Sözleşmenin 18’inci maddesi: Uygulansaydı birileri ‘hani erkek hakları’ demeyecekti 2021-05-24 09:01:06   Şehriban Aslan   DİYARBAKIR - Diyarbakır Barosu Kadın Hakları Merkezi avukatlarından Berivan Turan, “Madde uygulansaydı birileri ‘Madem kadın hakları var, o zaman hani erkek hakları?’ diye sormayacaktı. Çünkü bilinecekti ki kadın hakları derken kadın için ekstra hak talep etmiyoruz, sözünü ettiğimiz şey kadının asgari düzeydeki insan hakları” sözleriyle İstanbul Sözleşmesi’nin 18’inci maddesini yorumladı.   AKP'li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın imzası ile 20 Mart günü feshedilen İstanbul Sözleşmesi’nin, tamamen yürürlükten kaldırılma tarihi olarak 1 Temmuz belirlendi. Buna karşı kadınların mücadelesi devam ederken, Jin News olarak İstanbul Sözleşmesi’nin maddelerini ele aldığımız yazı dizimizin bu bölümünde 18’inci maddeye yer vereceğiz.   Madde 18’in yükümlülükleri şu şekilde:   1- Taraflar tüm mağdurları daha başka şiddet eylemlerine karşı korumak için gerekli yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır.    2- Taraflar, iç hukukları uyarınca, bu sözleşmenin 20 ve 22’nci maddelerinde belirtilen genel ve uzman destek hizmetlerine sevk de dahil olmak üzere, mağdurları ve tanıkları bu Sözleşmenin kapsadığı her türlü şiddet eylemine karşı korur ve desteklerken; yargı birimleri, savcılar, kolluk kuvvetleri, yerel ve bölgesel yönetimler dahil, ilgili tüm devlet kurumlarının yanı sıra, sivil toplum kuruluşları ve ilgili diğer kurum ve kuruluşlarla etkili bir işbirliği için uygun mekanizmaların mevcudiyetini temin etmek üzere, gerekli yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır.   3- Taraflar bu bölüm uyarınca alınan tedbirlerin:   * kadınlara karşı şiddetin ve aile içi şiddetin toplumsal cinsiyet boyutlu bir anlayışa dayalı olmasını ve mağdurun insan haklarına ve emniyetine odaklanmasını,   * mağdurlar, mağduriyete neden olanlar ve çocuklar arasındaki ilişkileri ve bu unsurların daha geniş toplumsal ortamını da göz önüne alan bütüncül bir yaklaşıma dayalı olmasını, * ikincil mağduriyetten kaçınılmasını amaçlamasını, * şiddetin kadın mağdurlarının güçlendirilmesini ve ekonomik bağımsızlığını amaçlamasını, * yerine göre çeşitli koruma ve destek sistemlerinin aynı binalarda bulunmasına imkan sağlamasını, * çocuk mağdurlar dahil, hassas konumdaki insanların spesifik ihtiyaçlarına dönük olmasını ve bu imkanların mağdurlara sağlanmasını temin edeceklerdir.   4- Söz konusu hizmetler, mağdurun şikâyette bulunarak dava açmasından veya mağduriyete neden olanlar hakkında ifade vermesinden bağımsız olarak sağlanacaktır.   5- Taraflar uluslararası hukuk uyarınca konsolosluk korumasına veya diğer tür korumaya veya desteğe hakkı olan vatandaşlarına ve diğer mağdurlara bu tür hizmetleri sağlamak üzere uygun tedbirleri alacaklardır.   İstanbul Sözleşmesi’ni, “Kadınların Anayasası” olarak nitelendiren Diyarbakır Barosu Kadın Hakları Merkezi avukatlarından Berivan Turan, 18’inci maddeyi ve fıkraları şu şekilde yorumladı:    “18’inci madde çok değerli ve geniş kapsamlı bir maddedir. Bir anlamda Sözleşme’nin özeti diyebileceğimiz ve iç hukukumuzdaki 6284 Sayılı Kanunun neredeyse tamamına tekabül eden oldukça önemli bir madde. Türkiye sözleşmenin 18’inci maddesini uyguladı mı, bunun değerlendirmesini yapmadan evvel 18’in neleri emrettiğini inceleyelim.     