'Entegrasyon sürecinde onarıcı adalet mekanizmaları kurulmalı'

  • 09:05 5 Ekim 2026
  • Güncel
Melek Avcı
 
ANKARA - Rojava’da savaş suçları ve insan hakları ihlallerini belgeleyen heyette yer alan Rengin Ergül, “Suriye’de entegrasyon sürecinden bahsedeceksek halk için onarıcı mekanizmaların da kurulması gerekiyor” dedi.  Rengin Ergül, güvenli dönüşten tazminata, faillerin yargılanmasına kadar savaşın yarattığı tahribatın giderilmesinin sürecin parçası olması gerektiğini söyledi. 
 
Suriye Geçiş Hükümeti’nin 6 Ocak 2026’da Halep’in sivil mahallelerine yönelik başlattığı saldırılarla başlayan ve ardından Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolündeki bölgelere yayılan çatışmalarda çok sayıda kişi yaşamını yitirdi, binlerce sivil yerinden edildi. Demokrasi ve Uluslararası Hukuk Derneği’nin (MAF-DAD) oluşturduğu Bağımsız Hakikatleri Araştırma Misyonu, Ocak 2026’dan itibaren Kuzey ve Doğu Suriye’de yaşanan saldırılarda insan hakları ihlallerini belgelemek için bölgeyi ziyaret etti. Heyette insan hakları hukuku alanında uzman avukat, MAF-DAD üyesi ve ELDH Yürütme Kurulu üyesi Rengin Ergül; İzlandalı sendikacı, siyasetçi ve eski İzlanda Adalet Bakanı Ögmundur Jónasson; Londra’daki One Pump Court Chambers’ta avukat Stephen Knight; Cenevre merkezli çalışan, hakikatleri araştırma misyonları ve insan hakları ihlallerinin belgelenmesi konusunda geniş deneyime sahip bağımsız adli tıp uzmanı Dr. Önder Özkalıpcı ile Londra’daki Garden Court Chambers’ta avukatlık yapan, insan hakları ve uluslararası hukuk alanında çalışan ve Legal Centre Lesvos’un ortaklarından Maya Thomas Davis yer aldı. Bu ziyaretin ardından 108 sayfalık bir rapor hazırlandı.
 
Yayımlanan raporun detaylarına dair heyette yer alan Rengin Ergül değerlendirmelerde bulundu.
 
‘Yerinde belgeleme için uluslararası heyet kurduk’
 
MAF-DAD olarak uzun süredir Rojava’da işlenen suçları, Rojava’daki hak ihlallerini belgelediklerini ve bu suçların yargılanması için çeşitli mekanizmalara başvurduklarını söyleyen Rengin Ergül, Şubat 2025’te bir Rojava Halk Mahkemesi’ni de kurduklarını hatırlattı. Rengin Ergül, “Orada da özellikle 2018’de Türkiye’nin Rojava’ya dönük saldırıları ve sonrasında gerçekleşen ihlalleri belgeleyerek bir mahkeme kararı vermiştik. Rojava Halk Mahkemesi’ni kurduğumuzda da Rojava’ya ve Tişrin Barajı’na dönük saldırılar devam ediyordu. O dönem Esad rejimi yıkıldı. Yerine Suriye Geçici Hükümeti geldi. Kürt halkına dönük tehditler ve saldırılar vardı. Buna dair de belgeleme yapmaya ve Rojava’yı takip etmeye devam ettik. 
 
Elbette bir saldırı tehdidini her zaman beklemekle birlikte Ocak 2026 saldırıları beklenmiyordu çünkü 10 Mart 2025’te Sayın Mazlum Abdi ile Suriye Geçici Hükümeti arasında anlaşma imzalanmıştı. Nisan 2025’te Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerinin kısmi özerk yönetimine ilişkin başka bir anlaşma imzalanmıştı. Şexmexsud ve Eşrefiye’deki Kürtlerin ve asayiş güçlerinin varlığı meşru ve yasaldı. Ama tabii bu anlaşmalardan sonra da küçük çaplı çatışmalar ve saldırılar söz konusuydu. Bir gerginlik vardı orada ama tabii biz dışarıdan bu gerginliğin bu kadar tırmanacağını açıkçası beklemiyorduk. Ocak 2026’da önce Şexmexsud ve Eşrefiye mahallelerinde başlayan bu saldırılar, QSD yönetimindeki bölgelere de sıçrayacak gibi gözüküyordu. Öncelikle saldırıların durması için çağrılarda bulunduk ve o yönüyle takip ettik. Ancak saldırılar durmayınca MAF-DAD olarak uluslararası bir delegasyon kurarak yerinde belgeleme yapmak ve geleceğe dönük yargılamanın önünü açmak istedik” dedi.
 
