Roboskî’de kimsenin acısı kimseden ‘büyük’ değil 2021-12-27 09:02:51     Habibe Eren   ŞIRNAK - Tarihler ve sayılar birbiri ardına denkleşiyor. Van’da 1943, Roboskî’de 2011. Aradan yıllar geçse de hepsi birbirinin yerini alıyor ancak hiçbir acı unutulmuyor.  Roboskî’de katliamdan sonra yaşamını yitiren 34’ler, çocuklara verilen isimlerle yaşatılıyor. Sadece kendi acısına yas tutmayan Roboskîliler, “Eğer ki Roboskî’de adalet yerini bulsaydı, bu katliamlar olmayacaktı. Taybet Anayı gördüğümüzde kendi acımızı unuttuk” diyor.    “Vurulmuşum Dağların kuytuluk bir boğazında Vakitlerden bir sabah namazında Yatarım Kanlı, upuzun… Vurulmuşum Düşüm, gecelerden kara Bir hayra yoranım çıkmaz Canım alırlar ecelsiz Sığdıramam kitaplara Şifre buyurmuş bir paşa Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız"   Bu satırlar Ahmet Arif'in 33 kurşun şiirinden. Ahmet Arif'e bu şiiri yazdıransa 33 kürdün devlet tarafından katledilmesi. Dersim, Zilan katliamlarının acısı taptazeyken 1943 yılının Temmuz ayında Van’ın Özalp ilçesinde sınırı geçtiği için 33 kişi, 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emriyle Seyfo Deresi’ne götürülür elleri ve gözleri bağlı şekilde kurşuna dizilir ve gömülmeden kurdun ve kuşun yemesi beklenir. Bu şiire konu olan katliam yaklaşık 70 yıl sonra yoksul bir sınır köyünde tüm çıplaklığı ile tekrar yaşandı. Ancak bu sefer kurşunun yerini savaş uçakları almıştı. 33, 34 olmuştu... Heraklitos'un meşhur bir sözü var: “Aynı nehirde iki kere yıkanmaz” diye. Heraklitos bu sözünde değişimden bahseder, hiç bir şeyin aynı kalmayacağına vurgu yapar. Değişmeyen hiç bir şey yoktur. İkinci kez ne nehir aynı nehirdir, ne insan ne de zaman… Ancak söz konusu Kürtler olunca muktedirler tarafından uygulanan zulmün değişmediğini görüyoruz. Kaderin rotasını kıran, yönünü değiştiren ise tüm zalimliğe karşı ortaya konan Kürt’ün 7'den 70'e verdiği mücadele oluyor.    Aralık ayı hüznü ve başka bir şeyi de yüzümüze çarpar    Aralık ayı kışın tüm heybetini ve sessizliği içinde başka bir şeyi de yüzümüze çarpar. Roboskî, 19 Aralık Katliamı, Taybet Ana’nın katledilmesi, Maraş katliamı, Erdal Eren'in idam edilmesi... Her Aralık ayında öfkemiz ve hafızamız bir kez daha canlanıyor. Ne kadar zaman geçse de yaşananlar ilk günkü gibi bir öfke ve acı bırakıyor. Aralık'ı Roboskî'de görmek tabi çok daha hüzünlü.    Katliamın 10’uncu yılında Roboskî’ye gitmek için Cizre'den yol alıyoruz. 3-4 saatlik bir yolculuğun sonunda Roboskî’ye varıyoruz. Yol boyunca Kürtçe klamlar ve yağan kar arasında Türkçe adıyla Gülyazı Köyü’ne varıyoruz. Köyün girişinde “Roboskî Şehitliği”ni gösteren bir tabela karşılıyor bizi. Dört tarafı dağlarla çevrilmiş bu köyün hemen ilerisi Irak sınırı. Roboskî Katliamı’na kadar "sınır ticareti" ile geçinmek zorunda olan köy halkı, 2011'den bu yana hayvancılık ve köyde kurulan kömür madeninde çalışarak geçimini sağlıyor. Köyün gençleri ise yazın metropollere giderek ailesine katkıda bulunuyor.    Bir iki litre mazot, sigara, çay ve şeker karşılığında en fazla 50 TL için sınırın ötesini arşınladıklarını söyleyen köy halkı devletin soygun, vurgun ve yolsuzluklarına dikkat çekiyor. "Yapacak başka hiç bir şeyimiz yok hadi bakın bu köyde ne yapabilirsiniz! Bizler en fazla 50 TL kazanıyorduk. Kimsenin parasını, malını yemedik, çalmadık.”   Her ev 28 Aralık’a götürüyor   Roboskî'de her ev, sizi alıp 28 Aralık 2011'e götürüyor. Şarkılara, şiirlere ağıtlarla dilden dile yayılan hikâyeler acılar ve her bir fotoğraf karesi 28 Aralık'ta durmuş. Her evin duvarının bir köşesinde katledilenlerin toplu fotoğraflarının bulunduğu bir çerçeve, kimi evlerde sarı kırmızı yeşil boncuklarla bezenmiş "unutursak kalbimiz kurusun" yazılı el işlemeleri... En ufak bir hatıra ve anı, her evde canlı tutulmaya çalışılmış. Hepsinin farklı hayalleri, amaçları gülüşleri var ama ortak bir kaderde buluşuyor yaşam çizgileri. Bu köyde kimsenin acısı kimseden büyük değil, çünkü bütün yürekler aynı acıyla kül oluyor. Hepsi birbirine ağlıyor. Katliamdan sonra yaşamını yitiren çocuklara verilen isimlerle yaşatılıyor 34’ler. Giydikleri son elbiseler, yedikleri son yemekler, sınıra gitmeden önce vedalaşırken kurdukları son sözler “bir mıh” gibi herkesin aklında. O sonlar her sene daha da büyüyerek bir romana dönüşüyor.    