İşkenceye Karşı Mücadele Günü’ne ilişkin açıklama 2021-06-26 13:35:08   DİYARBAKIR - İşkenceye Karşı Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü olması nedeniyle açıklama yapan sivil toplum örgütleri, yaşanan hak ihlalleri ve kötü muamelelere dikkat çekerek, taleplerini sıraladı.   Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Temsilciliği, İnsan Hakları Derneği  (İHD) Şubesi ve Diyarbakır Tabip Odası, 26 Haziran İşkenceye Karşı Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü olması dolayısıyla ortak açıklama yaptı. Koşuyolu Parkı’nda bulunan İnsan Hakları Anıtı önünde yapılan açıklamaya insan hakları savunucuları da katıldı.   Sivil toplum örgütleri adına hazırlanan metni Diyarbakır Tabip Odası Başkanı Elif Turan okudu. Elif, Türkiye’de işkencenin Cumhuriyet tarihi boyunca sistematik bir şekilde bir devlet pratiği olarak sürdürüldüğünü söyleyerek, yurttaşların katıldıkları barışçıl toplanma ve gösterilere yönelik müdahalelerde sokak ve açık alanlarda kolluk kuvvetleri tarafından işkenceye uğramasının çok farklı boyutlara geldiğini dile getirdi.   ‘Kötü muamele en çok cezaevlerinde yaşanıyor’   Bu durumun “cezasızlık politikası”ndan kaynaklandığını dile getiren Elif, yıl boyunca demokratik bir toplumun temelini oluşturan ve Anayasa tarafından da teminat altına alınmış olan toplanma ve gösteri yapma özgürlüklerini kullanmak isteyenlerin polis şiddetine maruz kaldığını vurguladı. Elif, işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarının her açıdan yoğun olarak yaşandığı cezaevlerinin ise Covid-19 salgını ile birlikte ülkenin yaşamsal açıdan en riskli mekânları haline geldiğini kaydetti. Elif, Adalet Bakanlığı tarafından salgın gerekçe gösterilerek alınan önlemlerle hapishanelerde tutsakların zaten kısıtlanmış olan haklarının daha da kısıtlanarak işkence ve diğer kötü muamele boyuna varan yeni bir “normal” yaratıldığını belirtti.    Elif, işkenceyi önleme ve durdurma yükümlülüğünün devlete ait olduğunun altını çizerek mücadelelerini sürdürmeye devam edeceklerini belirtti. Elif, bu konudaki taleplerini ise şöyle sıraladı:    “* İşkencenin ülkemizde bu boyutta olmasının en temel nedeni işkence yasağının mutlak niteliği ile bağdaşmayan çok ciddi bir cezasızlık kültürünün varlığıdır. Her şeyden önce sıradan bir kural haline getirilmeye çalışılan cezasızlık politikalarına son verilmelidir.   * Her düzeyde yetkililer işkenceyi ve işkenceciyi öven, teşvik eden söylemlerden vazgeçmeli, uluslararası mekanizmaların tavsiyeleri doğrultusunda işkence uygulamaları kamuya açık bir şekilde kesin olarak kınanmalıdır.    * Gözaltı koşullarında usul güvenceleri eksiksiz olarak uygulanmalıdır.   * Gözaltı süreleri kısaltılmalıdır.   * Mevcut Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) kaldırılmalı, OPCAT (BM İşkenceyle Mücadele Sözleşmesi) ve Paris İlkelerine uygun tümüyle bağımsız bir ulusal önleme mekanizması oluşturulmalıdır.   * İşkencenin belgelenmesi ve raporlandırılması bir BM belgesi olan ‘İstanbul Protokolü’ ilkelerine göre yapılmalıdır.   * İşkenceye ilişkin iddialar hızlı, etkin, tarafsız bir şekilde soruşturulmalı, bağımsız heyetlerce araştırılmalı, adli yargılama süreçlerinin her aşamasında uluslararası etik ve hukuk kurallarına uygun davranılmalıdır. Ancak şunu da hatırlatmak isteriz ki, insanlık onuruna sahip çıkmak ve işkenceyi önlemek aynı zamanda tüm toplumun da sorumluluğudur. İnsan ve yurttaş olmak için, bizi toplum yapan müşterek bağı korumak için işkencenin yol açtığı acıları görmek ve dayanışmayı büyütmek zorundayız.”