Gazeteci Sara Aktaş: Her saldırıda hegemonik güçlerin etkisi var 2022-05-13 09:01:12     Habibe Eren    HABER MERKEZİ - Gazeteci Sara Aktaş, Federe Kürdistan Bölgesi’ne yönelik saldırıda Irak, İran, Suriye, Lübnan gibi bölgesel güçlerin sessizliği ile ABD İsrail, Rusya, Çin gibi emperyalist güçlerin ve diğer Avrupa ülkelerinin de dolaylı ya da direk destekleri olduğunu belirterek, "15 Şubat komplosu ile bitiremedikleri Kürt özgürlük hareketini bitirme ve çöktürme stratejisinin bir devamı, stratejik bir aşaması olarak anlam yüklenmiştir” dedi.    AKP’nin KDP ortaklığı ile Federe Kürdistan Bölgesi’ne yönelik saldırıları şiddetli çatışmalarla devam ediyor. İlk günden bugüne yoğun çatışmaların yaşandığı bölgede, çok sayıda askerin yaşamını yitirdiği kamuoyuna yansıdı. Gazeteci Sara Aktaş, AKP ve KDP’nin savaş siyaseti, hegomonik güçler ve Avrupa’nın söz konusu savaşa sessizliğine dair sorularımızı yanıtladı.    “Bu kararların alınmasında hem Irak, İran, Suriye, Lübnan gibi bölgesel güçlerin sessizliği hem de ABD, İsrail, Rusya, Çin gibi emperyalist güçlerin ve diğer Avrupa ülkelerinin dolaylı ya da direk destekleri vardır”   *AKP-MHP iktidarı, 23 Nisan 2021’de Federe Kürdistan Bölgesi’ndeki Zap, Avaşin ve Metina alanlarına yönelik bir saldırı başlatmıştı, aradan geçen bir yıl sonrası 17 Nisan’da bu saldırılar farklı bir boyut kazandı. KDP bu saldırıda daha aktif bir hale getirildi. Bir gazeteci olarak bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?   Günümüzde kapitalist dünyanın yüz yüze olduğu çok yönlü krizlerin giderek ağırlaşması, işsizlik, yoksulluk ve açlığın kitleselleşmesi, bölgesel ölçekli ancak dünyanın emperyalist güçlerinin tetiklediği savaşların devam etmesi, kitlesel mülteci sorunları, Rusya-Ukrayna savaşının yarattığı koşullar vb. gibi olgusal gelişmeler de eklenince faşist akım ve partiler birçok ülkede etkin olurken Türkiye’de, faşizm giderek kurumsallaşmış ve devlet yönetim yetkilerini elinde toplamış, faşist ‘tek adam yönetimi’ hüküm sürmeye başlamıştır. İktidar savaş politikalarıyla varlığını güvence altına almaya çalışırken hem kendi hukukunu hem de uluslararası hukuku çiğnemekte tereddüt etmemektedir. Zira bu kararların alınmasında hem Irak, İran, Suriye, Lübnan gibi bölgesel güçlerin sessizliği hem de ABD, İsrail, Rusya, Çin gibi emperyalist güçlerin ve diğer Avrupa ülkelerinin dolaylı ya da direk destekleri vardır. Kürt halkının inkâr ve düşmanlığına ve ABD'nin bölgede hakimiyetini kurmasına endekslenmiş politikasıyla AKP iktidarı, emperyalist güçlerin bölgeye dair planlarının uygulayıcısı haline gelmiş, tüm dış ve iç politikalarını ömrünü uzatmaya adamıştır.    