Ortadoğu’da toplum, tarih ve kriz (1) 2026-02-04 09:07:09   Abdullah Öcalan: Yanlış tarihle doğru yaşanmaz    Leyla Ayaz    HABER MERKEZİ -  “Yanlış tarihle doğru yaşanmaz” diyen Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, Ortadoğu’nun krizini resmi tarih, ulus-devlet ve kapitalist modernite eleştirisiyle birlikte tartışırken; demokratik moderniteyi toplumsal özgürlüğün zemini olarak tanımlıyor.   Ortadoğu, Batı Asya ile Kuzey Afrika arasında yer alan ve çok sayıda ülkeyi kapsayan stratejik bir bölge olarak tarih boyunca jeopolitik önemiyle öne çıktı. Bahreyn, Suudi Arabistan, Irak, İran, İsrail, Kuveyt, Lübnan, Katar, Suriye, Yemen, Umman, Ürdün, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’ın yer aldığı bölge, binlerce yıllık geçmişiyle siyasal ve toplumsal dönüşümlerin merkezlerinden biri oldu. Bölge, aynı zamanda inançlar tarihi açısından da belirleyici bir konumda bulunuyor. Hristiyanlık, Yahudilik, Zerdüştlük ve İslam gibi büyük inançların bu coğrafyada ortaya çıkması, Ortadoğu’ya özgün bir toplumsal ve kültürel kimlik kazandırdı.   Ortadoğu ülkelerinin önemli bir bölümünü Arap ülkeleri oluştururken, nüfus bakımından en kalabalık ülkeler arasında Kürdistan, Mısır, Türkiye ve İran yer alıyor. Suudi Arabistan ise yüzölçümü açısından bölgenin en büyük ülkesi konumunda bulunuyor.   Bu tarihsel ve toplumsal arka plan çerçevesinde yapılan değerlendirmeler, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Demokratik Uygarlık Manifestosu’nda yer alan Ortadoğu analizlerine dayanıyor. Öcalan, söz konusu çalışmalarda Ortadoğu’yu demokrasi, ahlak, politika ve demokratik modernite kavramları üzerinden ele alıyor.   ‘Yanlış tarihle doğru yaşanmaz’   Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, tarihsel süreç içerisindeki demokratik uygarlık ve devleti uygarlıklara dikkat çektiği değerlendirmesinde şu ifadeleri kullanıyor: “Demokratik uygarlık bakış açısıyla konuyu çözümlemeye çalıştığımızda evrensel tarihin başat faktörünün demokratik karakterde olduğunu görürüz, anlarız. Tarih hep devletli uygarlıkları biricik gerçek olarak sunmuştur. Özellikle bu konuda pozitivist ulus-devlet ve ulusal tarihçiliğin körleştirme işlevi belirleyici işlev görmüştür. Tarihi kısa bir şema halinde sunmaya çalıştığımız bu savunma çalışmamız bile tarihin farklı ve doğru bir okuma ile yazılmasının mümkün olduğunu kanıtlamıştır. Tarih sanıldığından daha fazla demokratik uygarlık karakterindedir. Bu temelde okunduğunda sadece bol malzeme değil, muazzam ölçülerde ideolojik örgüler ve sistemik yapılanmalar, organizasyonlar bulunduğu görülecektir. Unutmamak gerekir ki tarihin demos, devlet olmayan topluluk, toplum paradigmalar yazımları ya hiç yapılmamış, ya da yamalı bohça misali bölük pörçük parçalar halinde bazı karalamalar yazılmıştır. Ayrıca yazılanlar ve yazılmak istenenler yasaklanmış, karalanmış ve çoğunlukla da engellenmiştir. Sanıldığından daha fazla tarih yazımı konusunda ideolojik mücadele yaşanmıştır. Olan tarihin, tamamen uygarlık sistemlerinin ideolojik süzgecinden geçirilmiş resmi tarih oldukları çok iyi bilinmeden tarih okumaları, zihni, dolayısıyla yaşamı, anlamlı toplumsal yaşamı sadece zorlamaz, olanaksız hale getirir. Yanlış tarihle doğru yaşanmaz. Kendi özgürlük tarihini doğru yazamayanlar özgür yaşayamaz.”    ‘Nereden başlamalı’   “Nasıl yaşamalı, ne yapmalı ve nereden başlamalı sorularına verilecek ilk ortak cevap, sistem içinden ve sisteme karşıtlık temelinde başlamalıdır” diyen Kürt Halk Önderi, “Fakat sistemin içinden sisteme karşıtlık eski bilgeler düzeyinde her an ölüm pahasına hakikat savaşçılığını gerektirir. Nasıl yaşamalı nereden başlamalıyla iç içe olarak modernitenin bir zırh gibi giydirdiği deli gömleğini çıkarır gibi nefret ederek bu yaşamdan vazgeçeceksin. Gerektiğinde her an kusarak içindeki bu yaşamdan mideni, beynini, bedenini arındıracaksın. Sana dünya güzeli gibi kendini sunsa bile içini kusarak yanıt vereceksin. Ne yapmalı sorusuna diğer iki soruyla iç içe olarak sisteme karşı hep eylemlilik biçiminde bir yanıtla karşılık vereceksin. Ne yapmalının cevabı bilinçli ve örgütlü pratiktir” sözlerine yer veriyor.    ‘Ne yapmalı’   Abdullah Öcalan, demokratik modernite sisteminin yalnızca teorik bir çerçeve değil; ideolojik, örgütsel ve eylemsel boyutlarıyla birlikte ele alınması gereken bütünlüklü bir yapı olduğuna dikkat çekiyor. Abdullah Öcalan bu yapıya dair şu tespitlerde bulunuyor: “Eskiden öncü parti kavramı denilen misyon demokratik modernitenin kuramsal ve eylemsel öncülüğü olarak yetkinleştirilmiştir. Sistemin üç temel ayağı olan ekonomik, ekolojik ve demokratik toplumun (kent, yerel, bölgesel, ulusal ve ulus ötesi demokratik konfederalist yönetim) zihinsel ve iradesel ihtiyacını karşılamak yeni öncülüğün temel misyonudur. Bunun için yeterli sayıda ve nitelikte akademik yapıların inşası gereklidir. Modernitenin akademik dünyasını sadece eleştirmekle yetinmeyen, alternatifini geliştiren yeni akademik birimler içeriklerine göre çeşitli adlarla inşa edilebilir. Ekonomik-teknik, ekolojik-tarım, demokratik siyaset, güvenlik-savunma, kadın-özgürlük, kültürel-kimlik, tarih-dil, bilim-felsefe, din-sanat başta olmak üzere önem ve ihtiyaçlara göre toplumun her alanına ilişkin olarak inşa etmek görevdir.”   ‘Hakikat, ifade edilen bütünsel gerçektir’   Demokratik modernitenin ancak akademik kadro, örgütlenme ve eylemin bütünlüklü biçimde işlemesiyle anlam kazanabileceğini belirten Kürt Halk Önderi, “Güçlü bir akademik kadro olmadan demokratik modernite unsurları inşa edilemez. Akademik kadro ne kadar demokratik modernite unsurları olmaksızın anlam ifade etmezse, demokratik modernite unsurları da akademik kadrolar olmaksızın anlam ifade etmez, başarılı olamazlar. İç içe bütünsellik, anlam ve başarı için şarttır. Kapitalist modernitenin sırttaki lanetli elbise gibi duran fikri, zikri, eylemi ayrı anlayışını mutlaka terk etmek, aşmak gerekir. Fikir-zikir-eylem asla birbirinden ayrılmaz hakikatin hep sırtta tutulması bütünlük içinde giyilmesi, yaşanması gereken yücelik nişaneleridir. Üçünü bir arada; nasıl yaşamalı da, ne yapmalı da ve nereden başlamalı da temsil edemeyen, hakikat savaşına çıkmamalıdır. Hakikat savaşı kapitalist modernite çarpıtmasını kabul etmez. Onunla yaşayamaz. Özcesi akademik kadro beyindir, örgüttür ve bedende (toplumda) kılcal damarlarla yayılandır. Gerçek bütündür. Hakikat, ifade edilen bütünsel gerçektir. Kadro, örgütlenmiş ve eylemsel kılınmış hakikattir” ifadelerine yer veriyor.    