'Şimuni ve Hurmüz Diril dosyasında gelişme olmaması dikkat çekici'
- 09:03 30 Temmuz 2021
- Güncel
Marta Sömek
İSTANBUL – Şimuni Diril katledilmiş halde bulunmuş, Hurmüz Diril ise 570 gündür hala kayıp. Şimuni'nin katledilmesine ilişkin dosyada herhangi bir gelişme olmadığına dikkat çeken İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, “Bu olay, Süryanilerin köylerine dönmelerini, bir arada olmalarını, kardeşçe yaşama ve kültürlerini yaşatma umutlarını tehdit etti” dedi.
Soykırımlar, faili meçhul cinayetler ve katliamlar sonucu çoğu kadın ve çocuk binlerce kişi yaşamını yitirdi. Soykırıma uğrayan halklardan biri de Süryaniler. 1915 Sayfo Süryani Soykırımı’nda binlerce Süryani kaybettirildi. Söz konusu durum, 1980’li yıllarda ise zorla kaybettirme ve faili meçhul cinayetlerle devam ettirildi. Birçok Süryani, soykırım politikaları ve bu uygulamalar nedeniyle zorunlu göçe maruz bırakıldı. 80’lerin ardından günümüze dek kaybettirmeler azalmıştı, bu sebeple de Süryaniler son yıllarda topraklarına geri dönme isteğiyle yaz aylarında Türkiye’ye geliyorlardı çünkü onlara cesaret ve umut veren Hurmüz ve Şimuni Diril, devlet tarafından defalarca boşaltılan Şırnak'ın Beytüşşebap ilçesine bağlı Süryanice ismi Mehre olan Kovankaya köyüne dönüş yaparak ekolojik bir yaşam kurmuştu.
7 Ocak 2020 tarihinde Şimuni ve Hurmüz Diril kaçırıldı, tam 570 günden beridir etkin bir arama çalışması dahi yapılmazken, 70 gün sonra çocukları Şimuni Diril'i katledilmiş halde buldu. Hurmüz Diril ise 570 gündür kayıp. Yaşanan bu son kaybettirme örneği Süryani halkı için “geri dönmeyin” mesajı olarak yorumlanırken, soykırım politikalarının yaşatıldığının bir kanıtı olarak görülüyor.
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şube Başkanı ve yıllardır kaybettirilen insanlar için mücadele yürüten hak savunucusu Gülseren Yoleri ile Hurmüz ve Şimuni Diril'in kaçırılması ve kaybettirilmesine dair konuştuk.
‘Etkin bir soruşturma yürütülmedi’
İHD’nin en yoğun çalışma alanlarından birinin direkt yaşam hakkına yönelik infaz, tehdit ve gözaltında kayıplar olduğunu paylaşan Gülseren, bu uygulamaların sistematik bir şekilde gerçekleştiğine dair bugüne kadar pek çok veri ortaya konulduğunu dile getirdi. Gülseren, günümüzde yoğun olarak yaşanan cezasızlık uygulamasının gözaltında kaybettirme, hakikatin gizlenmesi, faillerin ortaya çıkarılmasının ve cezalandırılmalarının önlenmesi bakımından çok önemli bir rolü olduğunu kaydetti. Gözaltında kaybetme ya da infazlarda olayın gerçekleştiği ilk andan cezasızlıkla bu tür dosyaların kapatıldığı tarihe dek bir sistematik işleyişin söz konusu olduğunu öne süren Gülseren, gözaltında kaybeden ya da infazı gerçekleştirenlerin baştan itibaren tespit edilmediklerini, isim isim tespit edilseler dahi haklarında etkin bir soruşturma yürütülmediğinin, işledikleri suça paralel bir cezanın verilmediği birçok dosya olduğunu ekledi.
‘Zaman aşımı faillerin korunması için'
“Zaman aşımı uygulamasının özellikle bu tür dosyalarda gerçeği gizlemek, faillerin korunması açısından çok etkin bir şekilde kullanıldığını biliyoruz” diyen Gülseren, Türkiye’de bu durumun ceza kanununda 80’lerde ve 90’larda olmadığını, fakat 2004’ten sonra “insanlığa karşı suç” tanımının kabul edildiğini hatırlattı. Gülseren, “İnsanlığa karşı suç’ tanımı altında gözaltında kaybetmenin yer almadığını aktaran Gülseren, geçmişte işlenmiş ya da bugün hala söz konusu olan kayıp vakalarında hala zaman aşımı nedeniyle bu dosyaların kapatılmasının mümkün olduğunu sözlerine ekledi. Gülseren ayrıca, soruşturma usulü açısından da insanlığa karşı suçlarda etkin soruşturma yöntemlerinin uygulanmaması nedeniyle gerçeğin ortaya çıkarılması noktasında pek çok engelin bugün hala yürürlükte olduğunu da dile getirdi.
‘Kimlerin sorumlu olduğunu biliyoruz’
Hurmüz ve Şimuni’nin kaybolmasının kamuoyuna açıklandığını ve ailesinin İHD’ye başvuruda bulunduklarını da kaydeden Gülseren, hala kayıp olan Yusuf Bilge Tunç ve Hüseyin Küçüközyiğit isimli iki Süryani kayıp vakası daha olduğunu söyledi. Gülseren, “Olay ne şekilde gerçekleşti, burada devletin nasıl bir rolü var bilmiyoruz ama hakikatin ortaya çıkarılması sürecinde etkin soruşturma yürütülmemesinin kimlerin sorumluluğu olduğunu biliyoruz” dedi. Gülseren, etkin soruşturma yürütülmeyen olaylarda genellikle devletin, asker ya da polisin, devlet tarafından desteklenen paramiliter, kontraların bir dahlinin söz konusu olduğuna da değindi.