Sorunuzda belirttiğiniz gibi bu stratejide en stratejik rollerden biri iç ihanete yani Barzanilere verilmiştir. Bilindiği gibi KDP ve Türk devletinin işbirliği ile defalarca Mahmur, Şengal, Zap, Qandil ve Xakurkê’ye hava saldırıları gerçekleşti. Bu saldırıların ilk olmadığını, KDP tarihinin bu anlamda olabildiğince kirli bir sicile sahip olduğunu elbette biliyoruz. Kaldı ki Türk devleti, 1983’ten beri Başur Kürdistan’a “sınır ötesi” operasyonlar düzenlemektedir. Kürt özgürlük hareketine karşı bu operasyonlarla yetinmeyen Türk devleti, aynı zamanda KDP’nin desteğiyle kurduğu askeri ve istihbari kamplarla Kürdistan’ın bu parçasına egemen olmaya çalışmaktadır. Zira Ukrayna-Rusya savaşının yarattığı krizlerle boğuşan hegomonik güçlerin de desteğiyle KDP Başur Kürdistanı’nın enerji kaynaklarını hem Türk devletine hem de hegomonik güçlere satmaktadır. Diğer taraftan KDP kırk yıldır Kürt halkının düşmanlarıyla işbirliğini kendi varlık gerekçesi yapmıştır. Kürdistan’ı bölüp parçalayan, soykırım uygulayan, Kürt’ü inkar ve imha eden güçlerin destekçisi olmayı benimseyen, ulusal çıkarları kendi dar aile, hanedan, hizip çıkarlarına kurban eden KDP çizgisi bu bağlamda günümüzde Kürt halkının en büyük düşmanlığına soyunmuştur. Bu bakımdan son saldırılarda da görüldüğü gibi AKP faşizmi ve KDP işbirlikçiliği artık Kürt halkının en asli iki mücadele sahası haline gelmiştir.    * Saldırının amacına dair çokça değerlendirmeler yapıldı, siz nasıl özetlersiniz?   “Harekatın özünü, neden ve sonuçlarını sadece iktidarın iç siyasette yaşadığı muazzam krizlerin eşliğinde yaptığı manipülatif açıklamalar olarak algılamak dar ve yüzeysel olacaktır. Öncelikle bu harekatın planlanma biçimi, ön hazırlıkları, zamanlaması ve kapsamı oldukça önemlidir. Bugüne kadar yapılan sayısız operasyona göre oldukça stratejik hesaplarla planlanmış ve 15 Şubat komplosu ile bitiremedikleri Kürt özgürlük hareketini bitirme ve çöktürme stratejisinin bir devamı, stratejik bir aşaması olarak anlam yüklenmiştir”   Bilindiği gibi, 17 Nisan’dan bu yana Zap ve Avaşîn’de yaşanan saldırılar şimdiye kadarki saldırıları aşan bir şiddette yaşanmaktadır. Faşist AKP-MHP yönetimi, hazırladığı özel savaş güçlerini ve çetelerini adeta ölüme sürercesine Zap ve Avaşîn’e saldırtıyor. Dolayısıyla iktidarın, bu politikalarının esası Kürt ulusunun varlığının ve ulusal demokratik haklarının reddi, inkarı üzerine kurulduğu gibi geldiğimiz evrede kesin sonuç almaya dayalı bir strateji geliştirmiştir. Başta ABD, Almanya ve İngiltere olmak üzere tüm NATO devletleri ile KDP ve Irak yönetimleri de bu işgal ve soykırım saldırısına destek veriyor. Kuşkusuz bu harekatın özünü, neden ve sonuçlarını sadece iktidarın iç siyasette yaşadığı muazzam krizlerin eşliğinde yaptığı manipülatif açıklamalar olarak algılamak dar ve yüzeysel olacaktır. Öncelikle bu harekatın planlanma biçimi, ön hazırlıkları, zamanlaması ve kapsamı oldukça önemlidir. Bugüne kadar yapılan sayısız operasyona göre oldukça stratejik hesaplarla planlanmış ve 15 Şubat komplosu ile bitiremedikleri Kürt özgürlük hareketini bitirme ve çöktürme stratejisinin bir devamı, stratejik bir aşaması olarak anlam yüklenmiştir. Bağdat, Erbil, Şam, Moskova, Tahran ve Washington’la yürütülen tüm kirli pazarlıklar ve söz konusu güçlerin tutumu bu saldırıyla Türk devletinin altın vuruşunu yapmak istediği anlaşılmaktadır. Suriye ile Irak arasında tüm geçiş noktalarını kontrol etmek, devamında Kerkük ve Musul’u ele geçirmek, dolayısıyla Başur ve Rojava’da kalıcı işgaller yürütmek ve Misak’ı Milli sınırlarına ve yeni Osmanlıcılık hayallerini gerçekleştirmek can alıcı bir amaç olarak bütün bu saldırganlığı motive etmiştir diye düşünüyorum.    “Bu soykırımcı stratejilerin sonucunda felaket, 1988 yılında Kürtlerin başına geldi; 1993’te Ruandalıların; 1930 ve 1940’lı yıllarda Yahudilerin; 20. yüzyılın başında ise Ermenilerin… Ne yazık ki katliamlar siyasal çıkarların hükmettiği politika nedeniyle hala sürüyor”   *Başlatılan bu yeni saldırıların daha öncekilerden farkı nedir?   Kuşkusuz Ortadoğu’nun anahtarı ve kalbi olarak tanımlayabileceğimiz Kürdistan, tarih boyunca çokça karşılaştığımız gibi bir kez daha dünya hegomonik güçlerince savaş politikalarına ve sömürgeciliğe teslim edildi. Teslim edildi çünkü Kürdistan’ın hem uzak hem yakın tarihi bize bu gerçeği öğretmiştir. Teslim edildi çünkü emperyalist güçlerin Uzakdoğu Asya, Güney Amerika, Afrika veya Ortadoğu’da benzer oyunlarına çokça tanıklık yaptığımız bir üçüncü dünya savaşı süreci yaşıyoruz. Dolayısıyla Türk devletinin saldırganlığı ne tek başına Türk devletinin başarısı ne de Kürt halkının güçsüzlüğü ile ilgilidir. Zira Kürdistan’ın hikâyesi, söz konusu emperyalist çıkarlar olunca o ülkeye ve halkına neler yapılabildiğinin vahşet dolu manzarasıdır. Kürdistan’ın hikâyesi, küresel güçlerin bölge üzerinde yarattığı karmaşık siyasal atmosfer kadar yaşanan ekonomik, siyasi ve askeri çıkar çatışmalarının en çıplak sonucudur. Dolayısıyla şimdilerde yaşananları anlamak için bir kaç tarihsel hatırlatma yapmakta fayda var. Örneğin dönüp geriye baktığımızda aynı hegomonik güçlerin çeşitli dönemlerde politik ve ekonomik çıkarları doğrultusunda Kürdistan’ı deneme tahtasına dönüştürdüğüne tanık oluyoruz. Bu politik oyunlar içinde Kürt ülkesi parçalanırken, Kürtler ise Kürdistan’da başka bir şeye dönüştürülmüş; Türkiye’de Türklere, İran’da Farslara, Suriye ve Irakta Araba dönüştürülmüş bir toplum haline getirilmiş ve katliamlardan geçirilmiştir. Örneğin Saddam Hüseyin rejimi Halepçe’de insanlığın en büyük suçlarından birini işlerken, bir tepki gösterilmedi. Amerikan medyası tek bir haber yapmadı. Avrupa Birliği, sesini yükseltmedi; Birleşmiş Milletler hiçbir açıklama yapmadı. Hiçbir ulus bu soykırım karşısında tepkisini dile getirmedi. Bu soykırımcı stratejilerin sonucunda felaket, 1988 yılında Kürtlerin başına geldi; 1993’te Ruandalıların; 1930 ve 1940’lı yıllarda Yahudilerin; 20. yüzyılın başında ise Ermenilerin… Ne yazık ki katliamlar siyasal çıkarların hükmettiği politika nedeniyle hala sürüyor… Zira hala dünya hegomonik güçlerinin, yanı sıra bölge sömürgeci güçlerin Kürtlere yönelik yürütmekte oldukları fiziksel, kültürel ve dilsel soykırıma tanıklık ediyoruz. Dünya yine tepkisiz; yine seyirci. Bu bakımdan emperyalist kapitalist iktidarların günümüze kadar küresel çatışmaları ve Ortadoğu’yu dizayn etme çabaları genellikle Kürdistan üzerinde düğümlenmiştir. Bu çatışmalar 19. yy’da Kürdistan’ın jeostratejik önemi, İngiltere’nin stratejilerinden kaynaklıyken, bunun, 20. yüzyıl versiyonu Batı ve Doğu blokları arasında tampon bölge oluşturma çabalarından kaynaklanmıştır.  