Tabaktakileri değiştirerek dünyayı değiştirmek mümkün! 2022-01-01 09:18:12   Marta Sömek   İSTANBUL - Hayvanların özgürlüğünü savunan etik vegan felsefesi, tüm sömürü, istismar, işkence ve katliama karşı “Neden vegan olunmalı” sorusuna bir cevap niteliği barındırıyor. Veganlık tabakta “yemek” olarak sunulan hayvanların yaşam hakkını savunmaktan çok daha fazlası olsa da, tabaktakileri değiştirerek dünyayı değiştirmek mümkün.   Dünyanın her yerinde sömürülen, şiddete, istismara ve işkenceye maruz bırakılan hayvanlar için özgürlüğü savunan etik vegan felsefesi ve “Neden vegan olunmalı” sorusuna dair bir derleme sunuyoruz.   Vejetaryen sözcüğünün ilk ve son hecelerinden elde edilen “vegan” sözcüğü, TheVeganSociety’nin kurucularından Donald Watson tarafından 20’nci yüzyılda literatüre kazandırıldı. Bugün de dünya çapında yaygın olarak kabul gören veganlık, hayvanların gıda, giyim ya da başka amaçlarla maruz kaldıkları sömürü ve zulmün her türlüsünden kaçınan ve hayvanlar ile çevrenin yararına, hayvan kullanımı içermeyen alternatiflerin geliştirilmesini, kullanımını destekleyen bir felsefe ve yaşam biçimidir. Zaman zaman halen vejetaryenlik ile karıştırılan veganlık, yalnızca bir beslenme biçimi değil, insan-hayvan-doğa ilişkisini adalet ve eşitlik temelli konumlandıran, güçlü bir felsefi altyapısı olan bir kavram ve yaşam biçimidir.   Etik vegan felsefesi   Hayvanların özgürlüğünü temel alan “etik vegan felsefesi”ni ve yaşam tarzını benimseyenler, insan merkezci ve faydacı yaklaşımlara karşı çıkarak tamamen bitki, meyve ve bakliyat bazlı organik beslenmeyi, hayvan bazlı ya da hayvanlar üzerinde test edilmiş herhangi bir ürün kullanmamayı ve hayvanat bahçeleri, sirkler, deniz parkları, tematik akvaryumlar gibi hayvanların tutsak ve istismar edildiği her türlü işkence biçimini reddetmeyi hayvanlara yönelik ahlaki bir yükümlülük olarak görür. Veganlık türcülüğü reddeder, hayvanları gıda, giyecek veya başka bir amaç için sömüren, zulmeden tüm eylemleri reddeden ve mümkün olduğunca engellemeye çalışan bir felsefeyi temsil eder. Hayvanların kaynak, ürün, mal, mülk statüsünde insan menfaatleri için çeşitli endüstrilerce köleleştirilmesine de karşı çıkar veganlık.   Esaret koşulları   Hayvanlar, yaşam standartları ne kadar yüksek olursa olsun, tüm hayvancılık ve hayvan ticareti çeşitlerinde acı çeker. Hayvanlar günümüzde genetik olarak seçilime uğratılıp daha hızlı ve ucuz bir şekilde, daha fazla süt, et, yumurta ve yavru verecek duruma getirilmiş durumda. Bütün bunları, hayvanları olabildiğince dar alanlara hapsederek yapan “hayvancılık sektörü”, hayvanlar için oldukça olumsuz koşullar doğurmakta. İnek, domuz, tavuk, hindi, ördek, kaz, tavşan ve daha pek çok hayvan, içinde hareket bile edemeyecekleri küçücük kafeslerde veya bölmelerde tutuluyor. Bütün enerjilerini insan tüketimi için et, süt ve yumurta üretmeye harcamaları için hareket etmekten dahi alıkonulan hayvanlar, aynı zamanda daha hızlı yağlanmalarını sağlayan ilaçlarla besleniyor, esaret koşullarında meydana gelebilecek hastalık ve salgınlara karşı çeşitli antibiyotiklerle ayakta tutuluyor. Daha hızlı büyümeleri veya normalden daha fazla süt ve yumurta üretmeleri için genetik olarak değişime uğratılıyor.   