Ümit Efe: Türkiye yarı açık işkencehaneye çevrildi

  • 09:07 26 Haziran 2021
  • Güncel
Habibe Eren
 
İSTANBUL - Türkiye’nin son süreçte “yarı açık işkencehaneye” çevrildiğini söyleyen THİV İstanbul Temsilcisi Ümit Efe, 5 yaşından 70 yaşına kadar işkence başvurusu aldıklarını belirterek işkencenin hem görünür hem de görünmez kılındığına dikkat çekti.  
 
1997 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu, “İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme'sinin taşıdığı önem nedeniyle 26 Haziran'ı işkence görenlerle dayanışma günü olarak ilan etti. Bu kapsamda her yılın 26’sında bu haftaya dair etkinlikler ve işkenceye karşı farkındalık yaratılması amaçlanıyor.
 
OHAL ile ihlaller tavan yaptı
 
Türkiye’de 2015 yılında tekrar çatışmalı sürece dönülmesi ile birlikte işkence ve kötü muamele vakalarında artış yaşanırken, darbe girişimi sonrası 2016 yılında ilan edilen OHAL ile birlikte hak ihlalleri ve işkence vakaları tavan yaptı. Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Türkiye İnsan Hakları Raporu’na göre 2020 yılında  3 bin 291 kişinin yaşam hakkı ihlal edildi, 404 kişi işkence gördü, propaganda ve üyelikten bin 865 kişi, eylemlerde ise 2 bin 14 kişi gözaltına alındı ve cezaevlerinde ihlaller arttı.
 
THİV İstanbul Temsilcisi Ümit Efe, artan işkence vakalarına ve vakıflarına bu yönde gelen başvurulara ilişkin ajansımıza konuştu.
 
‘5 yaşından 70 yaşına kadar işkence başvurusu var’
 
THİV’in İstanbul, İzmir, Diyarbakır, Van temsilciliklerine ve Cizre Referans Merkezi’ne 2020 yılı içerisinde 605 başvuru yapıldığını ve söz konusu başvuruların 562’sinin Türkiye’de yaşanan vakalar olduğunu kaydetti.  Başvurucuların yüzde 50’sinin yani 283’ünün Emniyet Genel Müdürlüklerinde, yüzde 13’ünün karakollarda, yüzde 34’ünün de güvenlik araçlarında işkence gördüğünü aktaran Ümit, “Yüzde 41 açık alanda sokakta görünür bir biçimde işkenceye uğradıklarını söylediler. Bu verilerin 205’i kadın yani yüzde 36.9’una tekabül ediyor. 6’sı LGBTİ. İşkence görenlerin en küçüğü 5 en büyüğü 70 yaşında. Yani 5 yaşından 70 yaşına kadar herkesin işkence ve kötü muamele iddiası ile vakfımıza başvurduğunu söyleyebiliriz” ifadelerini kullandı.
 
‘Kürt sorunu değişik konseptlerle yansıdı’
 
2018 yılından bu yana OHAL sürecinin devam ettiğini ve pandemi süreciyle birlikte ihlallerde artış yaşandığını dile getiren Ümit, hükümetin OHAL sürecinin süreklileştirmesi ile birlikte anayasacılık ilkesinden de vazgeçildiğini kaydetti. Tüm bu uygulamaların yanı sıra hukuksal kurumların baskıcı rejimin aracı haline dönüştürüldüğünü vurgulayan Ümit, “Hukuki- siyasi öngörüsüzlük keyfiyet, belirsizlik kamusal alana hakim olmaya başladı. 2015 seçimlerinden bu yana da çatışmasızlık ortamı bitti ve yeni bir süreç başladı. Kürt meselesinin çözümünde çatışma ve savaşın tek yöntem olarak seçilmesi Kürt sorunun değişik konseptlerle yansımasına neden oldu. Pandemi sürecinde aslında karşımıza belirsizliğin, şeffaf olmayan açıklamaların, hakların kullanımının istisnaya tabi tutularak hak ihlalinin kural haline geldiği bir sürece tanıklık ettik” dedi.
 
‘İşkence hem görünmez hem görünür kılındı’
 
Sistematik hak ihlallerinin güvenlik gerekçesine dayandırıldığını ve ihlallerin artarak devam ettiğini vurgulayan Ümit, “Sivil topluma kamusal alanın kapatıldığı bir sürece tanık olduk. Devlet ve insan hakları örgütleri arasında müzakere yollarının tamamen kapandığı, insanların hak öznesi olmaktan uzaklaştırıldığı giderek de toplumsal izolasyonun temel anlamda yaşandığını gözlemledik. Bu süreçte aynı zamanda kötü muamele ve işkencenin hem görünmez kılındığı hem de bu kadar yaygın ve tanıkların önünde uygulanarak görünür kılındığı ve topluma dayatıldığı hatta işkence yapanların cezasızlık ile ödüllendirildiğini de gördük” şeklinde konuştu.
 