21. yüzyıl versiyonu ise Kürdistan’ın zengin enerji kaynakları ve Ortadoğu’da süren 3. Dünya savaşının oluşturduğu siyasal iklim olmuştur.    “Kürdistan’a yapılan her müdahalede hegomonik güçlerin ve Avrupa’nın ikiyüzlü politikalarının etkisi vardır demek yanlış olmayacaktır. Dünyanın tek süper gücü olmayı amaçlayan ABD önderliğindeki hegomonik güçlerin temel amaçlarının başında Kürdistan’ın stratejik avantajlarını Ortadoğu’yu kontrol amacı için kullanmaktadır”   * Buna bağlı olarak şunu sormak istiyorum Avrupa ülkeleri bu saldırıların neresinde? Zira yapılan değerlendirmelerde ABD, Almanya ve İngiltere’nin bunun içinde olduğuna vurgu yapılıyor, yine NATO bunun neresinde?   Bu bakımdan son saldırı konseptini de bizzat teşvik eden ve destekleyen Kürdistan’ı yüzyıl önce de bölüp parçalayan ve katliamlara kapı aralayan hegomonik güçlerin politikaları olmaktadır. Örneğin Kürt halkının özgür basını Almanya’nın üstün teknolojiyle üretilen ve “at güncelle” özelliğine sahip olan füzelerinin bu saldırılarda kullanıldığını ve son yıllarda Almanya ile Türk devletinin askeri teknoloji konusunda zirveye çıkardığı kirli işbirliğini çokça teşhir ediyor. Yine Amerikan tipi helikopterlerin saldırılarda kullanıldığına ilişkin birçok haber yapıldı. Dolayısıyla Ortadoğu ve onun kalbi konumundaki Kürdistan’ın denetimi, küresel ve bölgesel güç olma politikası güden hangi ülkenin eline geçerse, ona çok büyük stratejik avantajlar sağlayacağı için, sürekli dış müdahalelere uğramıştır. Bu bakımdan komplocu politikaların yeni versiyonlarıyla Kürdistan’a yapılan her müdahalede hegomonik güçlerin ve Avrupa’nın ikiyüzlü politikalarının etkisi vardır demek yanlış olmayacaktır. Dünyanın tek süper gücü olmayı amaçlayan ABD önderliğindeki hegomonik güçlerin temel amaçlarının başında Kürdistan’ın stratejik avantajlarını Ortadoğu’yu kontrol amacı için kullanmaktadır. İkincisi; bu kontrol aynı zamanda Ortadoğu’daki petrol ve doğalgaz hatlarının kontrolünün hegomonik güçlerin eline geçmesi demektir. Üçüncüsü; Ortadoğu’da engel olarak görülen direniş odaklarının ve kimi şer ittifakı olarak nitelendirilen devletlerin kontrol altına almak amacı taşımaktadır. Dolayısıyla Üçüncü Dünya Savaşı’nın yeni bir aşamasına girilirken, bir ucunda ABD, NATO ve bölge ittifakları bir ucunda ise, Rusya, Çin ve İran’ın bulunduğu karmaşık siyasal iklim bölgesel savaşların ve çatışmaların dozajının arttırırken Türk devleti bu durumu kirli pazarlıklarla kendi lehine kullanmaya çalışmakta ve saldırganlık dozajını arttırmaktadır. Tarihsel deneyimlerden iyi biliyoruz ki emperyalistlerin daha fazla sömürü, daha fazla sermaye eksenli amaçları, araçlar değişiklik gösterse de hep aynı olmuştur. Dolayısıyla Emperyalist-kapitalist sistemin lideri konumundaki ABD’de de esas amaç ve strateji özünde hep aynı kalmıştır. Bu bakımdan Biden başkanlığındaki ABD de klasik rolüne uygun olarak, kendi ulusal çıkarlarını önceleyen ve küresel kazanımlarını konsolide ederek gücünü korumaya çalışan bir dış politika izlemeye devam etmektedir. Bu bakımdan Ortadoğu’da geçmişte olduğu gibi bugünde Türkiye politikası yeri geldiğinde teşvik edip, yeri geldiğinde ayar