İnsan Hakları Haftası açıklamasında tecrit vurgusu 2021-12-10 13:45:10     DİYARBAKIR - Diyarbakır’da TİHV, İHD, Diyarbakır Barosu ve Diyarbakır Tabip Odası’nın İnsan Hakları Haftası dolayısı ile yaptığı açıklamada, insan haklarının ağır tehdit altında olduğu belirtilerek, İmralı başta olmak üzere cezaevlerindeki tecrit uygulamalarının BM Mandela Kuralları'na, CPT tavsiyelerine ve 5275 sayılı İnfaz Kanunu’na aykırı olduğu belirtildi.    Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Diyarbakır Temsilciliği, İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi, Diyarbakır Barosu ve Diyarbakır Tabip Odası 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası etkinlikleri kapsamında Koşuyolu Parkı İnsan Hakları Anıtı önünde ortak basın açıklaması gerçekleştirdi. “İnsan Haklarıyla İnsandır” pankartının açıldığı açıklamada basın metnini İHD Diyarbakır Şube Başkanı Abdullah Zeytun okudu.   Demokrasinin ve insan haklarının, ağır tehditler altında olduğu ve bu değerlerin neredeyse hiçleştirildiği zor bir dönemden geçildiğini belirten Abdullah, özellikle son 6 yılı kapsayan silahlı çatışma ortamında ağır hak ihlalleri yaşandığını belirtti. Abdullah, ağır hak ihlalleri gerçeği karşısında çözümün yeniden bir barış sürecinin inşası olduğunu ifade etti.   'Demokratik çözümde ısrar ediyoruz'   Abdullah, açıklamanın devamında şöyle dedi: “Kürt sorununun, demokratik müzakere ve diyalog mekanizmaları ile çözülmesi yönündeki çabamızda ısrar ediyor, barış hakkını savunmaya devam ediyoruz. Türkiye’nin insan hakları ve demokrasi sorununun en büyük halkası olan Kürt meselesinde geniş katılımlı, toplumsal uzlaşı ve barış arzusuna dayanan bir çözüm sağlanmalı ve toplumun barış hakkı sağlanmalıdır. Kürt meselesi, Kürt halkının haklarının tanınması ve özgürlüklerinin korunmasının yanı sıra; Türkiye’deki tüm insanların doğrudan veya dolaylı sosyo-politik, kültürel, ekonomik ve birçok temel hakkını da etkilemektedir. Bu sebeple toplumun tüm kesimleri tarafından da sahiplenilmeli, hak ve özgürlükleri tanıyan, adalet temelli yeni bir toplumsal sözleşme kurulmalıdır.   Barış için yıllarca mücadele eden annelere ceza verildi   OHAL uygulamaları fiili olarak devam ediyor, etkileri ve ağır sonuçları toplumsal hayatımızda derinlemesine hissedilmektedir. Temel hak ve özgürlükler, iktidarın otoriter politikaları ve siyasi vesayet altına girmiş yargının kararlarıyla adeta yok edilmeye çalışılmaktadır. Şiddet ve baskıya dayalı yöntemler ve politikalar uygulandıkça birçok alanda ihlallerin arttığı gözlemlenmektedir. Muhalif kesimlere yönelik, özellikle Kürt siyasetçi ve hak savunucularına yönelik baskı politikaları hız kesmeden devam etmektedir. Soruşturma, kovuşturma, yargılama sonucu beraat veya takipsizlik kararına rağmen eğitimciler kamu görevlerinden ihraç edilmiş, barış için yıllardır mücadele eden annelere ceza verildi. HDP’ye açılan kapatma davası bu politikanın son halkası olmuştur.   Tecrit infaz kurallarına aykırıdır   Sağlık hakkı; en temel hak olan yaşama hakkının güvencesidir; bu hak kapsamında hasta kişilerin tedavi görmelerinin engellenmesi yaşam hakkına doğrudan müdahaledir. Mahpusların sağlık ve tedavi görme hakları ise, İHD Merkezi Hapishaneler Komisyonu’nun 2021 yılı verilerine göre en az 604 ağır olmak üzere 1605 hasta mahpus bu haklardan yoksun şekilde hapishanede tutulmaktadır. Hasta mahpusların nitelikli sağlık hizmetine erişim hakları devlet tarafından ihlal edilmekte ve hapishane süreci mahpuslar açısından sürekli bir işkenceye dönmektedir. Hasta mahpuslar, hapishaneye konulma gerekçeleri ve yargılandıkları kanun maddelerine bakılmaksızın derhal serbest bırakılmalı; tedavileri bir an önce gerçekleştirilmelidir. Son günlerde kamuoyuna yansıdığı üzere, sağlık durumu endişe verici seviyeye gelen Kandıra Kadın Kapalı Hapishanesinde kalan Aysel Tuğluk şahsında tüm hasta mahpusların serbest bırakılarak tedavilerinin gerçekleştirilmesini talep ediyoruz. Hapishanelerle ilgili bir diğer önemli ihlal konusu ise, İmralı Yüksek Güvenlikli F Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunan PKK Lideri Abdullah Öcalan’a ve diğer 3 siyasi mahpusa yönelik tecrit uygulamalarıdır. Hapishanelerdeki tecrit başta olmak üzere meydana gelen kategorik hak ihlalleri BM Mandela Kuralarına, CPT tavsiyelerine ve 5275 sayılı İnfaz Kanunu’na aykırıdır.   