İşkenceyle geçen kısacık ömür…   Hayvansal süt sektöründe sömürülen inekler, insan müdahalesi olmadığında yavrularının normalde tüketebileceğinden 10 kat fazla süt üretmeye zorlanıyor. Buna rağmen halen “süt verimliliğini” arttırmaya yönelik çalışmalar devam ediyor. “Çiftlik hayvanları” olarak sınıflandırılan türler, en kısa sürede olabildiğince fazla et, süt, yumurta üretebilmek için bedenlerinin sınırları zorlanıyor. Bunun sonucunda bacaklar ve ayaklarda kalıcı sakatlanmalar, kalp krizi, mastit ve benzeri gibi pek çok farklı sağlık sorunuyla karşılaşılıyor. İşkenceyle geçen kısacık ömürlerinde ne temiz hava soluyabiliyor, ne de gün ışığı görebiliyorlar.   Çiftliklerdeki işkence   Hayvanların birçoğu maruz kaldıkları korkunç koşulların bir sonucu olarak çiftliği dahi terk edemeden hastalıktan veya yaralanmalar nedeniyle ölüyor veya eti ve derisi için öldürülüyor. Sağ kalanlar ise eninde sonunda mezbahada katlediliyor. Hayvanların çektiği acı, fabrika çiftlikleriyle de sınırlı değil. “Yüksek refah kriterleri” uygulanan çiftliklerdeki hayvanlar da kötü muamele ve insan sömürüsüne maruz bırakılıyor. Örneğin, yumurta için yalnızca belirli bir süre yaşamalarına izin verilen tavukların erkek civcivleri henüz bir günlükken ya nefessiz bırakılıp boğularak ya da makinelerde toplu halde ezilerek katlediliyor. Çiftliğin yoğun hayvancılık yapması, “gezen” hayvanlar ile “organik” yetiştiricilik de bu durumu değiştirmiyor. Bu tesislerde yumurtlayan tavuklar ise “verimleri” düşer düşmez katlediliyor.   Balıkçılık ‘faaliyetleri’   Balıklar da inekler, koyunlar, tavuklar, kazlar ve domuzlar gibi doğal ortamlarından, denizlerden sürüler halinde koparılıyor. Bir futbol sahası büyüklüğünde dev ağlarla avlanan balıklar sofralarda besin olarak sunulabilmek için dakikalarca nefessiz bırakılarak, boğularak ve can çekişerek katlediliyor. Üstelik birey olarak görülmedikleri için ölümleri dahi milyonlar veya milyarlarla değil, tonlarla ifade ediliyor. “Balıkçılık faaliyetleri”, okyanuslardaki balık türlerini ve popülasyonunu geri dönülemez şekilde yok ettiği gibi yunus, balina ve deniz kaplumbağası gibi diğer pek çok canlıya da tesadüfi ağa yakalanma vakalarıyla zarar veriyor. Öte yandan balık üretim çiftlikleri de et, süt, yumurta üretim çiftliklerinden farklı değil. Esarette dünyaya gelen milyonlarca balık hastalıklarının ve hayvanlara işkencenin rutin olduğu balık çiftliklerindeki korkunç şartlarda öldürülmek için yetiştirilip sadece belirli bir süre için yaşatılıyor. Hayvanlar et, süt, yumurta ve balıkçılık endüstrileri tarafından hisleri olmayan makineler, robotlar gibi muamele görürken her birinin doğum, yaşam ve ölüm evresine insan eliyle müdahale ediliyor.   