çeken evreden tüm saldırgan politikalarına kapı aralama aşamasına geçmiştir. Benzer bir biçimde pragmatist bir yaklaşımla kendi kontrolünde ve denetiminde bir Kürtlük politikasında da değişiklik olmamıştır. İyi Kürt, kötü Kürt ayırımı, PKK’yi tasfiye etme, marjinalleştirme politikaları klasik bir Amerikan yaklaşımı olarak devam ederken, aynı tutum bugün Kürt özgürlük hareketini tasfiye etme, KDP çizgisindeki ihanetçi çizgiyi ise Kürtlük profili olarak öne çıkarma ve hâkim kılmaya çalışma formuna kavuşmuştur.    “Yeni bir dünya dizaynının geliştiğini, bunun bölgelere ve kıtalara yansımalarının olacağını en somut olarak Asya ve Ortadoğu’da yeniden dağılan kartlarda görüyoruz. Bu bakımdan son gelişen Rusya ve Ukrayna Savaşı’nı da bu güç savaşlarından kopuk ele almadığım gibi bunun sonunda yaşanan büyük gaz ve enerji krizleri de Ortadoğu enerjisine ve Kürdistan’ın zenginliklerini sömürmeye kapı aralamıştır diyebiliriz”   * Rusya’dan Avrupa’ya giden doğalgazın kesilmesi ve yeni bir güzergahla Ortadoğu’dan daha doğrusu Kürdistan’dan yeni bir hat açılmak istendiğine ilişkin değerlendirmeler var. 3. Dünya Savaşı'nın Rusya ve Ukrayna arasındaki savaşla başka bir bölgeye yayılması ve bu temelde yeni bir sistem dizaynına ilişkin projelerle bağı nedir bu saldırıların? Avrupa’nın politikalarını yakından takip eden bir gazeteci olarak sizin değerlendirmeniz nedir?     Elbette bizler kapitalizmin belirli periyotlarla krizler yaşadığını ve her kriz durumundan kendini yenileyerek çıktığını son yüz yıldır tarihsel verilerden çokça deneyimledik. Örneğin, 1929 Ekonomik Krizi’nin ortaya çıkmasının da temel nedeni buydu ve birçok tarihçi tarafından, irili, ufaklı diktatörlüklerin ve faşizmin doğmasında; ayrıca İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasında en önemli etkenlerden biri olarak gösterilmişti. Benzer biçimde 1974’de çıkan Ekonomik kriz ise, Araplar’ın, 1973 savaşının sonunda petrolü sadece İsrail’e karşı değil tüm batıya karşı siyasi bir silah olarak kullanmaya karar vermesi ve bunun neticesinde de tüm dünyada büyük bir petrol krizinin çıkmasına dolayısıyla kapitalizmin yeni bir kriz sürecine girmesine yol açmıştı. Bu dönemde devletin ekonomiye müdahale etmesi ve kamu sektörünün genişlemesi krizin nedeni olarak görülmüş ve özelleştirmeler devreye girmiştir. En son kapitalist krizin 2008 yılında yaşandığına tanık olduk. 2008 Eylül ayında resmen patlak veren krizle birlikte dünya finans piyasaları çok ciddi çöküşler yaşadı. Tüm dünya, şirketler, kurumlar sahip oldukları varlıklarının, servetlerinin büyük bir kısmını kaybetti ve tüm dünyada ekonomik durgunluk başladı. Bu kriz sürecinde neoliberal politikalardan vazgeçilmedi. Nitekim neoliberalizim kapitalizmin varlık güvencesiydi. Neoliberalizim; ekonomiye dayatılan tekel, doğaya dayatılan yıkım ve zehirlenme, topluma dayatılan savaşlar anlamına gelmekteydi. Bugün geldiğimiz aşama kapitalizmin en derin krizlerinden biri daha yaşanıyor. Nitekim tanık olduğumuz bir kez daha devletlerin dünyanın her yanında kapitalizmi yeniden kurtarma seferberliğidir.    