‘Kaybetmelerin önüne geçebilecek toplumsal güce ihtiyacımız var’ 2021-05-19 09:02:02     Habibe Eren   İSTANBUL - Gözaltında kaybetme suçunun OHAL ile birlikte tekrar gündeme geldiğini belirten İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, “Bu suçun işlenmesinin önüne geçmemiz önemli. Bu da toplumsal mücadele ile ilgili. Tıpkı 1995’lerdeki gibi. O dönemki toplumsal mücadele bu suçun işlenmesinin önüne geçmişti, bir kere daha aynı bu toplumsal güce ve duyarlılığa ihtiyacımız var” dedi.   17-31 Mayıs, Uluslararası Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası başladı. Uluslararası zorla kaybetme/kaybedilme olarak ifade edilen suç, Türkiye’de genellikle “kayıp” veya “gözaltında kayıp” olarak kullanılıyor. Türkiye’de 1990’lı yıllardan bu yana sistematik olarak uygulanan “kaybetme politikası” 2016 yılında darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) ile birlikte tekrar gündeme geldi. İnsan Hakları Derneği (İHD), sivil toplum örgütleri ve milletvekillerinin hazırladığı raporlara göre net olmamakla birlikte OHAL sürecinde 32 kişi kaybedilme girişimine maruz kaldı. Ayrıca 2020 yılında Gülistan Doku 5 Ocak günü Dersim’de, Hürmüz Diril ve eşi Şimoni Diril 11 Ocak günü Şırnak’ın Beytüşşebap İlçesine bağlı Kovankaya köyünde, Mehmet Bal ise 24 Ocak günü İstanbul’da kayboldu. Şimoni Diril’in cenazesi köy yakınındaki dere kenarında bulunurken, Hürmüz’ün ve diğer isimlerin akıbeti hala belirsiz.   Türkiye’de zorla kaybetme politikası 24 Nisan 1915 tarihinde 234 Ermeni kanaat önderinin kaybedilmesiyle başladı, Cumhuriyet döneminde de devlet, en bilineni Sabahattin Ali olmak üzere, muhaliflere yönelik zorla kaybetme politikasını sürdürdü. 12 Eylül askeri darbesinden hemen önce başlayarak, 1990 yılına kadar ağırlıkla devam eden bu uygulama 2000 yılında Kürt illerinde artış gösterdi. Hafıza Merkezi’nin verilerine göre 1980-1990 yılları arası 33, 1991’de 17, 1992’de 27, 1993’te 108, 1994’te 532, 1995’te 235, 1996’da 166, 1997’de 87, 1998’te 53, 1999’da 52, 2000 ve sonrasında 28 kişi zorla kaybedildi. 14 kişinin ise ne zaman kaybedildiği belli değil. Hafıza Merkezi’nin kaybedildiğini doğruladığı 500 kişiden 28’i 18 yaşın altında.   27 Mayıs 1995 tarihinden beri Galatasaray Meydanı’nda zorla kaybedilen yakınlarının akıbetini soran, hakikat ve adalet arayışını sürdüren Cumartesi Anneleri/İnsanları ise kaybedilme politikalarına kaşı ulusal ve uluslararası alanda büyük bir ses getirdi. Yıllardır bir an olsun mücadeleden geri atmayan Cumartesi Anneleri’nin mücadelesi,  25 Ağustos 2018 tarihli 700’üncü buluşmalarında engellenmek istendi. Annelere Galatasaray Meydanı yasaklanırken birçoğu darp edilerek gözaltına alındı.   İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri kaybetme politikasına ve bu politikaya karşı verilen mücadeleye ilişkin konuştu.   ‘Devlet yetkililerine sorumluluklarını hatırlatacağız’   Gözaltında Kayıplar Haftası kapsamında hem toplumsal duyarlılığı arttırmak hem de yetkililerin dikkatini çekmeye çalışacaklarını belirten Gülseren, “Bilindiği üzere gözaltında kayıp suçu devlet görevlileri tarafından işleniyor. Kişilerin gözaltına alınması ve bu gözaltı işleminden sonra haber alınamaması söz konusu. Devletin bu suçun işlenmesindeki rolü açık. Yine devletin suçun işlenmesini önleme yükümlülüğü var. Bu Anayasa ve Uluslararası Sözleşmelerde tanımlanıyor. Hem işkence yasağı açısından hem de kişi özgürlüğünün sağlanması ve tabi ki yaşam hakkının korunması açısından ciddi yükümlülükleri var. Bu hafta boyunca bir kere daha devlet yetkililerine sorumluluklarını hatırlatma çağrısında bulunacağız” dedi.   Cumartesi Anneleri’nin 1995 yılında başlattıkları sistematik mücadelenin bu suçun önlenmesi açısından önemli ve olumlu bir etki yarattığını ifade eden Gülseren, aynı zamanda bu suçla devletin ve toplumun yüzleşmesi, cezasızlık politikalarına son verilmesi, suçu işleyenlerin cezalandırılması ve hakikatin açığa çıkması açısından kaybedilenlere “ne olduğu” sorusunu sormaya devam edeceklerini kaydetti.   ‘Kaybedilme suçuna ilişkin yeni bir kanun yapılmalı’   Türkiye’nin iç hukukunda “insanlığa karşı suç” tanımı yapıldığını ancak Ceza Kanunu’nda “gözaltında kaybetme” suçuna yer verilmediğini vurgulayan Gülseren, gözaltında kaybetme suçunun Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) düzenlenmesi gerektiğini vurguladı. Bu noktada yetkililerin yeniden bir kanun çalışması yapması gerektiğine işaret eden Gülseren, sözlerine şöyle devam etti: “Cezasızlık politikasının en önemli noktalarından biri, suçun tekrarlanmamasını sağlaması. 2016 yılında OHAL ilanı ile bu suç tekrar karşımıza çıktı. 2016 yılından bu yana alıkonulma, kaçırılma ve gözaltında kayıp iddiaları arttı. Bugün halen gözaltına alındığı ve halen kendisinden haber alınmadığı belirtilen iki kişi söz konusu. Bu kişilerin akıbetleri hala açığa çıkarılmadı, derneğimizin verileri, raporlar ve vekillerin soru önergelerini dikkate alırsak net olmamakla birlikte kamuoyuna yansıyan 32 gözaltında kayıp iddiasının söz konusu olduğu, 25’inin ortaya çıktığı ancak tutuldukları yer, kaçırılma biçimleri ve işkence vakaları 90’lardaki hikâyelerle pek çok benzerlik gösterdiği görülüyor.”   ‘İç hukukta faillerin cezalandırılması mümkün değil’   İç hukukta hiçbir şekilde faillerin cezalandırılmasının mümkün olmadığına dikkat çeken Gülseren, bu suçu önleyici bir takım yargısal kararların çıkmasının da mümkün olmadığını sözlerine ekledi. Uluslararası mekanizmalar bakımından daha farklı bir tablonun söz konusu olduğunu, AİHM kararlarında Türkiye açısından genellikle hem “yaşam hakkı ihlali” hem de “etkin soruşturma yürütülmediği” tespitlerinin söz konusu olduğunu aktaran Gülseren, “AİHM aynı olaylardan Türkiye’yi suçlu bulup ceza verirken, bu olay nedeniyle iç hukuktaki dosyalar zaman aşımı ya da beraat kararıyla kapatıldı. JİTEM dosyalarında olduğu gibi. Dolayısıyla biz hem ulusal hem de uluslararası mekanizmaların daha işlevli hale gelebilmesinin de mücadelesini yürütüyoruz. Bu şu anlama geliyor; iç hukukta hukuksal mücadele ile tatminkar sonuca varamıyoruz doğru; ancak biz iç hukukta mücadele vermezsek meseleleri uluslararası hukuka taşıyamayacağımız için iç hukukta etkili bir dava izlemesi ya da soruşturma takibi yapmak zorundayız. Bu anlamda başvuruların özenli ve nitelikli bir takibi gerekiyor” diye konuştu.   ‘Toplumsal mücadelenin sorunu olarak tartışılabilir’   Herkesin kaybedilme uygulamasına maruz kalma ihtimali olduğunu dile getiren Gülseren, “Burada illa herkes kaybedilir demeye çalışmıyorum ama bir kayıp sizin yakınınız olabilir, yahut birisi kaybedildiği için kendinizi ifade etmekten kaçınabilirsiniz. Örneğin; muhalif düşünceleri ileri süremeyebiliriz. Yani kendinizi gerçekleştirebilmekten kendinizi alıkoyabilirsiniz. Dolayısıyla bu suça direk maruz kalmasanız bile bunun etkileri ile karşılaşıyorsunuz. Bugün bu temel meselelerin pek çoğu için birinci dereceden canı yananlar mücadele ediyor. Bunu doğru gördüğümüz için değil ama realite bu. Örneğin gözaltında kayıplara karşı mücadele belki de en şanslı mücadelelerden biri. Sadece kaybedilenlerin yakınları değil, Cumartesi İnsanları diye tanımadığımız dayanışma kitlesi var. Biz dayanışma ve destek açısından bugün şanslı sayılabilecek bir mücadeleyi konuşuyoruz. Mesela iş cinayetleri, katliamlar ya da Suruç, 10 Ekim katliamlarında yaşamını yitirenlerin yakınları daha yalnız. Şimdi bütün bunları düşünürseniz eğer maalesef mağdur yakınlarının yalnız bırakıldıkları tablolar var. Bu toplumsal mücadelenin bir sorunu olarak tartışılabilir. Ama gözaltında kayıplar mücadelesine bugüne kadar verilen destek çok önemli ve değerli. Ama bunun daha da büyük bir destek olması da elzem” ifadelerini kullandı.   Gülseren, sözlerini şöyle sonlandırdı: “Bu vakaların ortaya çıkmış olması, toplum açısından muhalefet açısından büyük bir tehdit oluşturuyor. Bu suçun işlenmesinin önüne geçmemiz önemli bu da toplumsal mücadele ile ilgili. Tıpkı 1995’lerdeki gibi. O dönemki toplumsal mücadele bu suçun işlenmesinin önüne geçmişti, bir kere daha bu suçun işlenmesinin önüne geçebilecek bir toplumsal güce ve duyarlılığa ihtiyacımız var.”