‘Toplum kamusal alandan dışlandı, şiddetin belgelenmesi engellendi’
 
İnsanların hak öznesi olmaktan çıkarıldığını ve hak temelli rejimden giderek uzaklaşıldığını kaydeden Ümit, ülkede “insanlık krizinin” yaşandığını dile getirdi. Son süreçte söz konusu ihlallerin çıkarılan yasalarla güvence altına alındığını kaydeden Ümit, sözlerine şöyle devam etti: “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine ilişkin kanun, İstanbul Sözleşmesi’nin tek taraflı fesh edilmesi, İstanbul Emniyetine doğrudan bağlı Taşra Takviye Kuvvetler Müdürlüğü gibi oluşumların kurularak toplumsal gösterilerin ve sivil toplumun yeni tehlikelerle karşılaşması, Türk Silahlı Kuvvetleri, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) taşınmaz mal yönetmeliğindeki değişiklik ile ilgili yönetmelik ve en son da ses ve görüntü alımının engellenmesine dair genelgeden görebiliyoruz. Bunlara baktığımız zaman toplumun giderek kamusal alandan dışlandığı,  şiddetin belgelenmesinin de saf dışı bırakıldığı sürecin katmerleştiğini görüyoruz.”
 
‘Devlet şiddeti karşısında sivil toplum sınav verdi’
 
İnsan hakları ihlallerin tavan yaptığı süreçte, hükümetin “İnsan Hakları Eylem Planı” oluşturduğunu ancak bu süreçte sivil toplumun devlet şiddeti karşısında yeni bir sınav verdiğini ifade eden Ümit, süreç devam ederken Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyım atanmasıyla gençliğin bu duruma karşı göstermiş olduğu tepkiye şiddetle karşılık verdiğini söyledi.  Ümit, “Bu arada HDP’nin kapatılmaya çalışılması, Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun bir insan hakları savunucu olarak çıplak aramaya karşı çıktığı için tutuklanması ve birçok insan hakları savunucusunun tutuklanma ve değişik cezalarla karşılaşması bu şiddete maruz kaldığını gösteriyor” diye konuştu.  
 
‘Otorieterleşme ile birlikte devlet şiddeti çeşitli kademelerde yaygınlaştı’
 
Otoriterleşme ile birlikte devlet şiddetinin özellikle çeşitli kademelerde yaygınlaştığını aktaran Ümit,  “Gözaltı süreçlerinin uzunluğu, kayıt dışı gözaltılar, gözaltında kaybedilme yeniden yaşandı. 2020 yılında 7 kişi kaybedildi, Beyaz Toroslar yeniden ortaya çıktı. İzleme kurullarının görev yapamadığı ya da çok da konuda bir yetkin alan açılmadığı bir dönemdeyiz. İşkence ve kötü muamele ciddi bir şekilde artış yaşandı. Antalya, Diyarbakır, Edirne, İstanbul, Nizip ve Van’da yaşanan son örneklere bakmak bile yeterli olacaktır” dedi.
 
Cezaevinde yaşanan ihlaller
 
Bu süreçte en fazla ihlallerin yaşandığı yerlerin başında cezaevlerinin geldiğini kaydeden Ümit, “Hapishaneler gerek pandemi gerekse yaşadığımız süreç açısından işkence ve kötü muamelenin ve asgari yaşam koşullarının giderek daraltıldığı alanların başında geldi. Cezaevlerinde şu an 11 bin 195 kadın tutuklu bin 558 de çocuklu tutuklu mevcut. Hapishanelerde pandemi sürecinde tam bir belirsizlik ortaya çıktı, tam takibini yapamadık ve değişik dönmelerde açlık grevleri nedeniyle yaşamını yitirenler oldu” diye konuştu.
 
Tecride karşı açlık grevleri
 
27 Kasım 2020 tarihi itibarıyla Kürt siyasi tutuklu hükümlülerin İmralı cezaevindeki tecridin kaldırılması talebiyle 5’er günlük açlık grevi başlattığını ve söz konusu eylemin hala sürdüğünü dile getiren Ümit, “Bunun dışında cezaevlerinde sağlığa erişim hakkı, hasta mahpusların infaz erteleme süreçlerinden yararlanması, hasta mahpusların hastaneye sevkleri pandemi ile güvenlik gerekçesiyle bir baskı unsuru haline getirildi. Bunun yanı sıra aile görüşleri, mektupla iletişim, telefon görüşmesi, hapishane koşullarında iyice daraltıldı” diye ekledi. 
 
‘Ülke yarı açık işkencehaneye dönüştü’
 
Ülkenin yarı açık işkencehane haline getirildiğini, kamusal otoriterin toplum üzerinde şiddet araçları ile baskı kurduğunu ifade eden Ümit, bu süreçte ters kelepçe, gaz uygulaması, Emniyet Müdürlükleri’nde ve polis otolarında aşırı şiddet uygulandığını vurguladı. Var olan şiddetin özellikle açık alanda uygulandığına dikkat çeken Ümit, “İşkencesiz bir dünya mümkün. 26 Haziran için bir kez daha diyoruz ki bütün bu kötücül süreç insan eliyle yaratılıyor. İşkencesiz bir güne, işkencenin mutlak yasak olduğu, cezasızlığın ortadan kaldırıldığı sürece kadar mücadele edeceğiz” çağrısında bulundu.