İstanbul Sözleşmesi 10 yaşında: Kadın anayasasının yolculuğu
- 09:07 11 Mayıs 2021
- İstanbul Sözleşmesi
Gülşen Koçuk
HABER MERKEZİ - Aile içi ve kadına yönelik her türlü şiddeti önlemeyi, şiddete uğrayanları korumayı amaçlayan İstanbul Sözleşmesi, 2011’de imzaya açıldı. Ancak sözleşmenin kadınlar için yolculuğu 2011’den çok daha öncesine dayanıyor, devletler için ise daha kısa bir süre önce başlıyor.
Türkiye’nin Cumhurbaşkanı imzasıyla İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesine dair 20 Mart gecesi Resmi Gazete’de yayımlanan karar, Sözleşme’nin dününü, bugününü tekrar gündeme getirdi. Asıl adı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan, ancak İstanbul’da imzaya açılması dolayısıyla “İstanbul Sözleşmesi” olarak anılan bu sözleşmenin hazırlık aşamasında Türkiye de aktif rol aldı. Sözleşme, uluslararası hukukta kadınlara karşı şiddet ve aile içi şiddet konusunda yaptırım gücü olan, bağlayıcı, bağımsız bir izleme mekanizması kurulmasına yer verilen, şiddetin kadın erkek eşitsizliğinin bir sonucu olduğunun vurgulandığı ilk sözleşme olma niteliği taşıyor. Sözleşmeye bir anlamda öncülük de eden ve bu rolünü Sözleşme’nin İstanbul’da imzalanmasında ısrarcı olarak pekiştiren Türkiye, bu imzasını ilk çeken ülke olarak da yine Sözleşme’nin tarihine damgasını vurdu.
12 bölüm ve 81 maddeden oluşan sözleşmenin her maddesi, kadını ve cinsiyet kimliği üzerinden şiddete uğrayan her bireyi korumayı hedefliyor.
İstanbul Sözleşmesi’nin, evrenselleşen kadın mücadelesi ve kadınların yaşamlarıyla ödediği bedellerin bir sonucu olarak devletlerin artık görmezden gelemeyeceği boyuta varan şiddete karşı imzalandı. Kadınlar, sözleşme sürecine girilene kadar her türlü şiddete karşı uzun soluklu bir mücadelenin öznesi oldu. Bu mücadele bugün katlanarak devam ediyor.
Bizler de Jin News olarak maddelerdeki detayları hazırladığımız bu uzun soluklu yazı dizisi ile paylaşmayı hedefliyoruz. Bu anlamda hem İstanbul Sözleşmesi’nin hazırlık sürecini, hem imzalandıktan sonraki süreci ve Türkiye’de tartışmaya açılması ve fesih kararı alınması sürecini ele alacağız. Ardından ise sözleşme maddelerinin ayrıntılarına odaklanacağız.
‘İstanbul Sözleşmesi’ yolculuğu nasıl başladı
1990'lardan beri kadını şiddete karşı koruma amacıyla çalışmalar gerçekleştiren Avrupa Konseyi’nin bu girişimleri, kadınların şiddete karşı korunmasına ilişkin üye devletlerce 2002 yılında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Tavsiye Kararı ile kabul edildi ve Avrupa genelinde 2006’dan 2008’e kadar aile içi şiddet dahil kadına yönelik şiddetle mücadele konusunda bir kampanya yürütülmesine vesile oldu.
Konsey cinsiyete dayalı şiddetin önlenmesi için yasal olarak bağlayıcılığı bulunan bir dizi karar ve tavsiyeyi kabul etmişse de raporlar, araştırmalar kadına yönelik şiddet sorununun daha büyük olduğunu ortaya koydu. Tüm bu sonuçlar Avrupa Konseyi üye devletlerinin başta aile içi şiddet olmak üzere kadının şiddetten korunmasına dair yöntemleri tartışmaya başlamasını beraberinde getirdi.
Türkiye aktif rol aldı
Avrupa Konseyi, kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önlemek ve bunlarla mücadele etmek için kapsamlı standartlar koymanın gerekli olduğu sonucuna vardı. Aralık 2008'de Bakanlar Komitesi, bu alanda bir taslak hazırlamakla görevli bir uzman grubu kurdu. Kurulan Kadına Yönelik Şiddetle ve Aile İçi Şiddetle Mücadele ve Önleme Geçici Komitesi (CAHVIO) sözleşme üzerine çalışmalarını 2010 yılının sonuna dek sürdürdü. CAHVIO, bu kapsamda toplam 9 kez toplandı. Aralarında Türkiye’nin de olduğu 47 devletten temsilcilerin yer aldığı toplantılardan ilki 6-8 Nisan 2009 tarihlerinde, sonuncusu ise 18-21 Ocak 2010 tarihleri arasında gerçekleştirildi. İlk toplantıya Prof. Dr. Feride Acar ve Avrupa Konseyi Daimi Temsilcisi Dr. Deniz Akçay Türkiye’yi temsilen katılırken, sonraki süreçte bu görevi Feride Acar sürdürdü.