‘Doğrudan tanıklıklara başvuruldu’
 
Delegasyonu kurarken özellikle savaş suçları ve insanlığa karşı suç çalışmalarında uzman olan hukukçu ve adli tıpçıların belirlendiğini söyleyen Rengin Ergül, savaş devam ederken bu delegasyonun koşullardan kaynaklı bölgeye gidemediğini ancak 21 Şubat’ta Rojava’ya vardığını belirtti. Rengin Ergül, 17 Mart’a kadar sahada gözlem yaptıklarını belirterek, “Rojava’da öncelikle doğrudan mağduriyet yaşayanlar, yerinden edilenler, saldırıya uğrayan ya da bu mağduriyetlere tanıklık edenlerle birebir yüz yüze görüşmeler yaptık. Özerk Yönetim’in kurumları bu tanıklar ve mağdurlarla ilgili görüşmeleri bize ayarladı. Görüştüğümüz insanlar Şexmexsud ve Eşrefiye’de doğrudan saldırılara maruz kalan ya da gözaltına alınıp işkence gören insanlardı. Diğerleri, örneğin Tepqa ve Rakka yollarında sivillere dönük saldırılara maruz kalan veya tanık olan insanlardı. Yine Heseke’de, Rakka’da, Tapqa’da savaşın doğal bir sonucu olarak yerinden edilerek Qamişlo’ya gelip okullarda yaşayan insanlardı. Onların dışında Efrin’in insan hakları örgütleri ile görüştük. Şunun altını çizmek gerekiyor. 2018 Efrin saldırıları sonrası yerinden edilmiş Efrinlilerin çoğu, yerinden edildikleri için başka bölgelere yerleşmek zorunda kaldı ve bu insanlar Şexmexsud, Eşrefiye, Rakka, Tapqa ve Heseke bölgelerinde yaşayan insanlardı ve yeniden yerinden edildiler. Yani aslında Efrinliler 2018’den beri 5-6 defadan fazla yerinden ediliyorlar. O yüzden bu konuda Efrin’in insan hakları örgütleri ile Efrinlilerle görüşme yapmak şart zaten. Özerk Yönetim’in kurumlarıyla görüşmeler yaptık. Adalet Meclisi gibi, avukat örgütleri gibi ya da Özerk Yönetim’in belgeleme çalışması yapan kadın ve çocuk kurumları ve diğer sivil örgütleriyle görüştük ve aslında delillerin çoğunu yüz yüze görüşmelerle elde ettik. Aynı zamanda hastanelerden de raporları topladık. Aynı zamanda ölülerin teslim alındığı morglar ve diğer yapılarla görüştük ve ölülere dönük ihlalleri de belgeleme imkânı yakaladık” sözlerini kullandı.
 
‘İnsanlık onuruna dönük saldırılar yapılmış’
 
Tüm bu belgelemelerde doğrudan sivillere dönük saldırıların söz konusu olduğuna dikkat çeken Rengin Ergül, drone ve keskin nişancıların sivilleri doğrudan hedef aldığını, keyfi olarak esir alındıklarını ve işkence edildiklerini belirtti. Rengin Ergül, “Yine Şexmexsud’taki Halit Fecir ve Eşrefiye’deki Osman Hastanesi doğrudan hedef alınan hastanelerdi; doktorlar ve sağlık çalışanları da doğrudan hedef alındı ve hastane çalışanlarının, hastane dışında kalan yaralılara yardım etmesi doğrudan engellenmişti. Bir sivil hastaneye erişebiliyorsa bir şekilde o hastanenin sağlık hizmetini alabiliyordu ancak hastane dışında yaralı kalanların alınmasına kesinlikle izin verilmediğini dinledik. Yine abluka sürdüğü için insanlar hastanede ve evlerde su ve ekmekten yoksun bir şekilde yaşadı. 
 
Özellikle bir hasta bakıcının aktarımıyla ifade ediyorum, su bulunmadığı için bir çocuğun bir süre su yerine serumla beslendiği ve serumlar bittiğinde artık onu da yapamadıklarını söylediler. Çocuğun akıbeti konusunda da bir bilgileri yoktu çünkü hastaneden çıktıktan sonra nereye gittiğine dair bir bilgi söz konusu değil. Bir diğeri, insanlık onuruna yönelik saldırılar. Cenazelerin parçalanması, bedenlerin teşhir edilmesi, aşağılayıcı görüntülerin kaydedilip yayılması gibi birçok insanlık onuruna dönük saldırı gerçekleşmişti. Cenazelerin geç teslim edilmesi ve cenazenin uygun koşullarda bekletilmemiş olması insanlık onuruna dönük saldırılar. Çatışmalara aktif olarak katılmayan kişilerin öldürülmesi ve kötü muamele görmesi de söz konusuydu. Örneğin Şexmexsud ve Eşrefiye’de asayiş trafik güçleri de var. Bu asayiş trafik güçlerinden gözaltına alınanlar silahlı olmakla, ‘terörist’ olmakla suçlanarak gözaltına alındı ve işkence gördüler” diye belirtti.
 