Joe Biden’ın Amerika'sı, Vladimir Putin'in Rusya'sı ve Xi Jinping'in Çin'i tüm dünyayı tehlikeli sulara doğru itip, faturasını halklara çıkarırken, Kapitalist Modernite güçlerinin, daha büyük bir geri dönüş için hazırlandığı, çok kutuplu güç dengelerinin ve ittifakların yeniden şekillendiği, 3. Dünya Savaşı olarak da yorumlanan bir dönemden geçiyoruz. Çin, yükselen güç olarak, ABD ile birçok alanda karşı karşıya gelirken bu çatışma yakın zamanda “Ticaret Savaşları” olarak somutlaşmıştı. Diğer taraftan ABD başkanı Biden dış politikaya ilişkin ilk konuşmasında “Amerika geri döndü…” diyerek yeni bir dönemin ilk şifrelerini vermişti. Buna bağlı olarak da yeni bir dünya düzenini şekillendirmek için yeni ittifaklar kurmaya hız vermişti. Biden dış politikaya ilişkin yaptığı ilk konuşmasında ise Çin’in ABD’nin en büyük rakibi olduğunu teyit etmiş, dahası ‘’ABD’nin Rusya’nın agresif adımları karşısında sessiz kaldığı günler sona erdi’’ ifadelerini kullanmıştı. Askerî açıdan da ABD, rakip gördüğü güçler üzerinde baskı kurmaya hız vermiş, Asya’daki Japonya, Avusturalya, Güney Kore ve Hindistan gibi ülkelerle ittifak anlaşmaları gerçekleştirmeye çalışmıştı.    Tüm bu stratejilere bağlı olarak bugünde Amerikan yönetimi, başarabilirse eğer, Ukrayna’yı yayılmacı emperyalist politikaları için kullanma çabasındadır. ABD’nin, Mart 2021 tarihli ‘Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’, Asya Pasifik’ten Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya hemen tüm bölgelerde yaşanan gelişmelerde Amerikan emperyalist stratejisinin özel bir rol oynadığını gösteriyor. Nitekim 10 Haziran 2021’de ABD Başkanı Biden ile İngiltere Başbakanı Johnson 80 yıldan sonra Atlantik Paktı’nı tekrar güncelleyerek Yeni Atlantik Paktı’nı imzalamıştı. Daha sonra bu anlaşmayı G-7 ve NATO ülkeleriyle ortaklaştırmışlardı. Küresel hegemonya savaşlarının yeni rengini yansıtan sekiz maddelik pakt da bu stratejiye uygun şekillendirilmişti. Dolayısıyla yeni bir dünya dizaynının geliştiğini, bunun bölgelere ve kıtalara yansımalarının olacağını en somut olarak Asya ve Ortadoğu’da yeniden dağılan kartlarda görüyoruz. Bu bakımdan son gelişen Rusya ve Ukrayna Savaşı’nı da bu güç savaşlarından kopuk ele almadığım gibi bunun sonunda yaşanan büyük gaz ve enerji krizleri de Ortadoğu enerjisine ve Kürdistan’ın zenginliklerini sömürmeye kapı aralamıştır diyebiliriz.   “Kapitalist modernite güçlerinin derin sömürü çarkına ve savaşlarına meydan okuyan bir lideri tavsiye etmek kaçınılmaz olarak hegemonya güçlerinin gündeminden hiç çıkmamıştır. Yani kapitalist modernitenin tüm köleleştirici mekanizmalarına meydan okuyan bir evrensel lider olarak Önder Apo’nun çözümü halkların konfederal birlikteliği ve radikal demokrasidir”   *PKK Lideri Abdullah Öcalan'a uygulanan tecrit yoğunlaştıkça savaş ve kriz de derinleşiyor. Abdullah Öcalan'ın Kapitalist Moderniteye karşı geliştirdiği demokratik ulus sistemi savaşlara karşı nasıl bir çözüm geliştiriyor?   