Odakta kadına yönelik şiddet yer aldı
İlk toplantıdan itibaren kavramsal tartışmaların gerçekleştirildiği süreçte delegasyonların büyük çoğunluğu kadına yönelik her türlü şiddeti kapsaması gereken bir sözleşmeden yanayken, bir kesim de sözleşmenin aile içi şiddete odaklanması ve cinsiyete veya yaşa bakılmaksızın herkes için geçerli olmasından yanaydı. Ancak Komite, tartışmaların sonucunda gelecekteki sözleşmenin odağının kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması olması gerektiği ve sözleşmenin kadınları orantısız bir şekilde etkileyen aile içi şiddetle ilgilenmesi gerektiği konusunda hemfikir oldu. Komite ayrıca, aile içi şiddete uğrayanların büyük çoğunluğunun kadın olduğu gerçeği de dikkate alınarak sözleşmede cinsiyet boyutunun dikkate alınması gerektiği konusunda mutabık kaldı. Bu bağlamda, sözleşmenin taslağını hazırlarken cinsiyet boyutuna hükümlerde yer vermenin yollarını belirleme konusunda fikir ortaklığı oluştu.
Eşitliği sağlamayı hedefleyen bir sözleşme
Komite üyeleri hazırlanan sözleşmenin kapsamı ile ilgili olarak, delegasyonun büyük çoğunluğu kadına yönelik her türlü şiddeti kapsayan ve sözleşmeyi kadın-erkek eşitliğini sağlama ve kadının insan haklarından tam anlamıyla yararlanmasını sağlayan bir içerikten yana olduğunun altını çizdi. Toplantılarda şiddete karşı yasal bağlayıcılığı olan bir belgeye olan ihtiyaç vurgulanırken, kadına yönelik şiddetin tanımı konusunda da genel kanı, sadece aile içindeki şiddetin değil, kadına yönelik her türlü şiddeti kapsayan bir tanımın işlenmesi yönünde oldu. Sözleşme metninde ayrıca cinsiyet, cinsel yönelim, cinsel kimlik, yaş, sağlık ve engellilik durumu, medeni hâl, göçmen ve mültecilik gibi durumlarda ayrımcılık yapılmaması gerektiğine de dikkat çekildi.
Sözleşmede toplumsal cinsiyet de tanımlandı. Kavram, “toplum tarafından kurgulanmış davranış ve eylem hâli” olarak nitelendirilirken, kadına yönelik şiddet insan hakkı ihlali olarak ele alındı.
Sözleşme müzakerelerinde Birleşmiş Milletler (BM) nezdindeki uluslararası birçok antlaşma ve tavsiye metinleri değerlendirilerek sözleşmenin taslağı hazırlandı. Sonuç olarak sözleşme, “4P” olarak adlandırılan 4 madde üzerinden oluşturuldu: Prevention (önleme), protecting (koruma), prosecuting (kovuşturma) ve politica (politika).
Sözleşme içeriği tartışılırken AİHM’den bir karar çıkıyor: Nahide Opuz Davası
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), kadına yönelik ve aile içi şiddetle ilgili bir dosyayı 2009 yılında karara bağladı. Nahide Opuz’un Türkiye’ye karşı açmış olduğu dava. Diyarbakır’da 1990 yılında dini nikahla, 1995’te de resmi nikahla evlendiği Hüseyin Opuz’un sistematik şiddetine maruz kalan Nahide Opuz, defalarda katledilme girişimine maruz kalmasına rağmen, fail hakkında bulunduğu suç duyuruları ve açılan davalar “delil yetersizliği” denilerek düşürüldü ya da takipsizlikle sonuçlandı. Şiddet faili Hüseyin Opuz, 2001 yılında şiddet nedeniyle evden ayrılarak annesi Minteha Beybur’un yanına yerleşen Nahide’nin annesini ateşli silahla katletti. Minteha’yı katleden faile mahkeme, sadece 15 yıl ceza vererek tahliyesine karar verdi.
Nahide, yaşadığı hukuksuzluğa karşı 2002 yılında AİHM’e başvurdu. 2009 yılında sonuçlanan davada AİHM, Türkiye’yi mahkum etti. AİHM, Nahide’nin annesinin katledilmesine ilişkin olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) yaşam hakkıyla ilgili maddesinin; devletin Nahide Opuz’u koruyamamış olmasıyla da AİHS’nin insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele yasağıyla ilgili maddesinin ihlal edildiği sonucuna vardı. Mahkemenin gerekçeli kararında, “Türkiye’nin aile içi şiddeti cezalandırmaya ve mağdurları korumaya yönelik bir sistem kurmakta ve bu sistemi uygulamakta başarısız olduğu” vurgulandı. Polis ve yargının mevcut koruyucu tedbirleri dahi kullanmadıkları ve konuya “aile meselesi” olarak yaklaştıkları belirtildi.