Sistematik işkence, sömürü, istismar…   Süt üretimi, üreticiye bir faydası olmayacağı için sayısız erkek buzağının ve verimi düşen ineğin ölümüne sebep oluyor. Benzer bir durum yumurta endüstrisinde de mevcut. “Etik” ve “gezen tavuk” çiftliklerinde bile bir günlük erkek civcivler “gereksiz” görülerek öldürülüyor. Genelde hayvanlar etleri için yetiştirilip sonrasında katledilirken, süt üretimi için kullanılan inekler yıllarca sömürüldükten ve istismar edildikten sonra “kesime gönderiliyor”. Yumurta endüstrisi de diğer hayvancılık endüstrileri kadar acımasız. Tavukların gagaları henüz civcivken kızgın bir bıçakla kesiliyor, daha sonra ise onlarca tavukla beraber “batarya kafesi” adı verilen tel kafeslere tıkılıyorlar. Kafeslerdeki kötü koşullar sebebiyle bu tavuklar iki yıl içerisinde ölüyor. Burada hayatını kaybetmeyenler ise iki yıl sonra etleri için yetiştirilen tavuklarla beraber katlediliyor.   Mezbahalar, ölüm koridorları   Canlıyken nasıl bir “muamele” gördüklerinden bağımsız olarak katledilirken de tüm hayvanlar aynı korkuyu yaşıyor. Bir hayvanın serbest gezmesi onun zulme, işkenceye, istismara uğramadığı anlamına gelmiyor. Binlerce “serbest gezen” tavuk, penceresi olmayan devasa kulübelere tıkılıyor, birçok hayvan gaga, kuyruk, boynuz kesimi gibi eziyet verici sakatlamalara maruz bırakılıyor. Bu sebeple de “organik” etiketi, hayvanların serbest dolaştığı anlamına gelmiyor. Organik ve serbest gezen hayvan çiftliklerindeki hayvanların hepsi mezbahaya taşınırken aynı travmayı yaşıyor ve aynı katliama maruz kalıyor. Dolayısıyla hayvanlar mezhabaya taşınırken, “ölüm koridorlarında” son dakikalarını yaşarken gagaları, kuyrukları veya boynuzları kesilirken, organik veya serbest gezen etiketlerinin hiçbir anlamı kalmıyor.   Tutsaklık, işkence ve ‘hobi’ aracı   Milyonlarca hayvan kürk çiftlikleri, hayvanat bahçeleri, petshop’lar, hayvan üretim ve satış merkezleri, sirkler, tematik akvaryumlar, yunus parkları ve deney laboratuvarlarında tutsak. Bazıları ise “hobi” olarak evlerde keyif ve gösteriş için tecrit altında tutuluyor. Memeli ve kuş türlerinin büyük çoğunluğu esaret altında gelişemiyor. Ömür boyu tutsaklık ve işkence, hayvanlara ciddi fiziksel zararlar verdiği gibi, ağır psikolojik tahribata da yol açıyor.   Sera gazı salınımları ve karbon ayak izi   Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) göre, hayvancılık sektörü insan faaliyetlerinden kaynaklanan ve küresel iklim değişikliğine neden olan sera gazı salınımının yüzde 14,5’inden sorumlu. “Sığır eti ve sığır sütü üretimi” ise hayvancılık sektörünün toplam sera gazı salınımının yüzde 65’ini kapsıyor. Endüstriyel hayvancılık ile ilişkilendirilen habitat kaybı ve fabrika tipi hayvancılığın çevreye zararı, insan sağlığına dair endişelerle birlikte pek çok kişiyi yerel çiftliklerden hayvansal süt, yumurta, yoğurt ve peynir gibi hayvansalları almaya yönlendirebiliyor.   