En sonda belirtilmesi gerekeni en baştan belirtirsek, Önder Apo ezilenlerin sorunlarını kendine dert edinmiş, dogmaların kalın duvarlarını ve hapishanesini yıkmış bir halklar lideridir. Zira Önder Apo’nun 15 Şubat 1999 komplosuna uğramasının esas nedeni de bugün süren tecridin esas nedenlerinden biri diye düşünüyorum. Dolayısıyla son saldırıları geliştiren kirli ittifak tam da Önder Apo’nun fikriyatı ile şekillenen bir Kürdistan’a ve halklar konfederasyonuna saldırmaktadır. Bu bakımdan yeni Ortadoğu düzeninin oluşturma isteği, salt ekonomik çıkarlar, salt stratejik denge hesapları bağlamında değerlendirilmesinin eksik kalacağı ve gerçeğin sadece bir kısmını yansıtacağı düşüncesindeyim. Bundan çok daha fazlası sistem karşıtlığı karakterinde, yüzyıldır hegomonik güçlerin geliştirdiği böl-parçala-yönet stratejilerine karşı geliştirdiği ideolojinin ve mücadele yönteminin dünya hegomonik güçlerinin rahatını kaçırmasında aranmalıdır.    Bu bakımdan Önder Apo, halkların içine hapsedildiği derin sömürü mekanizmalarına ve dünyadaki zulme karşı demokratik modernite paradigmasını geliştirerek barışın yolunu göstermektedir. Bir mucize gibi şekillenen bu ideolojik tutum halkların umudu haline gelmiştir. Hem unutmamak gerekir ki Önder Apo’yu halkların lideri haline getiren esas demokratik ekolojik cinsiyet özgürlükçü paradigma 2003 sonrası bir işkence rejimi olarak tasarlanan İmralı koşullarında somutlaşmıştır. Dolayısıyla Önder Apo, insanlık dışı koşullarda ezilen halklara ve kimliklere dönük siyasi sorumluluğun en kapsamlı biçimini yüklenmiştir. Örneğin, Bir Halkı Savunmak adlı kitabi uygarlık ve insanlık krizlerini kendine dert edinmiş ve içerik olarak kendini aşan bir beynin ürünüdür. Yani Önder Apo sadece bir ulusal lider olarak şekillenmemiştir, bu sınırları aşmış ve halkların özgürlük ihtiyaçlarına cevap veren bir lidere dönüşmüştür. Bu bakımdan Kapitalist modernite güçlerinin derin sömürü çarkına ve savaşlarına meydan okuyan bir lideri tavsiye etmek kaçınılmaz olarak hegemonya güçlerinin gündeminden hiç çıkmamıştır. Yani kapitalist modernitenin tüm köleleştirici mekanizmalarına meydan okuyan bir evrensel lider olarak Önder Apo’nun çözümü halkların konfederal birliktenliği ve radikal demokrasidir.    “Dünyanın büyük güçlerinin ve bölge ülkelerinin farklı mecralarda seyreden Ortadoğu politikaları, Kürtlerin bu karmaşık siyasi ilişkiler coğrafyasında bağımsız ve üçüncü bir yolu tercih etmesi, Kürtlerin emperyalist güçlerin oyuncağı olmayı reddetmesi gibi çeşitli etkenler Rojava’ya dönük saldırıların tarihsel temellerini oluşturmuştur”   * Bu saldırıların bir boyutu da Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik olarak devam ediyor. Burada 2012 yılından bu yana inşa edilmeye çalışılan demokratik sistem var. Saldırıların ve savaşın bununla bağı nedir?   