Demografya biliminin incelediği konular karşısındaki tutumu

  • 09:02 29 Nisan 2022
  • Jineolojî Tartışmaları
 
“İnsan sayısı arttıkça ve ahlaki temel zayıfladıkça, toprağın, suyun, havanın, bitkilerin, ormanların, hayvanların da dengesi bozulmakta, yaşamsal kaynaklar çürümeye, kurumaya başlamaktadır. Diğer canlıların yaşam alanları her geçen gün azalmakta, bir türün kontrolsüz artışı diğer türlerin yok oluşuna neden olmaktadır. Dolayısıyla demografya bilimini, ekolojik sorumluluktan, duyarlılıktan muaf tutmak asla mümkün olamaz.” 
 
Çiğdem Doğa
 
Çağımızda ulus-devletlerin faşizan politikalarına göre ayarlanan nüfus politikalarında, doğum endüstrisi oluşturulmuştur. Doğum endüstrisine, mitolojik, dini, felsefi ve bilimci yollardan geçerek gelinmiştir. Erkek egemenlikli paradigmalarla beslenen bu yollarda, kadınlık gerçeğinin parçalanması, kadın, rahmi başta olmak üzere kendi bedenine yabancılaştırılması, doğum mucizesinin kadınlık gerçeğinden koparılması bir özel savaş politikası olarak çağlar boyunca uygulanmıştır. Gerçeklik dışı bir algı yaratılmış, algı olgudan kopartılmış, bunun üzerinden de bir paradigma geliştirilmiştir. Mitolojilerdeki ve dinlerdeki doğumla değil çamurdan, kaburga kemiğinden yaratılma hikayeleri, cennetten dünyaya kovulan ve ömür boyu her doğurduğunda büyük sancılar çekme cezası verilen Havva ana mitolojisi, alnından Athena’yı doğuran Zeus mitolojisi vb. birçok mitoloji, kadınlık gerçeği ile doğum olayının birbirinden koparılması hikayelerinden başka bir şey değildir. Yine kapitalist sistemin başlangıç süreçlerinde Avrupa’da cadı kadınlara büyük bir zalimlikle işkence, zulüm, katliamlar yapılmıştır. Bunun en başta gelen nedeni, kadınların başta doğum olayı olmak üzere kendi bedenleri ile ilgili bilgeliklerini çalma, kendine mal etme ve kadın iradesini yok etmedir. Böylelikle, kadının istenmeyen doğumu engelleme, sağlıklı doğum yaptırma ve daha birçok kadın bilgisi ve tecrübesi, işkence ile erkek egemenliğinin tekeline geçirilmiştir. Tıbbın gelişim tarihinde, kadınların bilgelik tarihinin katliam ve işkence ile çalınmasından, demografik alt üst oluşların gerçekleştirilmesinden hiç bahsedilmez bile. Doğumda asli rol oynayan kadın bedenine dair bilgi birikimi, cadı kadınların işkence ile konuşturulmasıyla ve yine binlerce kadının canlı canlı denek olarak kullanılması sonucu gelişmiştir. 
 
Yaratımların mülk olarak görülmesi 
 
Çok yönlü ve süreklileşen saldırılarla, kadın kendi bedenine ve bilgisine, çocuk da dahil olmak üzere maddi ve manevi yaratımlarına yabancılaştırılmak istenmiştir.  Yaratımlarının hepsinin mülk olduğu ve bu mülkün tek sahibinin de erkek olduğu algısı geliştirilmek istenmiştir. Bir yandan annelik kutsanır iken, diğer yandan da annenin doğurduğu çocuğa mülk olarak el konulur. Kadının ne hamilelik sürecinde ve ne de çocuk doğduktan sonraki süreçte iradesi söz konusudur. Hanedanlık için, aşiret için, kavimler için, ulus-devletler için, savaşlar için, sermaye üretmek için ne kadar işgücü ne kadar asker lazım, o kadar çocuk doğurmalıdır kadın. Bu mitoloji kapitalist modernite çağında da aynı kanaldan ilerlemeye devam etmektedir. Nüfus politikalarına faşist ve endüstrileşmiş bir biçimde ayar verilmektedir. Erdoğan’ın, artan Kürt nüfusunun yakın gelecekte Türk nüfusunu geçme korkusundan Türk ailelerine “en az üç çocuk...” ayarı vermesi, buna çarpıcı bir örnektir. 
 
