Türkiye'de mülteci olmak: Gülmeleri bile bazı kesimlerin canını yakıyor 2022-01-22 09:04:37   Öznur Değer   ANKARA - Mültecilerin hiçbir haktan yararlanamadığına dikkat çeken aktivist ve psikolog Cansu Yumuşak, " Türkiye’deki sığınmacıların bir şekilde sürekli mağdur olmasını isteyen bir ‘vicdan sahibi’ Türkiyeli grup var. Birinin kendine mecbur kılındığını bilmek bir parça güçlü hissettiriyor. Anladığım kadarıyla Türkiye’deki genel psikoloji de bu yönlü. Bu toplam, herhangi bir sığınmacının bir parça rahat yaşadığını, yetenekli olduğunu gördüğünde öfkeleniyor; çünkü kendisine duyulan mecburiyet azalıyor, iktidarı sarsılıyor, gücü azalıyor" dedi.    Ülkede yandaş olmayan kesimin ötekileştirilmesi, ırkçı saldırıların hedefi olması ve yaşamsal tüm haklarından mahrum bırakılması demokrasi yoksunluğuna işaret ederken, bu durumdan en çok etkilenen kesimi ise ülkeye göç etmek zorunda bırakılan mülteci ve sığınmacılar oluyor. Mülteciler birçok haktan yararlanamadığı gibi ayrımcılığa ve çeşitli saldırılara maruz kalıyor. Geçtiğimiz yıl Ağustos ayında Ankara’nın Altındağ ilçesinde mahallede yaşayan mahalliler yine aynı mahallede yaşayan Suriyeli mültecilere yönelik saldırısı, İzmir’de 3 mültecinin yakılarak katledilmesi, İstanbul’da bir mültecinin uykuda katledilmesi, mültecilerin maruz kaldığı saldırıların yalnızca birkaç örneği. İktidar politikaları çerçevesinde derinleşen ırkçılık sonucunda ülkede yaşayan mültecilerin maruz kaldığı hak ihlalleri ve saldırılar ile ülkede mülteci olmanın sonuçlarını da gösteriyor.   Mültecilerin maruz kaldığı ihalleri bu alanda çalışma yürüten psikolog Cansu Yumuşak ile konuştuk.     “Türkiye’de mültecilik hukuki bir kavram değil. Sığınmacılardan bahsediyoruz ve bundan bahsederken de koruma altında olan kişilerden bahsediyoruz. Türkiye’de koruma altında olan iki çeşit grup var. Biri Suriye’de aktif savaş nedeniyle gelen kişiler. Bunlar geçici koruma altındaki kişiler olarak tanımlandırılıyor. Diğeri ise herhangi bir ülkeden risk altında olduğunu ifade ederek, uluslararası koruma talep ederek gelen kişiler.”      *Türkiye’de mülteci-sığınmacı olmanın karşılığı nedir? Mültecilik ile sığınmacılık arasındaki fark nedir?   Türkiye’de mülteci kavramı sıklıkla kullanıldığı için ben de konuşmamın devamında bu kavramı kullanacağım ama Türkiye’de mültecilik hukuki bir kavram değil. Sığınmacılardan bahsediyoruz ve bundan bahsederken de koruma altında olan kişilerden bahsediyoruz. Türkiye’de koruma altında olan iki çeşit grup var. Biri Suriye’den aktif savaştan gelen kişiler. Bunlar geçici koruma altındaki kişiler. Diğeri ise herhangi bir ülkeden risk altında olduğunu ifade ederek, uluslararası koruma talep ederek gelen kişiler. Uluslararası koruma talebinde bulunan kişiler sivil toplum dilinde kısaca G.K. (geçici koruma) ve U.K. (uluslararası koruma) olarak adlandırılır. Bu ikisi için de başvuru sahibi olabilirsiniz ve uluslararası koruma başvuru şartlarını yerine getirdiğiniz onaylanırsa uluslararası koruma sahibi olabilirsiniz. Temel farklılıklar bunlar. Bir