‘Kadın kurumları ele geçirildi ve evler yağmalandı’
 
Bu saldırıların yanında sivil halkın evlerine ve kurumlara dönük yağma suçlarının da belgelendiğini kaydeden Rengin Ergül şöyle devam etti: “Tanıkların şöyle bir aktarımı vardı. Örneğin yoğun çatışmaların sona ermesinden sonra evlerine döndüklerinde kilitlerin değiştirildiği ya da evlerdeki birçok değerli eşyanın evden götürüldüğü gibi tanıklıklar vardı. Bu tanıklıkları ben Şexmexsud ve Haseke’de doğrudan kişilerden dinledim. Oradan zorla yerinden edilmiş iki aile geriye döndüklerinde evlerinin kilitlerinin değiştirildiğini, evlerindeki birçok eşyanın yerinde olmadığını söylediler. Bu savaşların ve çatışmaların yarattığı en büyük hak ihlali ise zorla yerinden etme zaten. Binlerce insan yerinden edildi ve Qamişlo’da yerinden edilenlerin kaldığı okulları ziyaret ettik. Her aile bir göz odaya yerleşmek durumunda kalmıştı ve o bir göz odada banyo, tuvalet gibi imkânlar söz konusu değil. Ortak kullanım alanları var ve temizlik, hijyen koşulları uygun değil. 
 
Özerk Yönetim’in yapıları elbette ki kişilerin ihtiyaçlarıyla ilgilenmeye çalışıyorlardı. Ancak orası bir barınma merkezi olmadığı için hijyen gibi birçok konuda sorun vardı ve binlerce insan yerinden edildi. Bununla ilgili zaten Özerk Yönetim’in raporları ve bizim raporumuz dışında Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği de rapor yayımladı ve yerinden edilenlerle ilgili durumu tespit etti. Toplumsal cinsiyete dayalı ihlallere de zaten raporda yer verdik. Özellikle kadın savaşçılara, kadın kurumlarına dönüktü; örneğin Şexmexsud ve Eşrefiye’de jineoloji binaları da yağmalandı ve hukuksuz ele geçirildi. Bunun dışında kadın savaşçılara dönük saç örgüleri kesilerek, bedenleri üzerinde işkence yapılarak ihlaller gerçekleştirildi.”
 
‘Sahada SMO, DAİŞ, Türkiye’ye bağlı çete grupları vardı’
 
“Peki bu suçları kim işledi? Sahada kimler vardı?” sorusunun cevabını da raporda verdiklerini söyleyen Rengin Ergül, “Sahada Suriye Milli Ordusu vardı. HTŞ kuvvetleri, DAİŞ gizli hücreleri, DAİŞ’le bağlantılı gruplar, SMO altında çeşitli fraksiyonlar, hizipler olan gruplar vardı. Bu grupların bir kısmı başka sivil toplum örgütlerinin raporları ve tespitleriyle Türkiye’den açık destek aldığı tespit edilen SMO altındaki vekil kuvvetlerdi. Tanıkların da anlatımında çeşitli silahlı saldırgan grupların üniformalarında Türk bayrağı bulunduğu ya da dronların üzerinde Türk bayrağı, Türkçe yazılar bulunduğuna dair tanıklıklar vardı. Bazı askeri kuvvetlerin Türkçe konuştuğuna dair tanıklıklar vardı. Yine Suriye Arapçasına ait olmayan diğer Arap ülkelerinin aksanıyla Arapça konuştuğu tespit edilen kuvvetler vardı. Bunlar da DAİŞ’le bağlantılı kuvvetlerdi. O yüzden tek bir failden bahsedemiyoruz. Hem Suriye hükümetinin bunları etkili soruşturması gerektiği kanaatindeyiz hem Türkiye’nin bu konuda etkili, bağımsız bir soruşturma yürütmesi ve failleri tespit etmesi gerektiği kanaatindeyiz. Aynı zamanda Suriye’de koalisyon güçleri bulunan devletlerin evrensel yargı yetkisini kullanarak kendi ülkelerinde bulunan ya da bulunmayan kişiler hakkında bu soruşturmaları yürütmesi gerektiği kanaatindeyiz. Özellikle Birleşmiş Milletler Suriye Masası’nın bu konuda daha etkili bir soruşturma yürütmesi gerektiği kanaatindeyiz. 
 