Kadın bedeninde tahribat 
 
Cinsiyetçiliğin zirvede olduğu, pornografinin, seks endüstrisinin yaşamın her alanını işgal ettiği bu çağda, erkeğin cinselliği sürekli kışkırtılmakta, kadınlar her an erkeğin kışkırtılan cinselliğinin boşaldığı bir nesne pozisyonunda tutulmaktadır. Böylesi bir ortam ise kadın bedeninde ağır tahribatlar oluşturmaktadır. Aşırı cinsel ilişki, sürekli doğum kontrol haplarını ya da farklı kontrol araçlarını kullanmaya zorlamakta ve bu da kadın doğasını olumsuz etkilemektedir. Yine istenmeyen hamilelik durumu gelişmişse kürtajdan değişik biçimlerde düşük yapmaya kadar cinsel organlarına zarar veren uygulamalarla sürekli karşı karşıya gelmektedir. Ya da doğuracaksa bu defa çok çocuk doğurmaktan bedensel ve ruhsal olarak tahribat yaşamaktadır. 
 
Kontrolsüz nüfus artışı 
 
Yine insan nüfusunun dengesiz ve kontrolsüz artışı toplumsal yaşamı nasıl olumsuz etkiliyorsa, doğayı, ekolojik dengeyi de o kadar olumsuz etkilemektedir. Birbirini doğrudan etkileyiş söz konusudur. İnsan sayısı arttıkça ve ahlaki temel zayıfladıkça, toprağın, suyun, havanın, bitkilerin, ormanların, hayvanların da dengesi bozulmakta, yaşamsal kaynaklar çürümeye, kurumaya başlamaktadır. Diğer canlıların yaşam alanları her geçen gün azalmakta, bir türün kontrolsüz artışı diğer türlerin yok oluşuna neden olmaktadır. Dolayısıyla demografya bilimini, ekolojik sorumluluktan, duyarlılıktan muaf tutmak asla mümkün olamaz. 
 
‘Öl ve öldür’ politikası 
 
Öl ve öldür, kapitalist sistemin devamlılığı açısından vazgeçilmez bir politikadır. Kendi işine yarayacağı, çalıştırabileceği ve sömürebileceği kadar insan sayısı önemlidir, fazlası ise savaşlarla, cinayetlerle, katliamlarla yok edilmesi gereken bir güruhtur. Bir yandan cinsellik güdüsü kışkırtılarak erkek kadının üzerine saldırtılır, kadın çoğu kez gönüllü iradesinden yoksun bir biçimde hamile bıraktırılır, bunun sonucunda dizginsiz bir çoğalma gerçekleşir. Diğer yandan da cinsel saldırganlığın sonucunda ortaya çıkan nüfus fazlasını, istediği coğrafyada kurgulanmış senaryolarla savaş çıkartarak yok eder. İktidarlar, bu yolla hem nüfus fazlasından kurtulmakta, hem savaş endüstrisini zenginleştirmekte ve hem de savaşa maruz kalan toplumları sürekli yoksul ve geri bir yaşama tabi tutarak kendine bağımlı hale getirmektedir. Elbette ki böyle bir savaş ortamında en çok ezilen ve cinsiyetçi her türlü saldırıya maruz kalıp bedel ödeyen de kadınlar olmaktadır. Kadınlar bir kere değil defalarca öldürülmektedir. DAİŞ çete örgütü, bu zihniyetin en açık görünen yüzü olurken, bu zihniyetin kapitalist sistem ikliminde mantar gibi çoğalma imkanı bulduğu çok açıktır. 
 