geçici koruma sahibi kişi, Türkiye’de genel sağlık sigortası açık bir şekilde yaşama hakkına sahiptir ki bu sığınmacılar açısından büyük bir nimet. Çünkü uluslararası koruma sahibi kişiler yalnızca ilk bir yıl bu hakka sahipler, daha sonra hiçbir sağlık sigortaları açık olmuyor. Ancak mutlaka tedavi olması gereken kronik bir rahatsızlığı olduğuna kişileri ikna edebilirse, bu hakka sahip oluyor. Birçoğu sigortalarının bir yıl içinde biteceklerini bilmedikleri için uzun süreli tedavi görmesi gereken kronik rahatsızlığa sahip olduğuna dair herhangi bir belge almayı başaramıyor. Bu belgeyi alabilmeleri için de mutlaka doktora gitmeleri lazım ve doktor ücretini karşılayamadıkları için de bu belgeyi alamıyorlar. Sağlık alanında böylesi ciddi bir hak kaybına uğruyorlar. Bunun dışında eğer kişi gebeyse doğum sonrasına kadar sigortası açılabiliyor. Bunun gibi küçük istisnalar var.   Eğitim alanında çocukların okula gitme hakkı var. Ama okullar bunun için hazır değil. Çocuklar bir anda bambaşka bir dile hazırlanıyorlar. Çocuklar buna bir şekilde alışıyorlar. Onlarca yıldır, binlerce Kürt çocuğunun bu dile alıştığı gibi… Ana dillerinde eğitim alamadıklarını, asimile olduklarını gördük. Bu hoş bir şey değil ama çocuklar bir şekilde alışıyorlar ancak ebeveynler alışamıyorlar. Herhangi bir durumu öğretmen ebeveynle konuşamıyor. Çünkü aynı dili konuşmuyorlar ve Milli Eğitim Bakanlığına ait herhangi bir tercüme hizmeti yok. Bazen sivil toplum kuruluşları tarafından önerilen tercümanlar da okullar tarafından hoş karşılanmıyor. Daha kötüsü çocuk, Türkçe öğrenmeye başladıkça, arkadaşlarıyla kaynaşmaya başladıkça sanki bir ‘Türkmüş’ gibi yaşamaya başladıkça ebeveyninin okula gelmesini istemiyor. ‘Arkadaşlarım anlamasın farklı olduğumuzu’ gibi bazı kaygılar güdebiliyorlar.   * Geçtiğimiz günlerde Van’da sınırda donmuş şekilde bir kadın ve erkek cenazesi bulundu ancak toplumda bu tarz haberlerin artık normalleşmeye başladığını görüyoruz. Bu nasıl bir tehlikeyi beraberinde getiriyor?   Bu o kadar sıradan bir şey ki haberlerimizde bile çok yer almadı. Ancak mülteci haberlerini takip ediyorsanız karşınıza çıkabilecek bir şeye dönüştü. Bundan önce toplu olarak bir yaşam hakkı ihlali olarak adlandırabileceğimiz Ankara Altındağ’da yaşanan yerinden edilme sonrasında bir sürü insanın yaralanması, hayatını kaybetmesi, doğrudan Altındağ’da kaybetmeseler bile Altındağ’daki olaylardan sonra cezalandırılmak üzere Ankara’dan sürüldüklerinde, gittikleri yerde uğradıkları hak ihlalleri sonucu yaşamlarını kaybetmeleri söz konusu oldu. Mültecilerin Avrupa’ya karşı bir koz olarak görülmesi ‘Kapılar açılmış haydi’ denilerek, Edirne’ye sürüldüklerinde karşılaştıkları ciddi yaşam hakkı ihlallerini hepimiz hatırlıyoruz. Geride kalan bir süreç değil. Zamansal olarak yakında gerçekleşen bir durum. Mülteciler sınır kapılarına kadar gittiler ve orada Yunanistan ve Türkiye böyle bir şeyin olmadığını biliyordu. İkisinin arasında kaldılar ve birçoğu hayatını kaybetti.   “Hayatta kalmak demek her zaman için onurlu yaşamak demek değil. İşveren, bir mülteci çalıştırdığı ortaya çıksa en fazla karşılaşacağı şeyin para cezası olduğunun farkında. Ama bir mülteci kendisine izin çıkartılmamış halde orada çalışırken yakalandığında sınır dışı ediliyor.”   Bir de çalışma hakkından bahsedebilirim. Gerçekten onurlu yaşama hakkı, hayatta kalmak demek her zaman için onurlu yaşamak demek değil. Bunu çok iyi biliyoruz. Bir şekilde hayatta kaldık diyelim. Bir mültecinin Türkiye’de çalışabilmesi için herhangi bir yerde iş bulması yeterli değil. Bulduğu yerin işvereninin kendisi için Sosyal Sigortalar Kurumu’na ve İçişleri Bakanı’nın ilgili birimine başvurarak, ‘Ben bu kişiyi çalıştıracağım bu kişi için çalışma izni istiyorum’ demesi lazım. Şu anda ülkemizde yaşamakta olan bunca sığınmacı sigortasız, güvencesiz, herhangi bir şekilde sorumluluk sahibi olmaksızın çok ucuz fiyatlara asgari ücretten çok uzak fiyatlara çalıştırılabilirlerken, hangi işveren mülteci çalışanı için böyle bir şey yapar? Öncelikle böyle bir sorunla karşı karşıyayız. İşveren, bir mülteci çalıştırdığı ortaya çıksa en fazla karşılaşacağı şeyin para cezası olduğunun farkında. Ama bir mülteci kendisine izin çıkartılmamış halde orada çalışırken yakalandığında sınır dışı ediliyor. Sınır dışı burada çok yüksek bir raddede yer alıyor. Geri gönderme merkezlerine gönderiliyorlar. Orada durumları değerlendiriliyor ve herhangi bir aksi durum ortaya çıkmazsa çok büyük bir ihtimalle sınır dışı ediliyorlar. Yani bu insanlara ‘Eğer işverenin senin için vicdanlı davranmazsa çalışamazsın’ deniliyor,  ‘Çalışmıyorsun bu ülkede, sana yardım versinler diye bekliyorsun’ deniliyor.    Türkiye’de hiçbir sığınmacıya devlet tarafından sadece bu ülkeye sığındıkları için, sığınma başvurusunda bulundukları için düzenli maaş ödenmiyor. Diyelim ki istihdamın çok yüksek olmadığı bir kentte yaşıyor bu kişi ya da kendi dilini konuşabilen çok fazla insanın ve işletmenin olmadığı bir yerde yaşıyor ve ‘Gideyim yan taraftaki ilde iş arayayım’ derse böyle bir şansı yok. Çünkü başvurduğu ilin göç idaresi tarafından ya o ilde kalmasına karar veriliyor ya da başka bir ile atanıyor. Bunun kriterlerinin ne olduğunu yalnızca Göç İdaresi biliyor ki, onlar da İçişleri Bakanlığı’na bağlılar. Göç İdaresi diyelim ki sizi herhangi bir yere atadı. Gittiğiniz yerde dilinizi bilen kimse olmayabilir, hiçbir çalışma olanağı olmayabilir, hiç önemli değil o ilde yaşamak zorundasınız ve başka herhangi bir ile geçemezsiniz. İl değiştirmek için İl Göç İdaresinden randevu alıp İl Göç İdaresinin kabul edebileceği geçerli bir sebep sunup yol izin belgesi almanız gerekir bu da en fazla 15 günlüğüne verilir size. Ama bu izin belgelerinin çıkması da oldukça zor. ‘Akraba ya da arkadaşlarımı ziyaret edeceğim’ gibi şeyler genellikle kabul görmüyor.   “Bir kere yakalandığı gibi ‘koruma kanununa aykırı davrandığı” belirleniyor. Ve ‘Sen demek ki korunmaya muhtaç bir insan değilsin’ denilerek gönderme merkezlerine rahatlıkla alınabilir. Bu da ülkesine geri gönderilmesi ve deport (sınır dışı) edilmesi anlamına gelir.”   *İl Göç İdarelerinden izin almadan çalışmak için başka kente gitmek zorunda kalan mülteciler ne tür tehlikelerle karşı karşıya kalıyor?   Bir kere yakalandığı gibi ‘koruma kanununa aykırı davrandığı” belirleniyor. Ve ‘Sen demek ki korunmaya muhtaç bir insan değilsin’ denilerek gönderme merkezlerine rahatlıkla alınabilir. Bu da ülkesine geri gönderilmesi ve deport (sınır dışı) edilmesi anlamına gelir. Bütün ülkelerde var olduğu üzere geçici koruma belgesi ya da uluslararası koruma belgesine sahip olan kişiler başka bir şehirde yaşıyorlarsa ve bunu bazı polisler biliyorsa, sessiz kalma paylarını alarak sessiz kalabilirler. Ama bu çok sık rastlanan bir şey değil. Genelde deport ve geri gönderme merkezlerine alınıyorlar.   *Bununla birlikte mültecilerin göç etmek zorunda kaldığı ülkede ‘hapis’ hayatı yaşadığı söylenebilir mi?   Bunun dışında söylenebilecek başka bir şey yok. Tam olarak hapis hayatı yaşıyorlar. ‘Buradasın, bu kadarsın, burada kalabilirsin ve benim söylediğim gibi yaşamak zorundasın. Aksi halde cezan çok net kesilmiş durumda’ deniliyor.   “İktidarın yürüttüğü ayrıştırıcı politikalar elbette çok yardımcı oluyor ancak muhalefetin yürütmeye çalıştığı politikalar da açıkçası çok halden anlar durumda değil. Ana muhalefet partisinin ‘Biz iktidara gelince davulla zurnayla uğurlayacağız’ şeklinde bir yaklaşımı var. Sığınmacıların buraya gelmesinin tek sebebi ülkelerindeki savaş değil ki. Bir kısmı ülkelerinde kendi kimlikleriyle var olamadıkları için geliyor.”   *Artan ırkçı saldırıların temel nedeni nedir? Sadece iktidarın yürüttüğü politikalarla mı sınırlı?   İktidarın yürüttüğü ayrıştırıcı politikalar elbette çok yardımcı oluyor ancak muhalefetin yürütmeye çalıştığı politikalar da açıkçası çok halden anlar durumda değil. Ana muhalefet partisi ‘Biz iktidara gelince davulla zurnayla uğurlayacağız bu kişileri’ şeklinde bir yaklaşımı var. Ya kendisini hala geldiği yerde güvende hissetmiyorsa? Ya dönmek istemiyorsa? O zaman ne yapacaksın? O davulun tokmağıyla başına mı vuracaksın o kişinin? Sığınmacıların buraya gelmesinin tek sebebi ülkelerindeki savaş değil ki. Bir kısmı ülkelerinde kendi kimlikleriyle var olamadıkları için geliyor. İran’dan, Afganistan’dan Türkiye’ye gelen sayısız eş cinsel, trans ve LGBTİ kişiler var. Ne olacak bu kişiler? Ülkelerine geri dönmek zorunda mı bırakılacaklar? ‘Ortadoğu’yu yeniden yaratmayı mı vadediyorsun?’ sorusu insanın aklına takılıyor. Bu kişiler geldiklerinden beri ülkede “yük” olarak görülüyor. Aktif çalışmaya, gündelik yaşama katılmaları engelleniyor. Onların buraya gelmesinin nedeni, ülke politikasının aktif bir şekilde desteklediği bir savaştan kaçtıkları için bir çeşit vicdani sorumluluktu. Vicdani rahatlamayı getirmeyecek ama geldiler ama sıfır hazırlıkla ve uyum programıyla geldiler.    