Açlığın 193 gününü tutsak olarak geçiren Nuriye: Şimdi çok daha güçlüyüm 2017-12-08 09:02:43   Duygu Erol - Habibe Eren   ANKARA- İşe geri iade edilmek için başlattığı açlık grevi direnişinin 193 gününü tutsak olarak geçiren akademisyen Nuriye Gülmen cezaevi sürecinde yaşadıklarını , “Yaptıkları her şey 'sen açlık grevini bırak' diyeydi. O yüzden her saldırıda açlık grevine daha çok sarılıyordum. Şunu söyleyeyim; tutuklandığımdan çok daha güçlüyüm şimdi. Bizi yenmek için bir sürü şey denediler ama başaramadılar” sözleriyle anlattı.    AKP tarafından çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile işinden ihraç edilen açlık grevindeki akademisyen Nuriye Gülmen, 193 günlük tutsaklığın ardından serbest bırakıldı. 1 Aralık günü Ankara Sincan Cezaevi’nde görülen duruşmada 6 yıl 5 ay hapis cezası alarak tahliye edilen Nuriye ile aynı taleple açlık grevine başlayan öğretmen Semih Özakça’nın işe geri iade edilme talebiyle başlattıkları açlık grevi direnişleri 275’inci gününde. Açlığın 193 gününü cezaevinde tutsak edilerek geçiren Nuriye Gülmen, bir yılını doldurmak üzere olan direnişi ve aylar süren tutsaklık sürecine ilişkin JIN NEWS’in sorularını yanıtladı.    * Sokağa çıktığın, direnişe başladığın ilk günden bugüne kadar devlet şiddeti ile karşı karşıya kaldın. Defalarca gözaltına alındın, ardından ise açlık grevine başladın. Seni bu kararı alma aşamasına getiren süreci anlatır mısın?     ‘Biz biliyoruz ki Türkiye'de insan canının kıymeti yok’   OHAL baskının çok yoğun olduğu bir dönemdi. 9 Kasım'da ilk kez çıktım. İşin politik boyutu vardı. Bir teslimiyet dayatılıyordu. Sokakta halkın arasında olabilmek, insanlara direnişi anlatmak ve sokakta olmanın anlamı buydu. Semih de demiş mahkemede;  ‘O kadar işkence gördük, sebeplerine bakın , neden başladık bu açlık grevine?’ Çünkü her türlü şiddete maruz kaldık. Bu bir sebep, hiç bir şekilde muhatap alınmadık bu bir sebep, imza topladık götürdük kimsenin umurunda değildi. Senin başına gelenleri asla umursamıyorlar. YÖK'e gidip bir yetkili ile görüşmek istiyorsun, ‘Ben işimi istiyorum bana bir şey sunun' diyorsun.  İmzaları teslim ederken muhatap almıyor seni. Yetkili biri çıkıp muhatap almıyor. İstediğin kadar bağır, çağır bu kötü bir durumdu. Biz biliyoruz ki Türkiye'de insan canının kıymeti yok.    ‘Kazanımla sonuçlanan örnekleri var’   Açlık grevine başlamak benim de Semih'in de aklında vardı. Evrilebilecek bir aşama olarak aklımızda vardı. Belirli bir aşamaya kadar gelir ve bir gelişme kaydedemezsek açlık grevine başlarız diye düşünüyorduk. Aklımızda vardı ama akılda olması ile hayata geçirilmesi arasında çok büyük bir fark var. Hele böyle bir kararda. Açlık grevi nereden aklımıza geldi? Türkiye'de demokratik hak arama aracı olarak kullanılmış ve sonuç getirmiş. Ölüm oruçlarından bahsetmiyorum. Bir tane ölüm orucu var kardeşinin cenazesini almak için Ali Yıldız. Dersim'de o ölüm orucuna çeviriyor. Kapanmış olan bütün hukuki yollar açılıp direniş sonuç getiriyor. Hatice Yüksel var.  Eskişehir'de bir basın açıklamasına katıldığı gerekçesiyle işten atılıyor. Önce imza topluyor sonra çadır sonra açlık grevine başlıyor. Açlık grevinin onuncu gününde işine iade ediliyor. Bu ikisi de devletle muhatap olunan açlık grevleri. Ve ikisi de kazanımla sonuçlanıyor. Dolayısıyla benim kafamda hep açlık grevi vardı. Ama çok düşünülmesi ve üzerinde kafa yorulması ve ondan sonra karar verilmesi gereken bir süreç.    ‘Açlıkla terbiye edilme politikasına karşı verilmiş bir cevap ‘   Başka ihraçlarla görüştük, ailelerimizle görüştük. Onlarla tartıştıkça biz de o fikrin olgunlaştığını fark ettim. İmzaları götürdüğümüzde hiç muhatap alınmadık, etrafımızı polis sardı. ‘Giremezsiniz içeri’ dendi. Bizi içeri sokmuyor polis. Sen kimsin ya bizi YÖK'e sokmuyorsun. ‘Ben işe geri alınmak istiyorum’ diyorsun, etrafa yüzlerce polis geliyor. Sonra biz açlık grevi ilan ettiğimiz gün, açlık grevine başlamış olduk fiili olarak. Bunu en temelde açlıkla terbiye edilme politikasına karşı verilmiş bir cevap olarak düşündük. 'Hani o ağaç kökü yesinler meselesi' var ya; resmen adamlar insanları gerçekten açlıkla terbiye etmeye çalıştılar. Biz de bu durumu siyaha çevirdik açlık grevi ile. Temel motivasyonu buydu gerçekleşmesi de bu şekilde oldu.   * Açlık grevinden sonra tutuklandınız ve cezaevinde de birçok hak ihlali ile karşı karşıya kaldınız. Cezaevinde fotoğraf çekinmen bile yasaklandı. Cezaevinde, tecritte o süreç nasıl geçti? Semih ile karşılaşabildiniz mi, ona sesinizi duyurabildiniz mi?   ‘Talimatla alındık’   İlk gözaltımızdan sonra açlık grevine başladık ve 74'üncü güne kadar dışarıda devam ettik. Bir aşamadan sonra ben rahatsızlanmıştım, biraz onunda etkisi oldu galiba açlık grevleri çok ciddi bir duyarlılık yarattı. Yüksel'de çok büyük kalabalıklar toplanmaya başladı, Gezi ruhu denen şey var ya biraz onu tekrar hissetmeye başladık. Ondan sonra iktidar da bizim Gezi ruhunu hissetmeye başladığımızı anladı ve dediler ki; 'Bunlar bunu bir yakalarlarsa çok kötü şeyler olabilir bizim açımızdan.’ Ve bir gece geldiler baskınla bizi aldılar, avukatlarımız savcılığa gittiklerinde tutuklanacağımızı anlamışlardı. Oraya gitmeye bile gerek yoktu, daha alındığımız gün tutuklanacağımızı söylemişlerdi. Ama savcılığa gittiklerinde talimat olduğunu çok iyi kavramışlardı.    ‘Fotoğrafçı hücreme gelmiyordu’   Biz de; ‘Sincan'da kimler vardı, nasıl olur’ diye düşünmeye başladık. Nitekim öyle oldu, oyun oldu ve tutuklandık. Sincan'da iki ay kadar kaldım, ilk etapta 3 kişi idik, daha sonra bir kişiyi sürdüler. Bana bir kişi baksın, istedikleri buydu. Fotoğrafımı bile çektirmediler. Benim olduğumu öğrenince fotoğrafçı bizim hücreye gelmemeye başladı. İki defa bunu tecrübe ettik, beni görünce kaçtı. Dışarıya fotoğrafımın gitmesini istemiyorlardı. Hapishane tecrit, ama tecridi kıran çok şey vardı. Avukatların kampanyası vardı; her gün iki avukat görüşe geliyordu. Çok aşırı, yoğun mektup geliyordu. Dünya'nın ve Türkiye'nin her yanından mektup geliyordu. O yüzden tecridin etkisi çok derinden hissetmedim.    ‘Hasta değiliz, açlık grevi yapıyoruz, farkındayız’   Daha sonra bir gece 23.00-01.00 gibi geldiler ve 'Sizi hastaneye götüreceğiz' dediler. AİHM'in yürüttüğü bir süreç vardı, onun sonunda bize verilen 'Tek başına hayatını devam ettiremez, ama tahliyesine gerek yoktur' raporu vardı. Bu raporu gerekçe göstererek bizi hastaneye götürdüler. Ve kampüs hastanesine kaldırıldık. Orada zorla tutuluyorduk, ama biz bunu kabul etmedik çünkü biz hasta değiliz, biz açlık grevi yapıyoruz, ne yaptığımızın farkındayız, vücudumuzdaki hasarın farkındayız. Ve bunun sonuçları ile biz baş edeceğiz. Hekimlerse bizim dışarıda hekimlerimiz var, bizi onlar görsünler. Tamamen hasta muamelesi yapılıyordu, saatte bir 'Vitallerinizi alayım mı Nuriye hanım' diyordu sağlıkçılar. Saatte bir gelip bu soruyu soruyorlardı, bu soruyu sormamaları için büyük bir irade savaşı veriyordum. Her seferinde o soruyu sormaları insanın sinirini bozuyordu. Numune Hastanesi'nden hekimler sürekli geliyordu, 'İşte bunu yapmamızı ister misiniz' diyorlardı. 