Küresel salgınlar, çevre kirliliği   Aynı zamanda hayvanların doğal yaşam alanlarıyla iç içe giren insan faaliyetleri ve yaşamı (hayvancılık, madencilik, ormancılık, tarım gibi) hem hayvanlar hem de insanlar için pek çok sağlık riski taşıyor. FAO’ya göre insanlarda ortaya çıkan yeni hastalıkların yüzde 66’sı hayvan kökenli, artan insan faaliyetleri sonucu doğal yaşam ile insan arasındaki sınırın belirsizleşmesi sonucu da her yıl bir ya da iki yeni hastalık ortaya çıkıyor. Ayrıca bu hastalıklar Covid-19, MERS, SARS gibi küresel salgınlara da neden olabiliyor. Öte yandan fabrika çiftliklerinden çıkan hayvan dışkısı nehirlere, denizlere ve okyanuslara dökülmeye devam ediyor. Hayvan dışkısındaki ve hayvanlara yedirilen tahılların yetiştirilmesinde kullanılan gübredeki nitrojen, denizlerdeki yosun miktarını hızla arttırıyor. Yosunlar sudaki oksijenin büyük bir kısmını kullanırken, diğer deniz canlıları için de geriye az miktarda oksijen kalıyor.   Veganlar sağlıklı yaşar mı?   Hayvanlardan elde edilmiş hiçbir içerik barındırmayan, lif, vitamin, kalsiyum açısından zengin, kolesterol ve doymuş yağ içermeyen bitkisel beslenme, bir insanın ihtiyacı olan bütün besinleri sağlayabilir. Araştırmalara göre bitki temelli beslenen insanların hepçillere göre, hem tip 2 diyabet hem de kardiyovasküler (kalp veya kan damarları, arterler ve venler) hastalıklara neden olan kardiyometabolik risk faktörlerine sahip olma oranının daha düşük olduğu ortaya koyuldu. 10’dan fazla ülkeden 40 farklı çalışmayı analiz eden ve bitkisel ile hepçil diyet uygulayan insanları karşılaştıran araştırmacılar, veganların daha az kalori ve doymuş yağ tükettiğini, daha düşük vücut kütle indeksine, LDL kolesterole, trigliseride, tansiyona ve açlık kan şekerine sahip olduğu sonucuna vardı.   Zengin vitamin deposu   Bir diğer araştırmada da, kalp hastalıkları kaynaklı ölüm riskinin veganlarda yüzde 42 daha az olabildiği ortaya konuldu. Ayrıca bitki temelli beslenen kişilerin kalp damar rahatsızlığına yakalanma riski yüzde 16, kalp damar rahatsızlığı kaynaklı ölüm riski yüzde 32, tüm nedenlere bağlı ölüm riski ise yüzde 25 daha az. Bitkisel beslenme potasyum, lif, antioksidan, magnezyum, folik asit A, C, ve E vitaminleri açısından oldukça zengindir. Veganların Tip 2 diyabet geliştirme riskleri çok daha düşüktür. Veganların bazı kanser türlerine (kolorektal, meme, prostat, akciğer) yakalanma ya da kanserden hayatını kaybetme riskleri daha düşüktür (yüzde 15). İşlenmiş ve yüksek sıcaklıkta pişirilmiş etlerin kolon, mesane, postmenopozal meme kanserleri ile ilişkili olduğu düşünülmektedir.    Açlık ve sera gazı salınımı   Günümüzde dünya çapında açlığın en büyük nedenlerinden birinin hayvancılık ve “hayvansal gıda” üretimi olduğu biliniyor. Çoğunlukla Afrika ve Asya’nın az gelişmiş ve yoksul ülkeleri başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında 925 milyon insan açlıkla savaşıyor. 925 milyon insanın 870 milyonu ise yetersiz beslenmeden mustarip. UNICEF’e göre her yıl yaklaşık 3 milyon çocuk da beslenme yetersizliği nedeniyle hayatını kaybediyor. ABD Ulusal Bilimler Akademisi’nin bir araştırma sonucunda, beslenmemizden hayvansal kökenli besinleri çıkartıp bitki temelli besinlere yönelerek 2050 yılına kadar 8,1 milyon insanın hayatını kurtarabileceğimiz, sera gazı salınımlarını üçte iki oranında azaltabileceğimiz ve sağlıkla ilgili harcamaları aşağı çekebileceğimiz belirtiliyor.   