Ne karşılığında geldiler? Ülkedeki bazı sivil toplum kuruluşlarının veya bununla ilgilenen devlet kuruluşlarının Avrupa Birliği’nden (AB) veya Avrupa’daki bütün toplamlardan aldıkları fonlar karşılığında geldiler. ‘Sus payı’ karşılığında geldiler. Bu ülkede bir kişinin yaşayabilmesi bu ülkenin vatandaşıyken bile çok zor. Bu da haliyle birilerinin size asalak olduğu iddiasıyla karşılaşıldığında Türkiye halklarının sinirlenmesi anlamına geliyor. ‘Ben zaten zor geçiniyorum bir de bunlara mı bakacağım?’ diye öfkeleniyorlar. Çünkü öyle olduğunu zannediyorlar. Ama bu ülkenin kasasından mültecilere doğrudan giden çok sınırlı, hatta neredeyse sıfıra yakın bir paradan bahsediyoruz. Bu kişilerin beslenmesi için, onların yanına gelmesini istemeyen AB bir karşılık bulmaya çalışıyor. Gelen sığınmacılar Türkiye halklarına neler yapıyor olabilir? Çok ucuza çalışarak kendilerini daha çok sömürtüyor ve istihdamı azaltıyor olabilir. Burada bu kişiler gerçekten suçlu durumdalar mı? Adil bir rekabet ortamı zaten yok.   “Mülteciler bu ülkede her şey oldular. Kaçak işçi, sığınmacı, tacizci, hırsız, yer işgal eden kişiler oldular ama sadece insan olamadılar. Bu ülkede mültecilerin sağlık, eğitim, yaşam, çalışma, barınma, beslenme, insan gibi davranma hakkı çok sınırlı. Ben burada insan olamayacaksam, insan olamadığım yerden neden kaçtım?”   Bir de Türkiye’deki sığınmacıların bir şekilde sürekli mağdur olmasını isteyen bir ‘vicdan sahibi’ Türkiyeli grup var. Bir kesime ‘Yazık ama onlar da..’ şeklinde yaklaşırsan o grubun güldüğünü görmek bile senin canını yakar. ‘Gülüyorlar bunlar da demek ki o kadar da yazık değilmişler.’ Birinin kendine mecbur kılındığını bilmek bir parça güçlü hissettiriyor. Anladığım kadarıyla Türkiye’deki genel psikoloji de bu yönlü. Bu toplam, herhangi bir sığınmacının bir parça rahat yaşadığını, yetenekli olduğunu gördüğünde öfkeleniyor; çünkü kendisine duyulan mecburiyet azalıyor, iktidarı sarsılıyor, gücü azalıyor.    Mülteciler bu ülkede her şey oldular. Kaçak işçi, sığınmacı, tacizci, hırsız, yer işgal eden kişiler.. Ama sadece insan olamadılar. Bundan bir ay kadar önce sanırım gözaltıyla sonuçlanan bir ‘muz yeme’ olayı vardı. Bir insan muz yiyerek nasıl bir halkı aşağılamış olabilir ki? Bunu beklemek bile çok korkunç değil mi? Bu ülkede mültecilerin sağlık, eğitim, yaşam, çalışma, barınma, beslenme, insan gibi davranma hakkı çok sınırlı. Bu insanlar da haliyle şunu soruyor;  ‘Ben bununla karşılaşacaktıysam buraya neden geldim? Bunlardan kaçıyorum ve burada korunmak zorundayım’ dedim bana neden ‘tamam gelebilirsin’ dediniz.’ ‘Ben bu kadar yolu neden geldim o zaman, hayatımı heba ettim.’ Çok haklı bir soru bu aslında. ‘Ben burada insan olamayacaksam, insan olamadığım yerden neden kaçtım?’ sorusu çok büyük bir soru. Biz bunların insan olduğunu bilmediğimiz sürece onları yatakta da, yakarak da, iş cinayetlerinde de, hastanelere almayarak da öldürürüz. Çünkü biz öldürdüğümüzü düşünmüyoruz.   “Bu ülke en az iki dilli bir ülke. Kürt illerinden daha batıya doğru gelmiş olan çocuk, tam Türkçe bilmiyor, bir iki kelime biliyor. Okula gittiğinde konuşamıyor. Öğretmeni onunla nasıl iletişime geçmesi gerektiğini biliyor mu?”   *Kadın ve çocuklar bu konuda en ‘öteki’ kılınanlardan. Evin penceresine dahi çıkmaya çekinen mülteci kadın ve çocuklar nelerle karşılaşıyor?   