'Ya hayır istemiyoruz, sizler benim hekimim değilsiniz.' Defalarca kez bunun mücadelesini verdik. Ben orada 13 gün refakatçısız kaldım. AİHM'in müdahil olmasıyla beraber kardeşim geldi.    * Semih ile görüşebiliyor muydun kampüs hastanesinde, günleriniz nasıl geçiyordu?   'Her saldırıda açlık grevine daha çok sarıldım'   Beş dakika ailemi görebiliyordum, tek başına izolasyon hücresinde tutuluyorduk. Tuvaletimi sandalye üstünden yapabiliyordum. Karşımda jandarmalar beni izliyordu. Çok kötü koşullarda kaldım. 'Ben hasta değilim, yoğun bakım hastası hiç değilim' diyordum doktorlara. Sürecin sonunda AİHM müdahil olunca bu sefer mahkum koğuşuna aldılar. Buranın fiziki koşulları çok daha kötüydü diğerinden. Yukarıda mazgalla pencere vardı. Üç aşamalı kapalı bir yerdi. Ben akşam götürülmüştüm gün aydınlanınca ışık gireceğini düşünüyordum sabah karanlıktı hiç gün ışığının olmadığı karanlık bir yerde durdum. Geceleri uyku sorunu yaşadım ve bu beni çok yordu. Bir açlık grevcisi için olabilecek en ağır koşullarda kaldım. Bu da hem kilo kaybımı hızlandırdı hem de stres yaşamama sebep oldu.    ‘İnsanın insana bunu yapması korkunç’   Bütün bu süreçler içerisinde en rahatsız edici şey gece gelip 'yaşıyor musun?' diye kontrol ediyorlardı. 'Öldün mü diye bakıyoruz' dedi bir tanesi. Açık açık söylüyorlardı. Dibime kadar girip 'Nuriye Nuriyeee' diye sesleniyorlardı ben sıçrayınca onlar 'tamam yaşıyor' diyorlardı. Gelip dürtüyorlardı. Kampüs hastanesinde de yaşandı aynı şey. Çok sinirleniyordum bu duruma. Ölmüşsem yapacak bir şey yok. Ha şimdi bulmuşsun ha sabah. Çok saçma bir şey bu. Bir insanın bir insana bunu yapması çok korkunç. Ona bir sorumluluk veriliyor 'ama sana bir şey olursa ben yanarım' diyor. Bu insanın insana yabancılaşmasının çok tipik bir örneği değil mi? O yüzden bu çok canımı yakıyordu. İnsanlar bunu yapabildiği için üzülüyordum.    ‘Esas mesele direnişe tutunmak’   Numune Hastanesi’ne dönecek olursam esas mesele direnişe tutunmaktı. Yaptıkları her şey 'sen açlık grevini bırak' diyeydi. Onların başına bela olmaktan vazgeç diye yapıyorlar. O yüzden her saldırıda açlık grevine daha çok sarılıyordum. Müthiş saldırılar gördük. İçişleri Bakanlığı'nın hakkımızda kitapçık çıkartmasından adımızın yasaklanmasına kadar birçok saldırı ile karşı karşıya kaldık. Avukatlar tutuklandı, bize destek olan taraftarlar tutuklandı. Bunlar bizi etkiledi ama direnişimize tutunduk.    ‘Semih ile aramızda bir duvar vardı ama…’   Semih ile aramızda bir duvar vardı kampus hastanesinde. Semih orada şarkılar söylüyordu. Çok güzeldi. Benim radyom çalışmıyordu ama Semih çok güzel marşlar, türküler söylüyordu, biz de onu dinliyorduk. Sonra programlar yapıyorduk arada. Mesela direnişimizin bilmem kaçıncı gününde ortak refakatçilerle birlikte ortak türküler söylüyorduk. O geceye hazırlanıyorduk. Mutlaka sohbet ediyorduk Semih ile. İyi olduğumuz zamanlarda yapıyorduk. Bazen enerjimiz düşüyordu, yapamıyorduk. Ama çoğu zaman yapıyorduk. Semih ile olmak çok güzeldi. Mesele o görüşe çıkıyordu ben kapıdan Esra'yı da onu getirenleri de görüyordum. Onlara el sallıyordum. Kampüs hastanesi Semih ile birlikte olmak açısında  güzeldi. Sonra beni Numune ‘ye götürdüler. Semih bu duruma çok üzüldü. Semih, 'ama direniş devam ediyor ayrı yerlerde olsak da' dedi.    ‘Çok daha güçlüyüm şimdi’   İkimiz farklı yerlerde olsak da direniş devam ediyordu. Semih tahliye olduğunda da bu his vardı. Önce lanet etmiş; 'Ben tahliye oldum ama Nuriye Abla hala içeride' diye. Daha sonra 'Ben burada devam ediyorum ama oda içeride devam ediyor, buna üzülmemeliyiz' diye düşünmüş. Koşullar çok zordu ama esas mesele direnişti, ona tutunmaya çalıştık. Üstesinden geldik diye düşünüyorum. Son olarak şunu söyleyeyim; tutuklandığımdan çok daha güçlüyüm şimdi. Bizi yenmek için bir sürü şey denediler ama bizi güçlendirdiler. Çok daha büyük şeyler yapmaları gerekiyor bizi vazgeçirebilmeleri için. Ve onları da yapsalar sonuç değişmeyecek.    * Mahkeme kararını nasıl değerlendiriyorsun?   ‘Mahkeme kararı tek başına vermedi’   Bir taraftan ceza aldım, bir taraftan da tahliye edildim. Tahliye edilmiş olmam çok güzel, sonunda dışarıdayım, dostlarlayım, o gece ki tablo muhteşemdi. Ben böyle bir şey olacağını bilmiyordum, hiç tahayyül etmiyordum. Numune'nin önünde insanları süpürmüşler, sonra buraya geldim. Basın ve insanlar karşıladı beni. Şok oldum, beni gören ağlıyor. Tabi aylardır görmediler ve çok zayıfladım. Tahliyeme sevindim, ama ceza almış olmam OHAL Komisyonu'na verilmiş bir mesaj aslında. Ve tabi ki mahkeme bu kararı tek başına vermedi.    * Yüksel Caddesi siz tutuklandıktan sonra da boş kalmadı. Yüksel’deki direniş bıraktığınız yerden devam etti. Bu sahiplenme durumu ve direnişi nasıl değerlendiriyorsunuz?   ‘En güzeli bir mum yakmak’   6 ayı tutsaklıkla, 9 ayı açlıkla ve tamamı direniş ile geçmiş bir yıl. Çok çok deneyimin, anının, insanın biriktiği çok muazzam bir yıldı. Hayatımın en güzel, çok şey öğrendiğim, en güçlü çıktığım bir yıldı. Bu bir yıla ve eyleme dair söylenecek çok şey var. Ama en güzeli bir mum yakmak. Bir sürü insana gitmişim, imzalar toplamışım ama bir şey alamamışım. Hitler'de binlerce insanı işinden etti ama buna karşı bir direniş örgütlenmemiş. Bu direniş ilerde okutulacak. İşte OHAL ilan edilmiş, 150 bin insan ihraç edilmiş ve hiç bir şey yapılmamış. Bu çok korkunç bir tablo. Biz her gün gözaltına alınıyor olsak da bu onun kadar korkunç bir tablo değil. Yıllar sonra buraya baktıklarında bir direniş olduğunu görecekler. Gelecek kuşaklara da bir miras oldu bu direniş; Anadolu haklarının direngen olduğunun, faşizme teslim olmayacaklarının örneği.    ‘Savaşınız kabulümüz, açlık mı istiyorsunuz ona da varız’   Bu direniş bir panzehir. Kapitalizmin, emperyalizmin saldırılarına karşı bir panzehir. Bir taraftan da savaş; onların tüm yaptıklarının karşısında açlık grevi yapmak; 'Savaşınız kabulümüz, açlık mı istiyorsunuz. Açlığa da varız, hadi bakalım. Halkı çağırıyoruz ama. Arkamızda halk olacak, biz aç olacağız ama, arkamızda koca bir halk olacak’ onları böyle bir şeye davet ediyor. Onlar da bunu görüyorlar ve yükseltiyorlar. Ardı ardına yayınlar, saldırılar falan. Ve karşılıklı cepheden bir savaş başlıyor gerçekten. İşte halkta bu savaşta safını belirliyor. Nerede belirliyor; çok büyük oranda bizim yanımızda yer alarak belirliyor. Bu bir yıl halka güvenmenin karşılığı. Bu direniş ile beraber çok insanla çok şey yaşadık. Yüksel ailemiz var, gözaltına alınmak insanların direnmeye devam etmesi önünde bir engel değil. Artık böyle bir durum olduğunda insanlar faşizme karşı gözaltı ise gözaltı diyerek direnişe devam edebilecek.    * Direnişiniz nasıl devam edecek?   Direniş açlık grevi ile devam edecek. Talebimiz net ve sade; işimizi geri istiyoruz. Açlık grevi ile devam edecek direniş.