Su eşitsizliği!   Dünya, geçtiğimiz yüzyılda doğal sulak alanlarının yaklaşık yüzde 70’ini kaybetti. Şu an dünya genelinde her üç kişiden birinin ise güvenli içme suyuna erişimi yok, artan kuraklık ile çölleşme bu eğilimleri daha da kötüleştiriyor. Yine araştırmalar sonucunda 2050 yılına kadar her dört kişiden en az birinin su kıtlığı yaşayacağı tahmin ediliyor. Oysa her yıl gıda endüstrisi için dünya çapında yetiştirilen ve öldürülen 83 milyardan fazla hayvan ile endüstriyel hayvancılık, sadece iklim değişikliği ve ormansızlaşmanın en büyük nedenlerinden biri değil, aynı zamanda su kaynaklarının tükenmesine neden olan en büyük faktörlerden de biri. Her 1 kilogram et için ortalama 15,3 ton temiz su kullanılıyor.   İnsan sağlığına etkileri   Hayvan tüketiminin insan sağlığına doğrudan zararlarına ek olarak halk sağlığına yönelik ciddi tehditler barındırdığı biliniyor. ABD Doğal Kaynakları Savunma Konseyi’ne göre, fabrika çiftliklerinde çalışan veya bu çiftliklerin çevresinde yaşayan insanlar gübre kaynaklı yüzlerce gaz soluyor. Arıtma havuzları tarafından ortama salınan gazlardan biri, çok düşük seviyelerde dahi tehlikeli olan hidrojen sülfür. Etkileri ise boğaz ağrısından kasılma nöbetlerine, komadan ölüme kadar çeşitli seviyelerde baş gösterebiliyor. Bu çiftlikler ise zaten nitelikli sağlık hizmetlerinden yeterince yararlanamayan insanların yaşadığı coğrafyaları zararlı gazlarla, hayvansal dışkı ve atıklarla daimi olarak kirleterek, hem yeraltı suları yoluyla hem de havaya karışan solunum damlacıkları aracılığıyla pek çok hastalığa zemin hazırlıyor.   Hayvansal ürünleri kullanmaktan kaçınmak   Korkunç şartlardaki üretim çiftliklerinde sıklıkla baş gösteren salgın hastalıklardan korumak için hayvanlara rutin olarak verilen antibiyotikler, insanların hatalı kullanımları ile birlikte dünya çapında antibiyotik direncinin gelişmesine ve bu durumun küresel bir sağlık sorununa dönüşmesine neden oluyor. Hayvansal ürünleri kullanmaktan kaçınmak, sadece gıda ve diğer kaynaklar üzerindeki baskıyı azaltmanın en basit yolu değil, aynı zamanda dünyanın en yoksul kesimlerini fazlasıyla etkileyen, adil olmayan gıda sistemine karşı durmanın da bir alternatifi.   Tabaktakileri değiştirerek dünyayı değiştirmek mümkün!   Hayvanların özgürlüğünü savunan etik vegan felsefesi, tüm bu zulüm, sömürü, istismar, işkence ve katliama karşı “neden vegan olmalıyız” sorusuna bir cevap niteliği barındırıyor. Her geçen gün vegan felsefesi ve yaşam tarzı çoğalıyor, yaygınlaşıyor. Daha sağlıklı, daha az karbon ayak izi olan, canlıları katletmekten ve ömür boyu sömürmekten kaçınan bir yaşam tarzının da alternatifi veganlık. Bitkisel beslenmeye başlamak ve vegan yaşam tarzını benimsemek, ekolojik olarak daha küçük bir ayak izi bırakmanın bir adımı. Veganlık tabakta “yemek” olarak sunulan hayvanların yaşam hakkını savunmaktan çok daha fazlası olsa da, tabaktakileri değiştirerek dünyayı değiştirmek de mümkün.