Demografyanın değiştirilmesi 
 
Ulus devletlerin hakim ulus anlayışını geliştirmesiyle birlikte etnik, mezhepsel, farklı kültürel kimliklerin öldürülmesi de hakim bir politika haline gelmiştir. Kök kazıma denilen gerçeklik, farklı kimliklerin fiziki yok edilmesi ya da asimile edilerek yok edilmesi gerçeğini anlatır. Kök kazınırken de esas hedef kadındır. Hemen hemen tüm katliamların biçimine bakalım, özellikle de o toplumun kadınlarının cinsel organlarına saldırı, tecavüz ederek öldürme, hamile kadınların karınlarındaki çocuklarına kadar öldürme biçimleri hepsinde de ortak yandır. O nesli, kültürü, kimliği kadınında ve karnındaki çocuğunda yok etmek isterler. Yok edemezler ancak mesaj çok ürkütücü ve nettir. Bunun yarattığı korku atmosferi vardır ve bu da sağ kalanlara “kimliğinizden vazgeçin, sizi katledene aşık olun, ondan vazgeçmeyin” mesajıdır. Bu yolla demografik yapı inanılmaz biçimlerde değiştirilmiştir. Yine hakim uluslar, yok etmek istediği halkların kadınlarını gizlice kısırlaştırma, doğan çocukları aşıyla ya da farklı yöntemlerle hastalıklı hale getirme ve dolaylı olarak öldürme gibi uygulamalar da geliştirmektedirler. 
 
Kadın düşmanlığında zirveleşme 
 
Savaşların dışında da toplum yaşamı her an ölme ve öldürme olaylarına adeta mahkum edilmiştir. Her cinayet, intihar, tecavüz ederek öldürme, işkenceyle öldürme, toplumun ahlaki bağlarını bozmakta, zayıflatmakta, demografyayı erkek lehine değiştirmektedir. Kadın düşmanlığı, artık aklın, vicdanın, yüreğin hiçbir şekilde alamayacağı düzeylere gelmiştir. Kadın bir toplumun ahlakı, hafızası, maddi-manevi çoğalım kaynağıdır. Kadın öldürmeleri kesinlikle iktidar güçleri tarafından bilinçli bir biçimde organize edilen, teşvik edilen, seyrettirilen stratejik konseptlerdir. Bir kadını elli bıçak darbesiyle öldürmek demek, kadın düşmanlığının zirveleşmesi ve “kadın katliamlarını süreklileştirin” demektir, üstü örtülü talimattır. Öldürmek kadar öldürme biçimlerinin de verdiği politik mesajlar vardır hem kadınlara ve hem de erkeklere. Bunu DAİŞ’in katliamlarında çok net bir biçimde gördük. Nitekim şimdi erkekler artık DAİŞ tarzı ile öldürmektedir. 
 
İktidarın ilişki alanı: Mülkleşme 
 
Evlilikler veya kadınla erkek arasındaki farklı ilişki biçimleri açısından ise; bu durum, doğum ve ölüm olgularıyla çok yakından bağlantılı olduğu gibi daha karmaşık bir yapıya sahiptir. Mülkleşmenin, iktidarın en çok içerildiği bir ilişki alanı olmaktadır. Yine aşk duygusunun salt soy sürdürme, cinsel ilişkiye indirgenmesi, durumun karmaşıklaşmasında çok büyük bir etken olmaktadır. İlişkiler, beğeniler, kabullenişler sanıldığı gibi özgürce gelişmemektedir. Bu da iktidarların çıkarlarına göre şekillendirilmek istenmektedir. Özellikle devletlerin onayladığı resmi evlilikler, aile içini kontrol etmek ve yönlendirmek açısından önem taşımaktadır. Resmi anlamda birbirinin mülkü haline getirilen karı-kocalık ilişkisi üzerinden, sistem kendi geleceğini garanti altına almak ister. Biçimi nasıl olursa burada kadın ve erkek arasında gelişen ilişki biçiminin, cinselliğin iktidarlarca kullanılması söz konusudur. Bu nedenle esas olarak bu ilişki biçiminin geliştiği ideolojiyi, felsefeyi anlayabilmek, çözebilmek önemlidir. 
 
