Cezaevlerinde kadın nüfusu yüzde 57 arttı! 2026-10-19 09:01:13   Öznur Değer   HABER MERKEZİ - Cezaevlerinde kadın nüfusunun yaklaşık yüzde 57 arttığını belirten CİSST temsilcisi Özge Akyüz, "Bir dönüşümden ve toplumsal barıştan bahsederken, bütün kimliklerin kendilerini güven içerisinde hissedebildiği bir barış ortamını tarif ediyoruz. Ama baktığımızda yeni hapishanelerin inşa edildiğini görüyoruz. Bu yöntemlerle yapısal sorunların çözülemeyeceğini düşünüyoruz” dedi.   Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te deklare ettiği “Barış ve Demokratik Toplum” süreci bir buçuk yılını geride bırakırken, süreç kapsamında yapılacak düzenlemeler ile atılacak hukuki adımlar tartışılmaya devam ediyor. Süreç kapsamında Cumhuriyet’in demokratikleşmesi konuşulurken, hapishane ise çözüm bekleyen temel noktalardan.   130 bin tutuklu kapasite dışı   Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST) Ekim ayı verilerini açıkladı. Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün (CTE) 2 Ekim’de yayınladığı resmi verilere dayandırılan rapora göre, Türkiye’de bulunan 304 bin 184 kapasiteli 402 hapishanede toplam 434 bin 337 tutuklu ve hükümlü bulunuyor. Buna göre, 130 bin 153 kişi hapishanede kontenjan dışı tutuluyor.   Bu veriler arasında 315 bin 908 kişi kapalı cezaevlerinde, 118 bin 429 bin kişi ise açık cezaevlerinde bulunuyor. Belirtilen rakamların 362 bin 538’i hükümlülerden oluşurken, 71 bin 799’u ise hala tutuklu.   21 bin kadın 5 bin çocuk cezaevinde   Hapishanelerin fiziki koşullarından en çok etkilenen grupların başında kadın ve çocuklar gelirken, resmi açıklamalara yansıyan verilere göre, hapishanede 12-18 yaşları arasında toplam 4 bin 949 çocuk tutuklu veya hükümlü olarak tutuluyor. Tutsak edilen çocukların bin 303’ü cezaevinde hükümlü olarak tutulurken, 3 bin 646 çocuk ise tutuklu olarak cezaevinde tutuluyor. Yine hapishanelerde 21 bin 179 kadın tutuklu bulunuyor.   CİSST Hapiste Kadın Tematik Alan Temsilcisi Avukat Özge Akyüz, hapishanede kadınların maruz kaldığı ihlallere ilişkin değerlendirmede bulundu.   Cezaevi tarihi   Hapishane tarihine değinen Özge Akyüz, cezalandırma tarihinin bir dönem “Azap çektirme” bir dönem “Kapatma” bir dönem ise “Dönüştürme, onarma” olarak ele alındığını belirtti. Günümüze kadar birçok aşamadan geçildiğini ifade eden Özge Akyüz, infaz kanununun günümüzde onarıcı bir yerde olması gerekirken, “Denetimli serbestlik, koşullu salıverilme” gibi çeşitli mekanizmaların geliştiği yasal metinlerin içeriklerine değindi. Ancak yasal metinlerin uygulamada sorun olduğunu belirten Özge Akyüz, hapishane mimarisinin tutsaklar üzerindeki etkisine dikkat çekti.   2000’den sonra inşa edilmeye başlanan F Tipi Hapishanelere dikkat çeken Özge Akyüz, “İlçe hapishanelerinin kapatılması, büyük devasa hapishane alanlarının şehirlerin dışına, uzak yerlere konulması kapatılmanın daha derinleştiğini gösteriyor. Hapishaneler, toplumun daha dışında mekanlara inşa ediliyor. Mahpus, bir hak öznesi gibi değil ve kapatılan kişi olma haline daha çok rol dağılımı bakımından sahip oluyor” dedi.   ‘2 milyona yakın insan hapsedilmeden etkileniyor’   Tutsakların haklara erişiminden, mekanların kullanımına birçok şeyden etkilendiğini söyleyen Özge Akyüz, CTE Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre hapishanede 424 bin 337 tutsağın bulunduğunu belirtti. Bu rakamın yalnızca tutsak sayısı olarak ele alınamayacağının ve etkilenen kişiler bakımından rakamın bununla sınırlı kalmadığının altını çizen Özge Akyüz, “Türkiye, en az üç-beş kişinin aynı hanede yaşadığı bir toplum. Böyle baktığımızda yaklaşık 2 milyona yakın insanın etkilendiğini söyleyebiliriz. Birilerinin kapatıldığı, öbürünün bu kişilere para yatırdığı, o kişiler için avukat aradığı ya da o kişilerin çocukları olduğu gerçekliğini göz önünde bulundurduğumuzda 2 milyona yakın insan mahpus olma halinden etkileniyor. İnsanlar sadece kapatılma boyutuyla etkilenmiyor bir de personeller var. Yaklaşık 70-80 bin personel var. Bu insanların da aileleri var. Aslında tüm bunlarla değerlendirdiğimizde oldukça fazla bir nüfus bu hapsedilme meselesinden etkileniyor. ‘Toplum dışı’ denilen mekanlardan bu kadar fazla insanın etkilenmesini anlık rakamlar olarak görmemeliyiz. 434 bin küsür dediğimiz rakamı anlık bir rakam gibi görmemek lazım. Giren insanlar oluyor, çıkan insanlar oluyor, burada sürekli bir sirkülasyon var. Dolayısıyla kapatılmanın etki alanı çok daha geniş” diye belirtti.   Hapishanenin bir “Yaşam alanı” olduğunu vurgulayan Özge Akyüz, “Burada kocaman yaşam alanları var. Hem koğuşların içinde insanların günlük hayatı bir yaşam alanı, hem dışarıdaki insanların onlarla ilişkilenmesi bir yaşam alanı, hem hapsedilmeye giden süreçte dışarıda suçla ilişkilenme süreci bir yaşam alanı, tahliye sonrası toplumla ilişkilenme ve eşit ilişki başka bir yaşam alanı. Burada kocaman etki alanları var” şeklinde konuştu.    2'nci cezalandırma yöntemi    Hapsedilmeye dair uluslararası metinlere atıfta bulunan Özge Akyüz, “Kişi kapatıldıktan sonra yalnızca özgürlüğünden yoksun bırakılır, diğer tüm haklarına sahiptir. Kişi hak öznesi olarak ele alınmalı. Kişinin kapatılmasıyla tüm haklarının elinden alındığı bir durum söz konusu değil. Bu insanlar hak öznesi ama var olan sistemde içeride haklarına erişimleri oldukça zorlaşıyor. Mesela bir kişiyi uzak bir hapishaneye kapattığınızda, hapsedilen insanların ailesinin çoğunlukla yoksul aileler olduğunu da düşündüğümüzde, insanların başka bir şehre gitmesi, yol masrafları, kalacak yer masrafları, şehir dışında olan hapishanelerde görüş saatini ayarlama çabaları hem aileler için hem de kapatılan kişiler için ikinci bir cezalandırma alanı haline geliyor” dedi.    'Bütünlüklü bir sisteme ihtiyaç var'   Ceza adalet sisteminde bütünlüklü bir yaklaşıma ihtiyaç olduğunun altını çizen Özge Akyüz, “Suç neden ortaya çıkar? Nasıl önlenir? Bunun için toplumun çeşitli bileşenleri neler yapabilir? Hapsedilme süreci ve alternatifleri nasıl organize edilebilir? Tahliye sonrası bu insanlar ne yapacaklar? Tahliye sonrasında süreç nasıl hazırlanabilir?” gibi sorular üzerinde konuşulması gerektiğini söyledi.   ‘Hapishanede kadın nüfusu yüzde 57 arttı’   Kadın tutsakların durumuna değinen Özge Akyüz, bu durumun dünyada ve Türkiye’de paralel ilerlediğine vurgu yaptı. Özge Akyüz, “Dünyada kadın nüfusu genel nüfusuna göre azınlık gibi gözüküyor olabilir ama 2000’lerden bu yana artış oranına baktığımızda, hapishanede kadın nüfusu yaklaşık yüzde 57 artmış, erkeklerde ise yüzde 22’lik bir artış söz konusu. Dolayısıyla kadınlar daha hızlı hapsediliyor. Benzeri bir tablo Türkiye’de de var. Yarım çeyrek asırda bu noktada epey fazla artış var. Milletvekilleri ile görüşmelerimizden edindiğimiz verilerde şundan bahsediliyor; 9 bin 292 kadın kadın kapalı hapishanede, 16 bin 78 kadın normal kapalı hapishanede, dolayısıyla kalan kadınlar da erkek hapishanelerinde kadınlar için ayrılan koğuşlarda kalıyorlar” diye aktardı.    ‘CTE’de toplumsal cinsiyete yönelik bir birim yok’   Hapishanelerin mimari yapısının da kadınlar üzerinde ciddi etkiler doğurduğunu dile getiren Özge Akyüz, “Erkek hapishanelerinde kalan kadınlar, buradaki yapısal hak ihlaline maruz kalıyor. Kadın hapishaneleri ise mekansal olarak aynı. Hapishane, memurların ağırlıklı olarak kadın olduğu bir alan. Burada mimari olarak kadınların özgün ihtiyaçları neler? Sosyal olarak neler? Özgün ihtiyaçların gözetilmesine yönelik bir durum söz konusu değil. CTE’de toplumsal cinsiyete yönelik bir birim yok. Kadınların ihtiyaçlarına yönelik çalışma politikaları geliştirmeyi önüne koyan birim de yok” dedi.   ‘BM’de ilk kez tutsak kaldınlar gündem oldu’   Birleşmiş Milletler Kadının Statüsü Komisyonu’nun Mart ayında New York’ta 72’nci oturumunu gerçekleştirdiğini hatırlatan Özge Akyüz, “Bu yılki oturum temasını, kadınların adalet erişimi olarak belirlediler ve sonuç bildirgesinde ilk kez, özgürlüğünden yoksun bırakılan kadınlar da gündem oldu. Bunların hepsi bir etki meselesi. Dünyada artan yoksulluk, kadınların şiddetten korunamaması, kadınların suçla ilişkilenmesi noktasında kadınlık durumunun gözetilmemesi, buna sebep olan unsurların gözetilmemesi, tutukluluk oranlarının artması, göç meselesi, bunların hepsi kapatılmada etkisi olan şeyler. Toplumsal cinsiyete karşı politikalar sadece Türkiye’de değil, dünyada da geriye doğru gidiyor. BM’nin Kadının Statüsü Komisyonu’nun toplantısında da bu konuda çok geriden tartışmalar yürütüldü ama bir karara bağlamadığı da söyleniyordu. Toplumsal cinsiyet kavramının kullanılmasının kaldırılması önerilen konulardan biriymiş. Türkiye’yle çok paralel tartışmalar orada da dönmüş. Toplumsal cinsiyet rolleri açısından kadını ailenin içerisine sıkıştıran tartışmalar var. Nasıl bir aile ilişkisi var? Kadın nasıl bir rolde? Bunların tartışılmadığı politikalarda, kadın mücadelesinin yerel ve küresel anlamda kazanımlarını daha geriye düşüren politik yaklaşımlar var” ifadelerini kullandı.   Hapishanelerde ayrımcılık   Özge Akyüz, hapishanelerin kadınların özgün ihtiyaçlarına göre kurulan mekanlar olmadığını dile getirerek, “Makbul kadın’ olan kadın değil de suçla ilişkilenen kadınların kapatılmasıyla beraber kadınların burada bir rol üretimi var. Toplumsal cinsiyet rollerine uygun kadınlar haline nasıl gelebilirler? Türkiye’de hapsedilen kadınların şiddet hikayesi çok yaygın ama hapishane sürecinde herhangi bir çalışma yapılmıyor. Bu konuda travma sonrası stres bozukluğu, tahliye sonrasında kadınların yeniden şiddete uğramasının önlenmesi için yeni bir çalışma yapılmıyor. Mimaride kadınların ihtiyaçlarını karşılayacak bir mimari kurulmuyor. Kadınların pek çok özgün ihtiyaçları karşılanmıyor. Kadınların görünmez kılındığı bir alan var. Yasal düzenlemelere baktığımızda, genelde kadınlara özgü yasal düzenleme varsa ‘annelik’ kavramı üzerinden var. Hal böyle olunca da kadını yine ‘annelik’ üzerinden tanımlayan bir yasal metin söz konusu. Onun dışındaki herkesi eşitliyor. Aslında bu eşitliğin kendisi dolaylı olarak bir ayrımcılık. Çünkü özgün ihtiyaçlarını görmediğinizde bundan kaynaklanan ihlaller bir dolaylı ayrımcılık oluşturuyor” şeklinde konuştu.   ‘Bangkok Kuralları Türkiye’de işlemiyor’   Kadın tutsaklara ilişkin Bangkok Kuralları’nı anımsatan Özge Akyüz, bu kurallarda, kadınların kapatılması halinde özgün ihtiyaçlarının karşılanmasına ilişkin, mimari boyuttan personel ve idari boyuta, beslenme düzeninden günlük yaşamlarına, dışarıdaki yakınlarıyla iletişimlerinden sağlık hakkına erişimlerine kadar pek çok konunun düzenlendiğini söyledi. Özge Akyüz, “Ancak Türkiye'ye baktığımızda çok sayıda yüksek güvenlikli hapishane olduğunu görüyoruz. S tipi, Y tipi ve yüksek güvenlikli hapishaneler var. Buralarda yüksek duvarlar, tel örgülü pencereler, insanların sürekli izlendiği kameralar, güneşin zor görüldüğü, güneşe ters inşa edilmiş mimari yapılar bulunuyor. İnsanların tek başlarına ya da az sayıda kişiyle kalmaları, havalandırmaya çıkış sürelerinin çok kısıtlı olması gibi uygulamalar söz konusu. Bunlar, genel olarak ağırlaştırılmış müebbet infaz rejimine tabi olan mahpusların maruz kaldığı uygulamalardı. Ancak yüksek güvenlikli hapishanelerle birlikte bu uygulamalar, diğer mahpusları da etkisi altına alabilecek bir hale geldi. Bunun kadınlar üzerinde ayrı bir etkisi oluyor. Kadınlar doğdukları andan itibaren kapatılma, gözlemlenme, izlenme ve denetlenme gibi mekanizmalara tabi tutuluyorlar. Toplumsal cinsiyet rollerinin üretildiği süreçte aslında bu mekanizmalar da işliyor. Hapishaneler ise bunların kurumsallaştığı mekânlar. Bütün bunların uzun süreli ve derinlikli olarak hissedildiği mekânlar. Bu hapishane tipleri de bunların çok daha fazla derinleştiği alanlar haline geldi. Dolayısıyla, toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretildiğini tekrar görüyoruz” dedi.   Kameralar kadınları izliyor    Kadınların hapishanenin mimari yapılarından kaynaklı yaşadıkları ihlallere değinen ve kişisel hijyen ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandıklarını kaydeden Özge Akyüz şunları belirtti: “Bazen genel sorunlardan bahsederken, buranın bir yaşam alanı olduğunu, birilerinin günlük yaşamlarını burada sürdürdüğünü unutabiliyoruz. İnsanlar burada uzun süreler boyunca tek başlarına ya da birkaç kişiyle birlikte yaşıyorlar. Günlük yaşam alanlarında her şeye erişmelerinin ne kadar zorlaştırıldığını ve buranın, mevcut cezaya ek olarak ayrı bir cezalandırma alanı haline geldiğini görebiliyoruz. Örneğin kadınlarda kronik D vitamini eksikliği çok yaygın olabiliyor. Güneşe ters inşa edilmiş bir yerde kalan kadının D vitaminine erişimi çok daha zor olabiliyor. S ve Y tipi hapishaneler zaten erkeklere göre inşa edilen mekânlar. Kantin alışverişi, ortak alanlara çıkma ve benzeri konularda kadınların özgün ihtiyaçlarının karşılanması yine zorlaşabiliyor. Bunun gibi pek çok sorunla kadınlar karşılaşıyor. Hapishaneler yine ailelerden uzak alanlarda olabiliyor. Kameraların kadınları izlemesi de ayrı bir mesele. Mesela kadınlar, kıyafetlerini çıkarırken bile birinin kendilerini izlediğini hissettikleri yerler olarak tarif ediyorlar bu mekânları. Ailelerden uzaklık, ailelerin buralara gelmekte zorlanması, dışarıdaki çocukların bu tür mekânlara gelmesi ve buralardan etkilenmesi, insanlarla temasın kesilmesi ve yalnızlık hissi de önemli sorunlar arasında.”   ‘Hapishaneler tecridin yoğunlaştığı mekânlar’   Şiddet geçmişi olan tutsak kadınlarda travma sonrası stres bozukluğunun çok yaygın olduğunu dile getiren Özge Akyüz, cezaevi gibi mekanların bunu çok fazla tetikleyebileceğini ifade etti. Hapishanelerin infaz rejimi olarak tecridin yoğunlaştığı mekânlar olduğunu vurgulayan Özge Akyüz, “Kadınların ihtiyaçlarının gözetilmediği alanlar bunlar. Biz, kadınların özgün ihtiyaçlarına göre mekânların kurulması gerektiğini söylerken, S ve Y tipi hapishanelerde tam tersi bir yere gidiliyor” dedi.   Hapishanelerdeki doluluk oranlarına da değinen Özge Akyüz, kapasitenin üzerinde tutsak sayısı olduğunu söyledi. Kadın tutsakların yerde yattıklarını, yere yatak attıklarını, tuvaletin ya da banyonun önünde yatmak zorunda kaldıklarını belirttiğini kaydeden Özge Akyüz, “Kadınların kendilerine ait mahrem bir alanları yok. Su kotası, sıcak suyun sınırlı verildiği günler gibi durumları da içine aldığımızda bütün bunlar kadınları sağlık açısından oldukça olumsuz etkileyebiliyor. Ailelerden uzak yerlerde tutulmaları da başka bir sorun. Örneğin Karadenizli bir kişi tam tersine Akdeniz'deki bir hapishanede tutulabiliyor. Bu durum dış dünyayla iletişimi oldukça azaltıyor” sözlerine yer verdi.   ‘Kadınlar yalnızlaştırılıyor’   Kadınların hapishanede yalnızlaştırıldığını ifade eden Özge Akyüz, “Erkek mahpuslar dışarıdaki yakınları tarafından daha fazla bakım alma imkânına sahipken, kadınların genellikle bakım veren konumunda olduğunu düşünürsek, kadın mahpuslar açısından durum daha farklı. Aynı zamanda kadınlar, ‘makbul kadın’ çizgisinin dışına çıkmış ve suçla ilişkilendirilmiş kişiler olarak değerlendirilebiliyor. Bu açıdan kadınları ele aldığımızda, aileleriyle bağları daha çok kopabiliyor ve yalnızlaşabiliyorlar. Ya da tahliye sonrasında şiddet ilişkilerine yeniden dönebiliyorlar. Barınma imkânları olmazsa tekrar şiddete maruz kalma riskleri artabiliyor. Dolayısıyla tahliye sonrasına ilişkin bir hazırlığın olmaması ayrı bir mesele. Şiddet meselesi de var. Şiddet geçmişi olan kadınlara özgü bir politikanın olmaması, 6284 sayılı Kanun'un hapishanede kalan kadınları kapsamaması ve orada yaşanan şiddete karşı bir mekanizmanın işletilmemesi de başka bir mesele” diye belirtti.   ‘Sağlık hakkına erişimde ciddi sorunlar yaşanıyor’   Kadınların hapishanede yaşadığı ekonomik zorluklara da dikkat çeken Özge Akyüz, sağlık hakkına erişimde de ciddi sorunlar yaşandığını kaydetti. 