşasında ve taşınmasında temel bir rol üstleniyor. Bu alanda daha örgütlü olmaları ve kendi tarihsel misyonlarının farkında hareket etmeleri önemli bir avantaj sağlıyor. Kadın mücadelesinin birikimi, bu sürecin dinamikleşmesine doğrudan katkı sunuyor. Gençlik açısından ise daha zayıf bir tablo söz konusu. Önceki dönemlere kıyasla daha apolitik ve örgütsüz bir görünüm öne çıkıyor. Ancak tam da bu nedenle, gençliğin yeniden bu sürecin aktif bir parçası haline gelmesi kritik bir önem taşıyor. Toplumsal hafızanın sürekliliği ve geleceğe taşınması açısından gençliğin rolü belirleyici olacaktır.