Avrupa'da bir ilk
Bu kararıyla AİHM ilk defa, kadına yönelik ve aile içi şiddetle ilgili bir davada AİHS’nin ayrımcılığın yasaklanmasıyla ilgili 14’üncü maddesinin ihlal edildiğine hükmetti. Kararda, “Hükümet tarafından yürütülen reformlara rağmen, geçmiş yıllarda mevcut davada tespit edildiği gibi adli sistemin genel pasifliği ve saldırganların cezadan muaf olması aile içi şiddeti çözmeye uygun adımın atılmasında gereken sorumluluğun alınmadığını göstermektedir” ifadelerine yer verildi.
AİHM’in verdiği kararın, aynı dönem hazırlığı süren İstanbul Sözleşmesi’nin içeriğinde belirleyici olduğu yönünde çok sayıda değerlendirme yapıldı.
İlk imzayı Türkiye attı
Sözleşmenin son taslağı Türkiye’nin Avrupa Konseyi dönem başkanlığı yaptığı süreçte, Aralık 2010’da tamamlandı. Türkiye’nin de hazırlık aşamasında aktif olduğu sözleşme, Türkiye’nin dönem başkanlığı sona ermeden, 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açıldı. Türkiye, 11 Mayıs 2011'de sözleşmeyi ilk imzalayan ve 24 Kasım 2011'de parlamentosunda onaylayan ilk ülke oldu. Türkiye adına imzayı dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu attı. Sözleşme, TBMM’de yapılan oylamada 246 kabul oyu, 1 çekimser oy ile onaylandı. Onay belgesi 14 Mart 2012 tarihinde Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne iletildi.
Aynı gün Almanya, Avusturya, İspanya, Finlandiya, Fransa, Yunanistan, İzlanda, Lüksemburg, Karadağ, Portekiz, Slovakya ve İsveç de sözleşmeyi imzaladı. Ayrıca Türkiye 14 Mart 2012 tarihinde sözleşmeyi, hiçbir çekince koymaksızın onaylayan ilk Avrupa ülkesi oldu. 2014'te Avrupa Birliği üyesi 10’uncu üyenin de imzalaması ile sözleşme 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girdi.
45 ülke imzaladı 34’ü onayladı
Temmuz 2020 itibarıyla sözleşmeyi 45 ülke ve Avrupa Birliği imzaladı, imzacı ülkelerin 34’ü sözleşmeyi onayladı ve yürürlüğe koydu.
Macaristan, Bulgaristan, Slovakya, İngiltere ve Letonya gibi bazı ülkeler İstanbul Sözleşmesini onaylamayı reddederken, Avrupa Konseyi'ne üye devletler arasında Rusya ve Azerbaycan ise sözleşmeye imza dahi atmadı.
Partilerin tutumu
Sözleşme imzalandıktan sonra dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, Ekim 2011’de katıldığı bir programda Türkiye’nin çekince koymadan bu Sözleşmeyi imzalayan ilk ülke olduğunu söyleyerek, "Önemli bir iradedir, bu iradenin gereğini yapmak da hepimizin görevidir" dedi.
BDP
TBMM Genel Kurulu, 25 Kasım 2011’de “25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü” öncesinde, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısını kabul ederek, yasalaştırdı. Tasarının görüşmelerinde konuşan Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Grup Başkanvekili Pervin Buldan, kadına yönelik her türlü şiddetin önüne geçilmesi umuduyla tasarıyı onayladıklarını dile getirerek, “Umuyor ve diliyoruz ki bu yasayla din, dil, ırk ayrımı yapılmaksızın, hiçbir kadına fiziksel, ruhsal, cinsel şiddet olmasın” temennisinde bulundu.
CHP
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Grubu'nun görüşlerini dile getiren dönemin Ankara Milletvekili Gülsün Bilgehan, Türkiye için çok önemli bir Sözleşme olduğunu söyledi. Türkiye'nin, AİHM'de kadına yönelik şiddetle ilgili mahkum edilen tek ülke olduğunu anımsatan Gülsüm, Türkiye'nin bunu kabul etmesinin, Avrupa Konseyi'nde olumlu izlenim bırakacağını belirtti.
MHP
Dönemin MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır da kadının özne olduğu her konuda, Meclis'in birlikte hareket etmesi gerektiğini ifade etti. Kadına yönelik şiddetin, sadece Türkiye'nin değil, bütün dünyanın sorunu olduğunu belirten Mehmet Şandır, kadına karşı şiddetle mücadele, aile içi şiddetle ilgili Meclis’te komisyon kurulmasını, Sözleşmenin iç hukuktaki yansımalarının hızla tamamlanmasını istedi.
AKP
Dönemin AKP Grup Başkanvekili Nurettin Canikli, tasarı üzerindeki uzlaşma tablosundan duyduğu “memnuniyetini” dile getirdi. Nurettin Canikli, Türkiye'nin, Sözleşmenin hazırlanmasında, sonuçlandırılmasında öncülük eden 13 ülkeden biri olduğunu belirterek, “Bu Sözleşmeyle Türkiye, önemli bir yükün altına giriyor” diye konuştu.
Tam 10 yıl önce sözleşmeyi imzalamakla övünen AKP ve MHP, sözleşmenin feshinde de öncü rol oynadı.