AB tarafından desteklenen projeler çoğunlukla kadın ve çocuk eksenli projeler. Eğer buraya kadar erişebilirlerse, bu projelerden faydalanabilirlerse kendilerini geliştirebilecekleri çok fazla olanak var. Mülteciler için ücretsiz bir kreş imkanı yok. Kadın, çocuğu 7 yaşına gelmeyene kadar çalışamayacak demek. Ne yapacak bu kadın, nasıl hayatta kalacak? Bir çocuklu bir kadına verilen Kızılay yardımı (ki bu da fonlarla verilen bir yardım) ayda 260 TL. Ayda 260 TL ile bir kadın ve bir çocuk nasıl yaşayabilir? Bunun kirası var, çocuğun, kadının ihtiyaçları var. Nasıl yaşayabilir bir pedin 84 lira olduğu bir ülkede, mümkün mü bu? değil. Bu yüzden sivil toplum kuruluşlarının sunmaya çalıştığı bu projelere, en ufak imkanlara ‘muhtaç’ durumdalar. Kimse projeyle, yardım altında yaşamak istemez ki. Çocuklar için dışlanma ve farklılıklar içerisinde yaşamaya çalışma çok ciddi bir problem. Çünkü öğretmeninin yabancı bir çocukla iletişime geçerken ne yapılması gerektiği konusunda herhangi bir eğitimden geçmediğini biliyoruz. Bu ülke en az iki dilli bir ülke. Kürt illerinden daha batıya doğru gelmiş olan çocuk, tam Türkçe bilmiyor, bir iki kelime biliyor. Okula gittiğinde konuşamıyor. Öğretmeni onunla nasıl iletişime geçmesi gerektiğini biliyor mu? Onun okula gitmeden önce belki bir dil dersi alması gerektiği herhangi bir kişinin aklına geldi mi? Bambaşka bir dilde eğitim ve öğretim gören bir sistemin içine giriyorsun bir anda. Çocuklar da böyle bir sürü hak kaybına maruz kalıyor. Genç kadınlar için de ‘evlilik’ bir çare olarak görülmeye başlanıyor. ‘Bir an önce hayatımı birisiyle birleştireyim ki hayatım kolaylaşsın.’ Türkiye’ye geldiğinde Ortadoğu’nun feodal bağlardan kurtulmuş olmuyorsun çünkü Türkiye’nin kendisi de derin feodal bağlardan kurtulmuş bir ülke değil. Kadın istihdamının hala çok düşük olduğu, taciz, tecavüz ve katliamların hala yoğun olduğu bir ülkeyiz ve bu pencereden baktığımızda, sesini çıkaramayacak kadınlar birincil hedef haline geliyor. Ben eğer bu ülkede kaç mülteci kadının tecavüze uğradığını bilmiyorsam, bunları söyleyemedikleri içindir. Çoğunlukla bunlar rapor edilemediği içindir. Türkiyeli bir erkek herhangi bir sığınmacı kadına tacizde bulunduğunda, bu kadın gidip İçişleri Bakanlığı’nın güvenlik kurumu olan, kendisinin her şeyini denetleyen, ‘Sen neden gece dışarıdaydın?’ diye Türkiyelilere soran polise mi şikâyet edecek? Bütün hayatı polis denetiminde olan insanlardan bahsediyoruz. Haliyle kendilerini çaresiz hissediyorlar.   “Tabi ki çok fazla hak ihlaline maruz kalıyorlar fakat bunu anlatabilmeleri, kendi haklarını arayabilmeleri mümkün olmuyor. Bunlar dile getirilmediği zaman da bilinmiyor. Bu insanlara kendi varlıklarının hakkını vermek gerekiyor öncelikle.”   *Mültecilerin maruz kaldığı ihlallere dair veri çalışması yürütülebiliyor mu?   