Farklılıklar 
 
Türlerin yeni bir aşaması olarak gelişen insanın, kendi farkını salt soy sürdürmede görmesi, yine haz-arzuların cinsellik başta olmak üzere bedensellikte takılıp kalması, doğurup çoğalmayı metafizik olgulardan kopuk algılaması, aslında insan olma aşamasına gelmediğini gösterir. İnsanın farkı tam da bu noktada ortaya çıkar, farklılık temelinde anlam doğumu, anlam çoğalımı diğer türlerden farklılığımızı belirler. Bu, şüphesiz ki çocuk doğurmayı ya da cinsellik ve arzu duyumunu dıştalamaz. Ancak bilinç ve anlam yaratımı temelinde bunları ele almayı gerektirir. Özne ve nesne ilişkisi olarak değil kendisini geliştiren, bilinçlendiren, aydınlatan öznelerin her açıdan eşit ve özgür birlikteliği, her açıdan maddi ve manevi boyutlarıyla anlamlı çoğalmayı geliştirir.
 
Sürgün ve katliam 
 
Göç meselesi, tarih boyunca hep var olagelen bir mesele olup, 21'inci yüzyılda çok yoğun ve trajik bir düzeye ulaşmıştır. Ulus-devletlerin ve ulus-üstü iktidar oluşumlarının geliştirdiği politikalardan kaynaklı sürekli bir göç akışı vardır. Toprakların işgali, sürekli savaşlar, katliamlar, fakirlik, devlet baskıları vb. birçok soykırımcı politika, göçü tetikler. Göçün yönü geri kalmış ülkelerden sözde gelişmiş ülkelere doğrudur. Zorunlu göç ettirilen ulusal, etnik, kültürel kimlikler, yerelliğinden, topraklarından koparılarak derin bir fiziki ve kültürel soykırıma maruz bırakılmaktadır. Kısa ve uzun vadede kültürlerin, kimliklerin erimesi, yok edilmesi bu biçimiyle gelişmektedir. Ortadoğu coğrafyasında Süryani katliamı ve tehciri ile başlayan süreç Ermeni, Rum ve Kürt katliamları sonucunda gelişen göçler ile en korkunç düzeylere getirilmiştir. Ortadoğu’nun Ermeni, Rum ve Süryani nüfusu farklı coğrafyalara kayarken, Kürtler ise kendi coğrafyalarında parçalanarak sürekli bir sürgün ve katliamla karşı karşıya kalmıştır. 
 
Demografik işgal 
 
Yine en yakın tarihte DAİŞ saldırıları ile Êzidî Kürtler, Araplar, Ermeni ve Süryani halklar göç ettirilmiş, yeni bir nüfus kayış dalgası yaratılmıştır. Tabii ki tüm bu süreçlerde her yönüyle şiddeti en yoğun yaşayan kadınlar olmuştur. Savaşlarda esir alınıp köle pazarlarında cariye olarak satılmaktan tutalım farklı ülkelere gidip fakirlikten en ucuz işgücü olmaya, fahişeliğe, cinayetlere, tecavüzlere maruz kalmaya kadar çok geniş bir yelpazede kadın kırımına uğramışlardır ve bu durum devam etmektedir. Çocuklar açısından da aynı biçimde bir kırımın yaşandığını belirtmek gerekir. Yine Türk devletinin Afrin saldırısı da kadim Kürt coğrafyasının Araplaştırılmasına yol açmış iken, Türk devleti aynı demografik değişimi genel olarak Kuzey ve Doğu Suriye topraklarında da geliştirmek istemektedir. BM’deki konuşmasında gösterdiği haritayla, bu niyetini açıkça tüm dünya kamuoyuna yansıtmıştır. Tam bir demografik işgal, saldırı söz konusudur.