Anadilde eğitime geçilmelidir   Dil hakkı, temel bir insan hakkıdır. İnsanların doğdukları veya sonradan edinmiş olsalar bile önceki nesillerden miras kalan dillerine sahip çıkma, onları yaşatma ve hayatın her alanında kullanma hakları engellenemez. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde de bir hak olarak tanımlanan anadilde eğitim hakkının engellenmesinin ayrıca pedogojik ve psikolojik sorunlara yol açtığı da bilinmektedir. Çocukların eğitim hakkından tam olarak yararlanması için ana dili temelli çok dilli eğitime geçilmelidir.   Mülteciler karşı yaklaşım modern kölelik halini aldı   Mültecilerin mevcut durumları özellikle son yıllarda devletin yanlış iç ve dış politikaları sebebiyle toplumsal bir probleme dönüşmüş. Hukuken mülteci bile sayılmayan göçmenler ile vatandaşlar arasında çatışmalara varacak raddeye ulaşmış ve mültecilerin yaşam hakları başta olmak üzere sağlık, eğitim, iş yaşamına katılım koşulları endişe verici hale gelmiştir. Mültecilerin özellikle iş yaşamında düşük ücretlerle kayıt dışı ve sigortasız istihdam edilmeleri, bir tür modern kölelik halini almıştır. Herhangi bir itirazda çeşitli baskı ve tehditlerle karşılaşan mülteciler aynı zamanda toplum yaşamının dışına itilerek sağlıksız koşullarda barınmak zorunda kalmış ve özellikle mülteci çocuklarının eğitim hakları son derece yetersiz ve niteliksiz, çoğu zaman yalnızca Türkçe’nin öğretildiği seviyede kalmıştır. Oysaki çeşitli zorlayıcı sebeplerle ülkelerini terk etmek zorunda kalan mültecilerin geçici veya kalıcı olarak yurt edindikleri ülkeler en başta asgari temel haklarını sağlamalı ve onları yerleşik halka karşı korumalıdır.   İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek kabul edilemez   Bu zorluklar günlük yaşamda devam ederken İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması kabul edilemez bir geriye gidiştir. Türkiye İstanbul Sözleşmesi’ne tekrar taraf olmalı ve Sözleşme doğrultusunda çıkarılan 6284 sayılı yasa etkin bir şekilde uygulanmalıdır. Kadın cinayetlerinde ceza yargısının önleyici etkisi, failleri özendirir derecede işlevsiz hale getirilmemelidir. Hiçbir toplumsal norm, töre veya gelenek kadına yönelik şiddeti aklayamaz; namus cinayeti olarak adlandırılan ve kadın cinayetlerine adeta toplumsal bir kılıf olarak giydirilen cinayetler devletin gücüyle önlenebilir, kamu gücü bu konuda üzerine düşen sorumluluğunu yerine getirmelidir. Kadınların iş yaşamına katılımları önündeki engeller kaldırılmalı ve cam tavan etkisi denen, kadınların iş yaşamında yükselmesi önündeki açıkça görünmeyen engeller kaldırılmalıdır. Ayrıca kadınların iş yerlerinde taciz boyutuna varan mobbingle karşılaştıkları birçok istatistik verisiyle tespit edilmiş bir durumdur. Bu kapsamda kadınların iş yaşamına katılımını teşvik edici girişimlerde bulunulmalı ve toplumsal cinsiyet eşitliği dikkate alınarak tekrar düzenlenmelidir.   Çocuk cezaevleri derhal kapatılmalıdır   Öncelikle çocuk cezaevleri derhal kapatılmalıdır. Çocuk haklarının bariz bir ihlali olan bu uygulamaya son verilmeli ve mahpus çocuklar topluma kazandırılmalıdır. Çocuk ceza hukuku kapsamında, çocuğu temel alan uygulamalar güçlendirilmeli ve kalıcılaştırılmalıdır. Bu konuda devletin tüm idari ve adli organları, ayrıca STK’ler koordine bir şekilde çalışmalıdır.   Her koşul altında dil, din, ırk, milliyet, cinsiyet, etnik ve kültürel farklılık ayrımı yapmadan BM Evrensel Beyannamesi’ne taraf ülkelerin, yükümlülüklerini yerine getirmeye davet ediyor, yaşam hakkının kutsal olduğu vurgusunda bulunarak özgürlüklerle dolu, insan onuruna uygun bir yaşam temenni ediyoruz.”