Kafana vura vura sana ‘Sen hak sahibi değilsin. Sadece öldürüleceğin yerde kurtarıldığın için bile şanslısın’ diyen bir güruh karşısında mültecilerin ‘Ama ben burada haksızlığa uğruyorum’ demesi ne kadar kolaysa bu hak ihlallerini takip eden kurum ve kuruluşların bilmesi de o kadar kolay. Yani imkansıza yakın bir süreçten bahsediyoruz. Tabi ki çok fazla hak ihlaline maruz kalıyorlar fakat bunu anlatabilmeleri, kendi haklarını arayabilmeleri mümkün olmuyor. Bunlar dile getirilmediği zaman da bilinmiyor. Bu insanlara kendi varlıklarının hakkını vermek gerekiyor öncelikle. ‘Sen varsın ve başına bir şey geldiğinde gelip bizimle konuşabilirsin’ diyen kurumların sayısının artması gerekiyor.   “Bütün bu genel ve yerel hak ihlallerinin yanı sıra bir de sessizleştirilmiş insanlar. Bütün bunlar dev bir sessizliğe doğru gidiyor. Çok nadir de olsa binde 3 oranında başvuru yapan kişiler üçüncü bir ülkede yeniden yerleştirilme programına alınıyorlar.”   *Ülkenin mülteci politikasına dair gidişatı hakkında neler söylemek istersiniz? Bu tablo nereye evriliyor?   Bütün bu genel ve yerel hak ihlallerinin yanı sıra dev bir sessizliğe doğru gidiyor. Çok uzaklara bakan bir umut hanesine dönüşüyor. ‘Ben bu ülkeden ne zaman ayrılabilirim, insanca yaşayabileceğim üçüncü bir ülkeye ne zaman gidebilirim?’ Böyle bir beklentiye doğru evriliyor. Çok nadir de olsa binde 3 oranında başvuru yapan kişiler üçüncü bir ülkede yeniden yerleştirilme programına alınıyorlar. Bu ülkede bu insanlar bastırıldıkça, sessizleştirildikçe, farklı yollar arayan insanlar gibi oyulmaya devam ediyor.Biz bunları yaptık ve şimdi sessiz kalıyoruz. ‘Bunca senedir bizimle yaşıyorlar bir merhaba demeyi bilmiyorlar.’ Merhaba Arapça, onlar tabi ki biliyor merhaba demeyi ama sen bazen anlamıyorsun. Ya da ‘İki kelime Türkçe bilmiyorlar.’ Evet bilmiyorlar çünkü halk eğitim merkezleri her ilde yok. Bir de sen ne zaman öğrendin ki onların diliyle onlara selam vermeyi.   “Benim bir ülkem olmadığını öncelikle kabul etmem gerekiyor. Şu an içinde yaşadığım ülke benim çıkarlarıma zaten hizmet etmiyor. Ben bu ülkede vatandaş olarak ezilenlerden biriyim.”   *Bu tablo nasıl düzeltilebilir, demokratik kitle örgütleri ve siyasi iktidarın üzerine düşen görev ve sorumluluklar nelerdir?   Bu söyledikleriniz aklıma ‘ÜlkemdeMülteciİstemiyorum’ hashtagını getirdi. Benim bir ülkem olmadığını öncelikle kabul etmem gerekiyor. Şu an içinde yaşadığım ülke benim çıkarlarıma zaten hizmet etmiyor. Gözlerimi biraz daha açarsam başkalarının da çıkarlarına hizmet etmediğini göreceğim. Ben bu ülkede vatandaş olarak ezilenlerden biriyim. Vatandaş olmadan daha çok ezilen bir kesim daha var. Devletten onları korumalarını beklemeden önce benim onlara sahip çıkmam gerekiyor. Hepimizin aynı tarafta olmasını anlamamız gerekiyor. ‘Ben bu mültecilere karşı devletimin tarafındayım’ diyebileceğin bir koşul yok çünkü devletin senin tarafında değil. Bu ülkede bizim haklarımız gasp ediliyor. O zaman aynı tarafta olduğum kişiler benim kaygılarımı paylaştığım kişiler. Toplumsal dayanışmayı yükselterek birlik olmamız ve bizim tarafta olup olmayan kişileri ayırabilmemiz gerekiyor. Bütün bu sınırların neden çizildiğini anlamanın bile çok zor olduğu bir zamanda yaşıyoruz.