2017 yılında ücretsiz ped kampanyası başlattıklarını söyleyen Özge Akyüz, “Ondan sonra hapishanelere bir talimat yazısı gönderilmişti. Artık yasal bir düzenleme olmasa da kadın mahpuslara ücretsiz ped dağıtılabiliyor. Fakat bunun bir standardı yok. Yasal bir düzenleme olmadığı için dağıtılan pedler bazen çok eski olabiliyor ya da sınırlı sayıda verilebiliyor. Kelepçeli muayene başka bir sorun olabiliyor. Hapishane girişlerinde yapılan aramalar ve üst aramaları da başka bir sorun oluşturabiliyor. Yani aslında kadınlar burada pek çok zorlukla karşılaşıyorlar. Sağlık hakkına erişim meselesinde de hapishanede öncelikle revire ulaşmak gerekiyor. Ancak çok fazla mahpus ve az sayıda personel olması nedeniyle revire ulaşmak zorlaşıyor. Revire ulaştıklarında ise hastaneye sevk edilmekte zorlanabiliyorlar. Hastaneye sevk edilirken ring aracında bir hak ihlaliyle karşılaşabiliyorlar. Hastanelerde mahpus bekleme alanlarının hijyenik olmaması, bazen de bu alanların hiç bulunmaması nedeniyle ring araçlarında bekletilmeleri söz konusu olabiliyor. Tedavi sırasında jandarmanın ya da güvenlik personelinin odadan çıkmaması, kelepçeli muayene uygulaması gibi pek çok sorunla karşılaşıyorlar. Aslında burada bir sarmal, bir döngü var. Her bir aşamayı aştığınızda diğer aşamada da aşmanız gereken bir sorunla karşılaşıyorsunuz. Böyle bir döngü olduğundan bahsedebiliriz. Bu da mahpusların sağlık hakkına erişimini engelleyen bir durum olarak ele alınabilir” dedi.   ‘Yan tarafta erkekler var, şarkı söylemeyin’   Kadın tutsakların, hapishanede çiçek yetiştirmenin yasak olmasından şikâyetçi olduklarının altını çizen Özge Akyüz, “Kadınlar bize bazen de şunu söylüyorlar; ‘Erkek hapishanesinde havalandırmada şarkı söylediğimiz için uyarılıyoruz. Yan tarafta erkekler var, şarkı söylemeyin ya da sesli kahkaha atmayın, deniliyor.’ Bu tür uygulamalara maruz kaldıklarını bildirdikleri başvurular da alabiliyoruz” ifadelerini kullandı.   'Absürt gerekçelerle tahliyeler engelleniyor'   İdare ve Gözlem Kurullarına da değinen Özge Akyüz, 2020 yılından bu yana İdare ve Gözlem Kurullarının işleyişinin değiştiğini söyledi. Absürt gerekçelerle yapılan uygulamalara ilişkin başvurular alabildiklerini belirten Özge Akyüz, “Örneğin içerideki bir mahpus, ‘Ailem uzakta, yoksul olduğumuz için beni ziyarete gelemiyor’ diyebiliyor. Ancak ailesinin yeterince ziyarete gelmemesi, yeterince kitap okumaması, su kotasını aşması ya da suçundan dolayı pişmanlık göstermemesi gibi pek çok gerekçeyle tahliyesinin ertelendiğine ilişkin başvurular alabiliyoruz. Yani İdare ve Gözlem Kurulları, bu kişilerin yeniden yargılandığı bir alan gibi işliyor. 30 yıllık infaz sürelerini tamamladıktan sonra tam tahliye aşamasına geldiklerinde, tahliyelerinin bir, üç ya da altı ay daha ertelenmesi ve bunun belirsiz bir sürece dönüşmesi kendileri açısından çok yıpratıcı oluyor” dedi.   ‘Denetimli serbestlik uygulanmıyor’   Siyasi tutsaklar açısından denetimli serbestlik uygulaması artık rutin olarak uygulanmadığını dile getiren Özge Akyüz, “İnfaz süreleri ve koşullu salıverilme konusunda da benzer bir durum söz konusu. Bu durum insanlar açısından yeniden cezalandırılma anlamına geliyor. Yakınları açısından da böyle. Çünkü aileler, ‘O gün tahliye olacak mı? Hapishaneye gidelim mi? Onu alalım mı? O gün geldiğinde ona uygun yemekler hazırlayalım mı?’ diye düşünüyorlar. Sonra o gün geldiğinde birdenbire o insanların tahliye edilmemesi, hem mahpusların hem de yakınlarının hayatını oldukça etkiliyor ve yıpratıcı olabiliyor” ifadelerine yer verdi.   ‘Siyasi mahpuslar görüntülü görüşme yapamıyor’   Siyasi tutsakların, İdare ve Gözlem Kurulu tarafından izin verildiği takdirde görüntülü görüşme imkânına sahip olabildiğini söyleyen Özge Akyüz, “Ancak uygulamada bize, ‘Görüntülü görüşme hakkına erişebiliyorum’ ya da ‘Görüntülü görüşmeden yararlanamasam bile sesli görüşme hakkım şu süreye çıkarıldı’ şeklinde gelen bir başvuru yok. Yani bu alanda da ayrımcılık oluşuyor. 2020 yılından bu yana çeşitli dönemlerde farklı yasalar çıkarılarak insanlar hapishanelerden tahliye edildi. Ancak belirli suç gruplarına giren ya da belirli kanunlara tabi olan mahpuslar bu düzenlemelerden hiç yararlanamadı. Siyasi mahpuslar da bunlardan biriydi. Dolayısıyla pandemi sürecinde çıkarılan bir yasadan hiç yararlanamamaları üzerinden de infazda eşitlik olup olmadığı ve ayrımcılık meselesi gündeme geldi” ifadelerini kullandı.   Süreç ve cezaevleri    “Barış ve Demokratik Toplum” sürecine de vurgu yapan Özge Akyüz, “Bir dönüşümden ve toplumsal barıştan bahsederken, bütün kimliklerin kendilerini güven içerisinde hissedebildiği bir barış ortamını tarif ediyoruz. Ama bugün bunun hapishaneler boyutuna ve ceza adalet sistemi içerisindeki duruma baktığımızda kapatılmanın bu kadar yoğunlaştığını, yeni hapishanelerin inşa edildiğini görüyoruz. Yargı paketleriyle çeşitli düzenlemeler yapılıyor. Birileri tahliye ediliyor ama sonrasında kapasite yeniden aşılıyor. Kapasitede bir boşluk oluşuyor, ardından yeniden doluyor ve kapasite tekrar aşılıyor. Dolayısıyla bu yöntemlerle yapısal sorunların çözülemeyeceğini düşünüyoruz” dedi.   'Bütünlüklü politikaya ihtiyaç var'   Ceza adalet sisteminde bütünlüklü politikalara ihtiyaç olduğunu ifade eden Özge Akyüz sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu politikaların yerel yönetimler, akademi, Meclis, sivil toplum aktörleri ve yine bu alanın özneleri olan mahpusların da katılımıyla oluşturulması gerekiyor. Sorunların katılımcı bir biçimde, bütünlüklü politikalar yürütülerek çözülmesi gerekiyor. Bazen özel sektörden de bu konuda destek alınabilir. Bütünlüklü politikalarla hem hapsedilme öncesi hem hapsedilme süreci hem de hapsedilme sonrası ele alınabilir. Alternatiflerin neler olabileceği, kapatılmanın nasıl önlenebileceği gibi konular üzerine bütünlüklü çalışmalar yürütülebilir. Elbette bu uzun soluklu bir çalışma olur. Ama dünyada bu konu üzerine çokça tartışma ve çalışma yapılmış durumda.   'Çözüm için sorunun kaynağına bakılmalı'   “Sorunların çözümü için sorunların kaynağına bakılması gerekiyor” diyen Özge Akyüz, son olarak şunları söyledi: “Sorunların kaynağına baktığımızda dünyada da Türkiye'de de yoksulluk, göç gibi tüm dünyayı etkileyen meseleler ve uyuşturucudan etkilenme gibi belirli sorun alanları olduğunu görüyoruz. Bunlar dünyada da tartışılıyor. Türkiye'de de aynı şekilde tartışılıyor. Bunların ortadan kaldırılması için politikalar yürütülmesi, bu sorunların önüne geçilmesi gerekiyor. Şiddetin önlenmesi için özellikle kadınlara ve çocuklara yönelik koruyucu ve önleyici mekanizmaların geliştirilmesi gerekiyor. Aslında sunabileceğimiz en somut çözüm yollarından biri herhalde bu olur. Yani sorunun kaynağının çözülmesi gerekiyor. Bunun için politikalar geliştirilmesi gerekiyor.”