Kadınlara eğitimci programlar sunmayı emreder   Türkiye 8 Mart 2012 tarihinde Sözleşmenin hayata geçirilebilmesi maksadıyla 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanunu kabul etti. Peki, bu yeterli oldu mu? Az evvel de değindiğimiz üzere Sözleşme’de hüküm altına alınıp 6284 Sayılı Kanun’da yer bulamayan bazı tedbirler var. Birkaçını örneklemek isterim. Sözleşme, toplumu toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ile kadın erkek eşitliği konularında bilinçlendirmeyi, sözleşmenin içeriği ile hangi tedbirleri kapsadığı konularında kadınlara eğitici programlar sunmayı emreder. Yahut iç hukukumuzda yeri olmayan ‘suçun çocuğun gözü önünde işlenmesi’ halini Sözleşme cezayı ağırlaştırıcı sebep saymayı emreder. Bu çerçeveden baktığımızda Sözleşme’nin önemini, ne kadar iyi düşünüldüğünü ve ne kadar detaylı olduğunu görmek mümkün.   6284 mücadele ile kazanıldı   Yine Sözleşme, kadına yönelik şiddet eğiliminin ne yönde seyrettiği üzerine toplumda belirli aralıklarla anketler yapmayı emreder. Bu da benim çok değerli bulduğum tedbirlerden biridir. Zira böylesi anketler sayesinde hem halk bilinçlenmiş oluyor, hem toplumda sözleşmenin içeriğine dair merak uyanmış oluyor, hem şiddetin ne yönde seyrettiği konusu sürekli gündemde kalmış oluyor hem de halkın toplumsal meselelere karşı daha duyarlı hale gelmesi sağlanıyor. Sonuç olarak 6284 Sayılı Kanun’un Sözleşme’ye nazaran bazı hususlarda eksik kaldığını görebiliyoruz. Ancak yine de 6284 Sayılı Kanun, Türkiye’de uzun yıllar boyunca verilmiş kadın mücadelesi sonucunda elde edilen ve büyük önem taşıyan bir kazanımdır.   Gizli tanıklık müessesesine yer verilmesi gerekirdi   Maddenin fıkralarında ‘Tanıkları her türlü şiddet eylemine karşı koru’ der. İç hukukumuzda Ceza Muhakemeleri Kanunu’nda gizli tanıklığa yer verilmiştir ancak Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda gizli tanıklık müessesesine yer verilmemiştir. Oysa kadına yönelik şiddet vakasına tanıklık etmiş ve şiddet uygulayandan çekindiği için duyarlı bir vatandaş gizli tanıklık yapmak isteyebilir ve iç hukukumuzdaki bu hatalı düzenlemeden dolayı kadının can güvenliği riski pahasına tanıklık etmeye çekinebilir. Bu nedenle her ne kadar HMK’da yer almasa da 6284 Sayılı Kanun’da gizli tanıklık müessesesine yer verilmesi gerekirdi.   STK’larla etkin işbirliği sağlanmıyor   Ayrıca fıkra STK’lar ile işbirliği sağlamayı emreder ve 6284 Sayılı Kanun’un 16’ncı maddesi kurumlar arası koordinasyon ve kamu görevlilerinin toplumsal cinsiyet konusunda eğitime tabi tutulması hususlarına değinerek iç hukukumuzda yerini bulur. Ancak iç hukukta düzenlenmesine rağmen bu maddenin de uygulamasının olmadığını söyleyebiliriz. Zira örneğin baroların kadın hakları merkezilerince mahkemeye katılma talebi başvurusunda bulunduğumuzda, mahkemenin suçtan doğrudan zarar gören olmadığımız gerekçesiyle talebi reddettiğine tanık oluyoruz. Yine özellikle Kürt kadın aktivistleri ve kurumları başta olmak üzere, kadına yönelik şiddet konusunda faaliyet yürütenlerin engellendiğine, kadın aktivistlerin sistematik yargısal tacize maruz kaldıklarına ve kriminalize edildiğine tanık oluyoruz. Bu anlamda ne yazık ki STK’larla etkin bir işbirliği sağlanmadığını, aksine STK’ların çalışmalarına set çekildiğini söylememiz mümkün.   Mağdurun insan haklarına odaklanılmıyor   Maddenin 3’üncü fıkrasının iç hukukumuzdaki karşılığına bakacak olursak; 6284 Sayılı Kanun’un amaç ve tanımlar kısımlarında şiddetin toplumsal cinsiyet boyutlu olduğu ve mağdurun insan haklarının esas alınması gerektiğine değinilir. Ancak uygulamada tam karşılığını bulduğundan bahsetmek biraz zordur. Örneğin mahkemeden önleyici tedbir kararı talep ettiğimizde, ne yazık ki şiddet uygulayanın lekelenmeme hakkı mağdurun yaşam hakkından üstte tutulduğu için talebimiz reddedilebiliyor. Yani mağdurun insan haklarına odaklanılmıyor.   