Peşinen şunu söylemek gerekiyor ki; Rojava’da Kürt kentleri hem direnişiyle destan yazdı, hem de farklı taraflar açısından atfedilen roller nedeniyle tarihsel denilecek değerler yarattı. Kürtlerin Rojava’da somutlaşan direnişinin IŞİD faşizmine ve onu taşeron olarak kullanan devletlere karşı neredeyse bir milat olduğu artık tartışmasız bir biçimde kabul görmektedir. Geldiğimiz aşamada emperyalist ve bölgesel gerici güçler Ortadoğu’da klasik ulus devlet sistemini ve kaosu dayatırken, halklar Rojava devriminde olduğu gibi Demokratik Konfederal sitemde birleşmektedir. Dolayısıyla Rojava’da halkların özgürlüğü için alternatif, üçüncü bir yol olarak ortaya çıkan 19 Temmuz Devrimi ile birlikte farklı halklar bir araya gelip geleceklerini inşa etmeye koyulurken, devrimi hazmedemeyenlerin saldırıları ise kesintisiz olarak sürmüştür. Bu yönüyle Rojava’da gerçekleşen devrimsel sürecin ve oluşan sistemin, şimdiye kadarki Ortadoğu senaryolarında öngörülmeyen bir durum olarak bütün dengeleri alt üst ettiği, AB başta olmak üzere, ABD, Arap ülkeleri, Çin ve Rusya politikaları ve son olarak bölgede Türk devletinin faşizmi eliyle yaşanan yeni gelişmelerin dozajının artmasıyla doğrulanmaktadır. Kuzey Doğu Suriye’deki gelişmeleri engellemek ve halkların ortak yaşam iradesiyle yaşanan demokratik değişimleri yıkmak isteyen emperyalist güçler ve Türk devleti, Kuzey Doğu Suriye’de gelişen sisteme dönük işgal planları ve saldırılarını her gün artırarak sürdürmektedir.    Dolayısıyla dünyanın büyük güçlerinin ve bölge ülkelerinin farklı mecralarda seyreden Ortadoğu politikaları, Kürtlerin bu karmaşık siyasi ilişkiler coğrafyasında bağımsız ve üçüncü bir yolu tercih etmesi, Kürtlerin emperyalist güçlerin oyuncağı olmayı reddetmesi gibi çeşitli etkenler Rojava’ya dönük saldırıların tarihsel temellerini oluşturmuştur. Dolayısıyla dini ve etnik anlamda farklı toplumların birbirlerinden üstün olmadıkları bir halklar cumhuriyeti, demokratik bir sistem tasavvuruna sahip Kürtleri, emperyalist güçlerin kontrol edememesinin bu saldırıları tetiklediğini belirtmek yanlış olmayacaktır. İkinci olarak; bu güçler için diğer büyük tehlike Kürt özgürlük hareketinin ve Önder Apo’nun geliştirdiği paradigmanın sadece Kürdistan'da değil tüm bölgede demokratik çözümün temel felsefesi olarak şekillenmesidir. Böylelikle Rojava devrimi ile Kapitalist modernitenin alternatifi olarak gelişen Demokratik Modernite paradigması özellikle küresel düzeyde alternatif sistem arayışındaki muhalif kesimler için gözle görünür bir somutluk kazanmıştır. Rojava devrimiyle halklar kendi öz gücüne ve örgütlülüğüne dayanarak toplumsal bir sistem geliştirmiş, herkese kendi dili, dini, mezhebi, inancına göre yaşama hakkı vermiş, kadınların siyasi, toplumsal, ekonomik, kültürel ve yaşamın her alanında hakları yasal güvence altına alınarak korunmuş ve pratikleştirilmiştir. Benzer biçimde Rojava Direnişi bir demokrasi cephesi yaratmıştır, emperyalist güçlerin bir asır önce çizdiği suni sınırları anlamsızlaştıran bir devrimci sinerji yaratmıştır. Rojava Devrimi’nin bu gün uluslararası bir kuşatma ve ambargoyla ve radikal çeteler eliyle düşürülmeye çalışılması, Ortadoğu topraklarına yayılma riski yüksek olan bu devrimci formasyona karşı gelişen kuşatma, aslında Rojava Devrimi’nin eşitlikçi, seküler, kominal ve kadın özgürlükçü yapısına karşı gelişen bir karşı devrim hareketi olarak da değerlendirilebilir. Bunun karşısında mücadele etmek ise yine aynı oranda devrimci ruhla, uluslararası bir direniş cephesiyle, inançla, iradeyle devrimde ısrar etmekten geçmektedir.