Hakikat devrimi   Ortadoğu’nun kendini yeniden inşa sürecinin, kapitalist modernitenin ideolojik ve yaşamsal hegemonyasından kopuşu esas alan bir hakikat devriminden bağımsız düşünülemeyeceğine dikkat çekiyor. Abdullah Öcalan şunları dile getiriyor: “Ortadoğu kültürü kendini yenilerken bunun hakikat devriminden geçtiğini de bilmek durumundadır. Hakikat devrimi bir zihniyet ve yaşam tarzı devrimidir. Kapitalist modernitenin ideolojik hegemonyasından ve yaşam tarzından kurtulma devrimidir. Geleneğe sarılan sahte dinci ve soycu-şovenistlere aldanmamak gerekir. Onlar kapitalist moderniteyle savaşmıyorlar. Bekçi köpekliği için biraz pay istiyorlar. Bunlar için asla hakikat savaşı düşünülemez. Kaldı ki modernite karşısında sadece yenik değil, yaltaklanma durumundadırlar da. Eski sol, feminist, ekolojik, kültüralist hareketler de tutarlı anti-modernist olmak istiyorlarsa hakikat savaşını bütünselliği içinde ve yaşam tarzlarına dek indirgeyerek yürütmeyi bilmek durumundadırlar.”   ‘Hakikat peşinde koşmadıkça hakikat savaşı verilemez’   Hakikat mücadelesinin soyut bir söylem değil; yaşamın tüm alanlarına yayılan, tarihsel mirasla beslenen ve bütünlüklü bir pratik olarak ele alınması gerektiğine dikkat çeken Kürt Halk Önderi şunları belirtiyor: “Hakikat savaşı yaşamın her anında, tüm toplumsal alanlarda, komünalist ekonomik, ekolojik birimlerde, demokratik kent, yerel, bölgesel, ulusal ve ulus ötesi mekanlarda yürütüldükçe anlam ve başarı kazanır. Dinlerin ilk doğduklarındaki elçi ve havarileri gibi yaşamayı bilmedikçe, hakikat peşinde koşmadıkça hakikat savaşı verilemez. Verilse de başarılamaz. Ortadoğu’nun; yenilenmiş kadın tanrıça bilgeliklerine, Musa, İsa ve Muhammedlere, Saint Paul’lara, Mani’lere, Veysel Karanilere, Hallacı Mansurlara, Suhreverdilere, Yunus Emrelere, Bruno’lara ihtiyacı vardır. Hakikat devrimi, eskilerin eskimeyen ama yenilenen mirasına sahip olmadan başarılamaz. Devrimler ve devrimciler ölmez, sadece miraslarına sahip çıkılarak yaşanabileceğini kanıtlar. Ortadoğu kültürü fikri-zikri-eylemi bütünleştirmenin kültürüdür ve bu yönden çok zengindir. Demokratik modernite bu kültüre, uygarlığın ve kapitalist modernitenin eleştirisini ekleyerek katkısını sunacak, tarihi rolünü oynayacaktır.   Süryanileri, Ermenileri, Ezidileri, Alevileri, Helenler   Ortadoğu toplumlarında aşiret bağları zayıfladıkça ortaya çıkan yeni toplumsal kesimlerin, demokratikleşme sürecinin temel dinamiği olarak değerlendirilmesi gerektiğine işaret eden Abdullah Öcalan, “Ortadoğu toplumlarında aşiret bünyesinin giderek daralmasından ötürü oluşan ve aşiret, kabile niteliği giderek silinen Arap kavmiyetinden Bedevi halk, Türk kavmiyetinden Türkmen halk, Kürt kavmiyetinden Gurmanç halk demokratikleşmenin ve demokratik toplumun temel harcı durumundadır. Demokratik ideoloji ve politik hareket öncelikle bu kesimleri örgütlemek durumundadır. Demokratik modernitenin temel güçlerindendir. Yine tek tanrılı dinlerin ana mekânı olarak tüm mezhepleri, özellikle azınlık bırakılmış Süryanileri, Ermenileri, Êzidîleri, Alevileri, Helenleri, Yahudileri, bölgenin kültür hazineleri olarak değerlendirip birer enstitü, akademi olarak inşa etmek ve mensuplarına her koşul altında eşit, özgür ve demokratik yaşam koşulları tanınarak demokratik modernite kapsamında değerlendirmek vazgeçilmez tarihsel, toplumsal bir görevdir” diye belirtiyor.    ‘Milliyetçilik ve ulusalcılık hastalığından uzak tutmak’   Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, Ortadoğu’nun büyük ulusal toplumlarının milliyetçilik ve ulus-devlet kalıplarına sıkıştırılmadan, demokratik modernite temelinde yeni ve evrensel bir birlik anlayışıyla ele alınması gerektiğini kaydediyor. Abdullah Öcalan, “Bölgenin büyük Arap, Türk, Kürt ve Fars ulusal toplumunu milliyetçilik ve ulusalcılık hastalığından uzak tutarak, ulus-devlet kapanından kurtarmaya çalışarak demokratik modernitenin kapsamı dâhilinde özgünlükleri kadar evrensellikleri olan büyük bir uluslar ulusu (ümmetin modern demokratik yenilenmesi) olarak inşa edilmesi temel (ulus-devlet ötesi) tarihsel toplumsal bir görevdir. İslam’ı ve ümmetini demokratik modernitenin kapsamında gerçek bir reformdan geçirerek kanlı, fetihçi, iktidarcı (saltanat İslam’ı) istismarından kurtararak ulus- devlet ötesi demokratik, eşit ve özgür bir ümmet olarak yenilemek en kutsal tarihsel, toplumsal görevlerdendir” diyor.   ‘Yeniden inşalara yönelmek en kutsal görevdir’   Kapitalist modernitenin hegemonik yapısına karşı demokratik moderniteyi, yalnızca bir alternatif değil, toplumsal özgürlüğün tarihsel ve yaşamsal zemini olarak ele alan Abdullah Öcalan, bu konuda şu değerlendirmeyi yapıyor: “O halde anti-kapitalist modernite ve dayanağı olan geleneksel uygarlıkçılığa karşı demokratik, özgür ve eşitçi değerleri esas alan demokratik modernite ve tarihsel dayanağı olan demokratik uygarlık yaklaşımı, paradigması sadece mümkün değil, toplumsal varlığının özgürlüğünün yaşamsal hakikatidir. Hakikat toplumsal varlığın özgürleşmesinin ifadesi demektir. Somutlaşması için gerekli olan; sosyal bilimin hakikatinde (doğru ifadesinde) bilimsel inşaya yöneliştir. Hiçbir hareket, ideoloji; tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de kendi hakikatinde örgütlenip özgür yaşamın vazgeçilmezliğinde yürümedikçe başarılı olamaz. Özellikle günümüzde zihniyetini ve iradesini taşırmadığı tek bir toplumsal gözenek bırakmayan kapitalist modernite hegemonyacılığına karşı; Ortadoğu toplumunun insanlık kadar eski tarihini olanca toplumsal zenginliği içinde demokratik modernitenin toplumsal değerleriyle kaynaştırarak dikilmek; özsavunma yapmak ve yeniden inşalara yönelmek en kutsal görevdir.”   Ahlak, politika ve demokrasi    Abdullah Öcalan, uygarlık tarihinin ahlak, politika ve demokrasi ekseninde ele alınmadan toplumsal gerçekliğin anlaşılamayacağını vurguluyor. Abdullah Öcalan şöyle devam ediyor: “Beş bin yılı aşan merkezi uygarlık sürecini ahlak, politika ve demokrasi kavramları temelinde çözümlemek çok öğretici olacaktır. Toplumsal doğanın ahlaki ve politik olgular olarak gelişim gösterdiklerini önceki bölümde işlemiştim. Kısaca da olsa tekrarlamalıyım ki, ahlak ve politika olmadan toplum olmaz. Olsa dahi amorf (şekilsiz) bir yığın olmaktan öteye anlam ifade etmez. Böyle toplumlar olsa bile ancak başka toplumlar için malzeme nesneleri durumundadır. Ahlak, toplumun ilk inşası sırasında takındığı tutumların bütünlüğü olarak tanımlanabilir. Bu da ilkel toplumun beslenme, üreme ve korunma için aldığı tedbirler, yaptığı iş ve eylemler bütünlüğüdür. Bu bütünlükler gelenekselleştiği ölçüde ahlak oluşmuş sayılmaktadır. Üremesiz, korunmasız ve beslenmesiz toplum sürdürülemeyeceğine göre o halde ahlaksız toplum da olmaz diyorum.”    ‘Politikanın ahlaktan farkı güncel bir eylem olmasıdır’   Ahlak ve politikanın birbirinden kopuk değil, toplumsal yaşam içinde karşılıklı olarak üretilen ve dönüşen iki temel olgu olduğuna dikkat çeken Abdullah Öcalan, “Politika biraz daha değişik bir kavram olmakla birlikte ahlakla yakından bağlantılıdır. Ahlaktan farkı güncel bir eylem olmasıdır. Ahlak gelenek olarak standart kalıplar halinde iş görür, rol yaparken; politika günlük olarak toplumun önüne çıkan sorunlar konusunda alınan kararlar bütünlüğü demektir. Bu kararlar bütünlüğü gelenekselleştiği ölçüde ahlaki geleneklerle bütünleşip, bizzat ahlak kuralları haline gelirler. İkisinin birbirini beslemesi söz konusudur. Ahlak geleneksel olarak politikaya çerçeve sunarken, politika yeni iş görücü kararlarıyla bu çerçeveyi sürekli genişletmekte ve derinleştirmektedir. O halde iki kavram ve olguyu birbirinden tamamen ayırmak mümkün olmamaktadır” sözlerine yer veriyor.     ‘Demokrasisiz toplum düşünülemez’   Demokratik katılımdan koparılan karar süreçlerinin politika değil, iktidar ve idare mekanizmaları olarak değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizen Kürt Halk Önderi bu konuya dair şu tespitlere yer veriyor: “Demokrasi üçüncü önemli olgu ve kavram olarak ilk iki olgu ve kavrama eklenmek durumundadır. Bu anlamda demokrasisiz toplum da düşünülemez. Düşünülse bile kendini ifade edemeyen toplumsal malzeme nesnesi konumundadır. Başka toplumların kullanım araçlar toplamı olarak iş görmekten kurtulamaz. Bu durumda demokrasinin işlevi politika yapılırken, kararlar alınırken ilgili tüm toplumun ifade gücü, örgütlenme gücü olarak sürece katılımını ifade eder. Politika özünde bu anlamda demokratiktir. Gerçek politika demokratik olandır. Demokratik olmayan politika çok sonraları gelişen hiyerarşik iktidar ve devlet güçlerinin tek taraflı idare kararlarıdır. Bu güçlerin “idare kararlarına” politika denmez idare kuralları denilir.”   ‘Politika demokratik olmak zorunda’   Abdullah Öcalan, ahlak, politika ve demokrasinin birbirinden koparılamayacak bir bütün oluşturduğunu ve bu bütünlüğün toplumsal varoluşun temel koşulu olduğunu vurguluyor. Abdullah Öcalan şöyle diyor:  “Gerçek politika mutlaka demos’un (kabile, aile, aşiret, kavim, ulus toplumunun tüm organlarının bütünlüğü) katılımı ve tartışmasıyla gerçekleştirilenidir. Politika halksız, toplumsuz, katılımsız oluşacak bir olgu ve kavram değildir. Dolayısıyla politika demokratik olmak zorunda olduğuna göre ahlaki de olmak zorundadır. Demokrasinin olmadığı toplum politik, politikanın olmadığı toplum ahlaki olamaz. Bu üçlü olgu ve kavramsal ifade olmazsa olmaz kabilinden birbirlerini gerekli kılarlar. Ortadoğu merkezi uygarlığı toplumun bu üç temel olgusu ve kavramsal ifadesiyle çelişki içinde ve zıtlaşarak gelişmiştir.”