Kadın sırf kadın olduğu için öldürülüyor   Şiddetin toplumsal cinsiyet boyutlu olduğunun yalnızca kanun maddesi olarak kaldığını da söylememiz mümkün. Zira en basitinden daha geçen ay İçişleri Bakanlığınca kadın cinayetlerinin yanında, erkek cinayetleri adıyla bir başka istatistik daha açıklandı. Bakanlıkça erkek cinayeti diye bir kavramın kullanılması dahi Türkiye’de bu anlamda durumun ne kadar vahim olduğunun ve Devletin, uygulamadığı tedbirler karşısında sorumsuzluğuna kılıf uydurmaya çalıştığının göstergesidir. Zira erkeği de öldüren yine erkektir. Ayrıca katledilen kadın olsun erkek olsun, ikisi de insan öldürme suçuna karşılık gelir. Ancak bizim özellikle kadın cinayetleri diye vurgulama nedenimiz, kadının herhangi bir sebepten dolayı değil sırf kadın olduğu için öldürülüyor olmasıdır.   Kadınlar maddelerin aksine sürekli mağdur ediliyor   Yine 3’üncü fıkra ‘Kadının ikincil mağduriyetinden kaçın’ der. Uygulamada bu hususta da sorun yaşamaktayız. Zira örnekleyecek olursak; kadın, duruşma salonunda şiddet uygulayanla karşı karşıya gelmek istemeyebilir, bu durumda mağdurun elektronik imkânlarla duruşmaya bağlanmasının sağlanması gerekir. Aksi yeniden mağduriyet yaratır. Yahut kadın adli yardım başvurusunda bulunuyorsa mahkeme ‘Senin avukata verecek paran varsa, mahkeme masraflarını ödeyecek paran da vardır’ gibi absürt bir bahaneyle talebi reddederek kadını bir daha mağdur etmektedir. Oysa kadınların Türkiye’de ne kadar zor şartlar altında ayakta kalmaya çalıştıklarını bilmeyenimiz yoktur. Yine yargılamanın kapalı olması müessesesi de istek durumunda sağlanmalıdır ancak bu hususta da mahkemeler yetersiz kalmaktadır. Kolluk başvurucu kadını barışmaya ikna edip arabuluculuk sıfatını üstlenmemelidir, zira bu da kadına ikincil bir mağduriyet yaşatmaktadır. Ya da duruşmalarda hakimce ve üstüne üstlük sert bir üslupla kadına defaatle mağduru olduğu olay anlatılmamalı, kadının önceki hayatı mevzu bahis yapılmamalıdır. Aksi halde kadında yeniden travmaya neden olunabilecektir.   ‘Kadına iş imkanı sağlanmıyor’   3’üncü fıkra ayrıca kadın mağdurları güçlendirmeyi ve ekonomik bağımsızlıklarını sağlamayı emreder. Bunun 6284 Sayılı Kanun’da geçici maddi destek, nafaka, genel sağlık sigortası, harçlardan muafiyet, kadına iş imkanı sağlanması gibi pek çok başlıkla düzenlendiğini biliyoruz. Ancak kanunun emrine rağmen ben şahsen hiçbir kadına iş imkanı sağlandığına şahit olmadık. Yahut abartıldığı gibi nafaka hususunda büyük rakamlara hükmedildiğine tanık olmadık. Yeri gelmişken Baromuz Kadın Hakları Merkezince bu yıl Mart ayında bir nafaka raporu yayınlandığını hatırlatmak isterim. Bahsini ettiğim rapor, yüzlerce dava dosyasının incelenmesi sonucu Türkiye’de nafakaya ilişkin hazırlanmış en kapsamlı belgedir. Bu bağlamda nafakaya ilişkin olumsuz söylemlerde bulunanların raporu incelemesini ve tablonun hiç de abartıldığı gibi olmadığını görmelerini tavsiye ederim.   ‘İstihdam tedbirleri alınmalıdır’   3’üncü fıkranın bir diğer emri; yerine göre koruma ve destek birimlerinin aynı binada olabileceğidir. Bunun 6284 Sayılı Kanun’da karşılığı olmamakla beraber uygulaması da bulunmamaktadır. Örneğin konut desteği alan ve kimlik bilgileri gizli bir kadın, yeni bir şikayet için kolluğa gitmemeli veya psikolojik destek alması gerekiyor ise kadın evden çıkmak zorunda kalmadan bu destekten online olarak vs. yollarla faydalanabilmeli. Ancak ne yazık ki ülkemizde tablo bu şekilde değil. Son olarak hassas konumdaki mağdurların spesifik ihtiyaçlarını karşılamayı emreder. Hassas konumdaki mağdur örneğin çocuk görme engelli olabilir, eşcinsel olabilir, Kürt olabilir. Ancak uygulamada örnek olarak sığınaktaki şiddet mağduru bir kadının örneklediğimiz gibi spesifik ihtiyaçları varsa sığınağın bu şartlara elverişli olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.  Bu kapsamda eğer görme engelli bir mağdur varsa sistemin ona göre düzenlenmesi ya da kurumlarda Kürtçeyi de bilen kamu görevlilerinin istihdam edilmesi gibi tedbirler devletçe alınabilir.   Mahkeme bizi epey zorlamaktadır   Maddenin 4’üncü bendine baktığımızda 6284 Sayılı Kanun’da karşılığı var ise de uygulamada maalesef sorunlar yaşıyoruz. Örneğin önleyici tedbir kararı talep ettiğimizde mahkeme bizden ‘Daha önce bu konuda bir şikayetiniz oldu mu?’ gibi sorular yönelterek delil ve belge sunmamızı şart koşuyor. Oysa bu konuda Sözleşme şikayet aranmayacağını emrettiği gibi 6284 Sayılı Kanun’da da şiddet uygulama ihtimalinin varlığı dahi tedbir için yeterli sayılmaktadır. Ancak mahkemeler bu anlamda bizleri epey zorlamaktadır.   5’inci bende baktığımızda konsolosluklarda vatandaşlara koruma sunmayı emreder ancak ne yazık ki bunun da uygulaması yok, zira konsolosluklar derdimizin ne olduğunu dinlemekten bile çoğu zaman geri kalıyor. Kaldı ki bunu yapmaları zor görünüyor.   Madde uygulansaydı…   Diğer maddeler gibi Sözleşme’nin 18’inci maddesi de ne yazık ki layıkıyla uygulanmadı. Ancak uygulansaydı bugün fesih girişimine tüm ülke karşı çıkacaktı. Sözleşme’nin eksikliğinin nelere mal olacağı bilinecekti. Elbette yalnızca Madde 18 yeterli olmaz, kadına yönelik şiddetin son bulması için devletçe bütüncül politikalar izlenmesi gerekir. Bu anlamda Sözleşme oldukça değerli. Ancak Sözleşme’nin yalnızca 18’inci maddesi dahi uygulansaydı, bugün kadına yönelik şiddet vakalarında epey düşüş olacaktı diyebiliriz. Kadının adli yardım talebi kabul edilecek ve hak arama özgürlüğü ile mahkemeye erişim hakkı sağlanacaktı. Davaya katılma taleplerimiz kabul edilecek ve STK’lar ile işbirliği sağlanıp daha bütüncül politikalar geliştirilebilecekti.   Bu haklar kadının insan olduğundan sahip olması gereken haklar   Toplum kadına karşı şiddet, kadının sırf kadın olmasından kaynaklı maruz kaldığını anlayabilecekti. Ve kadının temel insan haklarını güvence altına alan sözleşmenin emirleri, ayrımcılık olarak anlaşılmayacaktı. Birileri ‘Madem kadın hakları var, o zaman hani erkek hakları?’ diye sormayacaktı. Çünkü bilinecekti ki kadın hakları derken kadın için ekstra hak talep etmiyoruz, sözünü ettiğimiz şey kadının asgari düzeydeki insan hakları. Yani kadının kadın olduğu için değil insan olduğu için sahip olması gereken haklar. Madde uygulansa kadınlar istihdam edilecekti. Böylelikle sırf ekonomik olarak şiddet uygulayana tabi olduğundan onunla yaşamaya devam etmek mecburiyetinde kalmayacaktı, ayakları üzerinde durabilecekti. Kadının beyanı esas alınacak, şikayet aranmaksızın mahkemece; kadına yönelik şiddetin ehemmiyeti ve ciddiyetinin farkında olunarak tedbir kararlarına hükmedilebilecekti.   Sözün özü Türkiye bugün daha güzel ve yaşanabilir bir ülke olacaktı. Yani iç hukukumuzda her ne kadar 6284 Sayılı Kanun gibi çok kıymetli bir yasal düzenleme olsa dahi, İstanbul Sözleşmesi’nin de çok hayati ve elzem olduğunu unutmamak gerekir.”