Sınırı iki yakasında birbirine bakan cenazeler   Evine misafir olduğumuz herkes gülen gözlerle misafirperverlikle karşılıyor bizi. Hemen sofraya oturtuyor en güzel yiyeceklerini, gülüşlerini paylaşıyor bizimle. Katliamda 17 yaşındaki oğlu Serhat Encü'yü yitiren anne ve babası Abdullah ve Halime'nin evine konuk oluyoruz. Kaçak çay, kuru üzüm ve ceviz burada vazgeçilmez ikramlardan oluyor. Özellikle yaşı itibarıyla geçmişi soruyorum Abdullah amcaya. Başlıyor anlatmaya: "Benim dedemin dedesi bile bu işi yapıyordu. Biz 100 yıldan fazladır bu işi yapıyoruz. Geçmişte Irak tarafından sınırı geçmeyelim diye açılan ateş sonucu katledilenler oldu, yaralananlar oldu ancak bu denli bir katliam hiç bir zaman yaşanmadı.” Abdullah amcanın babası da 1979 yılında Irak sınırından açılan ateşle katledilmiş, Zaxo'ya gömülmüş ancak mezarını hiç görmemişler.   ‘Bombardıman sırasında 7’si el ele vermişti’   Abdullah amcaya katliamın yıllardır gelip gittikleri karşı sınırda nasıl yankı bulduğunu soruyorum. Irak'tan, Zaxo’dan, Halepçe'den, birçok köyden taziyelerine onlarca kişinin geldiğini söylüyor. Katliamdan sonra düğün ve eğlencelerinin olmadığını belirten Abdullah, “Her günümüz sanki o gün yaşanmış gibi. Hiçbir zaman acımızı unutmadık ve unutmayacağız. Katliamın olduğu yere gittiğimde çocuklarımız ve katırları paramparça olmuştu. Ayakkabılarının her biri bir yerdeydi. Sonra cenazelerin hepsini getirip yan yana sıraladık. Cenazeleri getirdiğimizde 7 çocuk bombardımandan kurtulmak için bir kayanın altına saklanmıştı. Bombardıman sırasında 7’si el ele vererek yaşamını yitirmiş. Çocuklarımızı neden öldürdüler” diye soruyor.    ‘Taybet Anayı gördüğümüzde kendi acımızı unuttuk’   Abdullah, Roboskî’den sonra birçok katliam yaşandığını, Cizre’de Taybet Ana’nın cenazesinin 7 gün sokak ortasında kaldığını ve yüzlerce insanın bodrumda katledildiğini anımsatıyor: “Onları her duyduğumuzda Roboskî aklımıza geliyordu. Eğer ki Roboskî’de adalet yerini bulsaydı, bu katliamlar olmayacaktı. Taybet Ana’yı gördüğümüzde kendi acımızı unuttuk.”   ‘Diyarbakır Zindanı’na götüreceğiz!’   Halime Encü de Zêviya (Tarlabaşı) Köyü’nden. Abdullah ile evlendikten sonra Roboskî'ye geliyor. Babası çığ altında kalan Halime, evlendiğinde evleri olmadığı için çadırda kaldığını anlatıyor. Engelli bir çocuğu doğan Halime, adını Zindan koyuyor. Dedim ya Heraklitos’un deyişi burada çok karşılık görmüyor. 2,5 yaşına gelince Zindan kar altında kalarak yaşamını yitiriyor. Serhat ise yıllar sonra Roboskî'de katlediliyor.    Burada herkesin devletle olan hikayesi 2011'de başlamıyor aslında. Direniş çok daha eski. Halime, koruculuk dayatmasına maruz kaldıklarını, karakolda işkence gördüklerini ve 80’lerin meşhur işkence merkezi Diyarbakır Cezaevi ile tehdit edildiklerini söylüyor. Diyarbakır-Uludere arası 400 km ancak işkencenin “namı” buraya kadar yayılmış. Halime "İşkence yaparken ‘sizi Diyarbakır Zindanı’na götüreceğiz’ diyorlardı. Sonra bu köye göç ettik” diye konuşuyor.    Sınırın sıfır noktasında her şey birbirine çok yakın   Katliam, baskı ve direniş burada da bitmiyor. Serhat katledildikten sonra oğulları Veli Encü tutuklanıyor. Evlerinde misafir ettikleri iki kişinin Veli’nin ismini vermesi ve yalan beyanda bulunması nedeniyle Veli'ye 5 yıl hapis cezası veriliyor. 3 yıldır cezaevinde olan Veli’nin Rozerin, Raperin ve Rojbin isimli üç kızı var. Rozerin, Veli tutuklandığında 2 aylıkmış ve babasını yalnızca cezaevi görüşünde görebiliyor. Halime, Veli’nin Samsun Cezaevi’ne sürgün edildiğini ve iki yıldır göremediklerini belirtti. Sınırın sıfır noktasında her şey birbirine çok yakın bir o kadar da uzak…   Katliam olduğunda çocuk olan ve şimdi birer yetişkin olan gençler de o dönem okulda tüm sıraların boş kaldığını ve katliamın kendilerini derinden yaraladığını anlatıyor. O dönem 15 yaşında olan ve katliamda yakınını kaybeden Bedirhan, Roboskî’den önce de sisteme karşı çıktıklarını ancak Roboskî sonrası devletin kendileri için “eşkıya” gibi göründüğünü belirtiyor.   Roboskî’de herkesin son sözü “Roboskî’ye adalet gelmezse hiçbir yere gelmeyecek” oluyor.