Türkiye de Suriye de Roma Statüsü’ne taraf değil. Bu, uluslararası bir mahkemenin kurulmasının önündeki en büyük engel. Roma Statüsü’ne taraf olmadıkları için Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde bizim ihbarımız ya da savcıların doğrudan soruşturma açması mümkün olmuyor. Ancak BM Güvenlik Konseyi bu konuda inisiyatif alabilir, çeşitli mekanizmalar bu konuda belgeleme yapmaya devam edebilir, Türkiye ve Suriye’nin işlediği bu suçlardan yargılanabilmesi için. Bu da uzun erimli bir mücadele. Bu nedenle bu saldırıların her aşamasında her koldan belgeleme yapmak gerekiyor” ifadelerini kullandı.
 
‘Halk kazanımları korumak istiyor’
 
Saha çalışmasını yaparken 29 Ocak’ta imzalanan ve 30 Ocak’ta yayımlanan anlaşmanın etkilerini de gözlemlediklerini kaydeden Rengin Ergül, halk arasında Suriye Geçici Hükümeti’ne ilişkin bir güven problemi söz konusu olduğunu söyledi. Rengin Ergül, “Rojava’da bir devrim yapıldı. Devrimin yapıları kuruldu. Ana dil, kültür ile ilgili birçok yapı var ve bu yapılar olağan koşullarda bile çıkartılamayacak harika işler de çıkardılar ama aynı zamanda Rojava her zaman sıcak bir savaşın içerisindeydi. Özellikle DAİŞ’e karşı verdiği mücadelede her evde bir şehit olduğunu görebiliyorsunuz. Dolayısıyla Rojava Devrimi herkesin çok fazla fedakârlık ve bedel ödediği bir devrim ve buna ilişkin Özerk Yönetim’in Kürt kimliği yapılarının korunmasına dönük de ciddi bir hassasiyet var. Rojavalıların genel beklentisi buydu. Toplumda sağduyu kesinlikle hâkimdi ama devrim yapılarının, Kürt kimliğine ilişkin yapıların korunmasına dair ciddi kaygılar vardı ve bu yapıların korunması için Rojava halkı kendi içinde de mücadele etmeye hazır bir halk, Suriye Geçici Hükümeti’ne karşı da mücadele vermeye hazır bir halk, ki zaten şu an ana dilde eğitim için sokağa çıkanları görüyoruz. 
 
Rojava halkının temel motivasyonu kazanımları korumaya dönüktü. Ama tabii ki provokasyon girişimleri oluyor. Elbette bu savaşta özellikle Kürt ve Arap düşmanlığı üzerine oynayanlar oldu. Bunun halk arasında hiçbir etkisinin olmadığını iddia etmek mümkün değil. Ancak Rojava halkının benim gözlemlediğim temel motivasyonu devrim kazanımlarını, Kürt kimliğine dair yapıları korumak ve öfkesi de daha çok bu yapıları koruyamayan bir politika ya da savaş durumuna ilişkindi.”
 
‘Entegrasyon sürecinde onarıcı adalet mekanizmaları kurulmalı’
 
Devam eden entegrasyon sürecine ilişkin halkın bir beklentisi olduğunu belirten Rengin Ergül şöyle konuştu: “Halkın temel motivasyonu devrim kazanımlarını korumak. Entegrasyon süreci bunu içerdiğini iddia eden bir süreç ve sonuçlarını da görüyoruz açıkçası. Elbette eksikleri var. Ana dille ilgili özellikle ciddi bir eksiklik var. Ancak bunun mücadelesi de sürüyor. Ancak entegrasyon sürecini sadece Rojava ve Özerk Yönetim yapılarını korumakla sınırlı görmemek lazım. Bu son saldırılar sonrası ciddi mağduriyetlere maruz bırakılmış bir Kürt halkı söz konusu. Özellikle yerinden edilenlerin güvenli bir şekilde tekrar evlerine dönmelerinin sağlanması gerekiyor. 
 
Entegrasyon sürecinden bahsedeceksek eğer, onarıcı adalet mekanizmalarının, tazminat gibi mekanizmaların işlemesi gerekiyor. Bu savaşın mağduru olan aileler, çocuklar, kadınlar için onarıcı mekanizmaların kurulması gerekiyor. Entegrasyon sürecini sadece eski kazanımları korumak üzerine düşünmemek; savaşın yarattığı bu yıkıcı etkiyi yaşamış halk için onarıcı mekanizmaların da kurulması gerekiyor. En büyük onarıcı adalet gücü olan soruşturmaların açılması ve faillerin yargılanması gerekiyor. Asıl onarıcı olacak olan budur. Kürdistan’da savaş suçları, insanlığa karşı suçları işleyen faillerin yargılanması ve cezalandırılması ciddi bir onarıcı etki olacaktır. O nedenle de entegrasyon sürecine bunları da dahil ederek tartışmak gerekiyor.”