‘Kaybolma olayları ötekileştirilenlerin başına geliyor’
“Kaybolma olayları bu devlette ötekileştirilenlerin başına geliyor” diyen Gülseren sözlerini şöyle sürdürdü: “Tek tipleştirme politikası ile değerlendirirsek genellikle farklı inançta, siyasal kimlikte ve etnik kimlikte olanlara yönelik bu tür uygulamalar çok daha yoğun olarak karşımıza çıkıyor. Ermenilere, Süryanilere, Rumlara, Kürtlere bütün bu etnik kimlikleri nedeniyle bu ülkedeki yoğunlukları azaltılmaya çalışılan, bu ülkedeki varlıkları silinmeye, unutturulmaya çalışılan pek çok kesimin bu uygulamalara maruz kaldığını görüyoruz. İnsanların illa devletin politikasına karşı bir şey yapması da gerekmiyor, bir Ermeni, bir Kürt, bir Alevi olarak var olmakla devlet zaten bu kesimleri tehdit olarak algılıyor.”
‘Devlet o kadar çok suç üstü yakalanmıştı ki…’
Cumartesi Anneleri’nin başlattığı mücadelenin 90’lı yılların sonuna doğru gözaltında kaybetmeleri azalttığını ifade eden Gülseren, “Devlet o kadar çok suç üstü yakalanmış ve hakikat o kadar ortaya çıkmıştı ki en azından yeni suçların işlenmesi konusunda bir geri çekilme söz konusu olmuştu” diye belirtti. 2016 OHAL sürecinin ardından ortaya çıkan daha baskıcı ve totaliter bir rejim olduğunu dile getiren Gülseren, yeniden insanlığa karşı suç olan işkence, gözaltında kayıp gibi vakaların ortaya çıkmasına zemin hazırladığını ekledi.
‘Tam da umudu boğmak için gerçekleştirildi’
Gülseren, Şimuni ve Hurmüz’ün devlet tarafından defalarca boşaltılan köylere dönerek yaşam sürmelerinin yeniden bir umut olmak ve Süryanilerin tekrar köylerine dönerek en azından yılın belli aylarında bir araya gelmelerini, kültürlerini, değerlerini yaşatmak noktasında arzularını güçlendiren bir olayın daha başlangıç aşamasındayken ortadan kaldırılmasını, “Tam da bu umudu boğmak için gerçekleştirdi” diye yorumladı. Faillerin kim olursa olsun amacının Süryanilerin yeniden topraklarına dönmelerine engellemek olduğunu dile getiren Gülseren, “Burada fail devlet miydi bilmiyoruz. Ama devlet ile ilişkili bir takım güçlerin olma ihtimali çok güçlü” dedi.
‘Gelişme olmaması oldukça dikkat çekici’
Şimuni’nin katledilmesi ve Hurmüz’ün halen kayıp olmasına dair yürütülen soruşturmada gizlilik kararı olduğunu söyleyen Gülseren, şimdiye kadar herhangi bir gelişmenin de olmadığını kaydetti. Gülseren, “İki yıla yakın bir süreden bahsediyoruz ve bu süreç içerisinde hem kayıp olan Hurmüz Diril’in bulunmaması hem de öldürülmüş olarak bulunan Şimuni Diril açısından gerçekler nedir, failler kimler olabilir bu noktada gelişmeler olmaması oldukça dikkat çekici” sözlerini kullandı.
‘Faili tespit etmek güç olabilir’
Şimuni ve Hurmüz’ün yaşadığı Şırnak ve çevre illerde serbest dolaşımın söz konusu olmadığına dikkat çeken Gülseren, faillerin “bulunmamasını”, “Belki bir metropolde yüzlerce kişi açısından faili tespit etmek güç olabilir ancak kimsenin doğru düzgün gidip gelmediği dolayısıyla yoğun güvenlik bölgelerinden geçilerek gidilen yerler açısından hem o bölgeye kimlerin girip çıktığının tespiti çok daha kolay, hem de orada bulunan herhangi bir kişinin kim olduğunun tespiti de çok kolay” cümleleriyle değerlendirdi.
‘Failleri cesaretlendiren bir uygulama’
Gülseren, tüm bunlara rağmen hala herhangi bir tespitte bulunulmaması, kamuoyuna açıklanmaması ve dosyada gizlilik kararının olmasının, cezasızlık sürecinin araçlarından başka bir şey olmadığını ifade etti. Faillerin bulunmaması ve bu politikaların sistematik bir şekilde failleri cesaretlendirdiğinin altını çizen Gülseren, şu değerlendirmede bulundu: “Bu adımlar hakikati gizleme, failleri koruma adımları ve nihayetinde onları cezasız bırakarak bir anlamda hem bu tür suçların işlenmesini yeniden mümkün kılan hem de katilleri ve failleri güçlendiren daha da cesaretlendiren bir uygulama. Tabi ki sistematik. Burada failin kim olduğundan bağımsız neye yol açtığını biliyoruz, bu olay Süryanilerin köylerine dönmelerini, bir arada olmalarını, kardeşçe yaşama ve kültürlerini yaşatma umutlarını tehdit etti.”
Cezasızlık tablosu: Adres belli!
Gülseren devamında sözlerine şunları ekledi: “Bundan kimin yararı var diye soruyoruz, adres belli. Tam da bu durumda failler neden korunuyor diye sormaya gerek bile kalmıyor, çünkü devlet ya da devlet destekli güçler tarafından işlenen suçların gizlenmesi açısından faillerin korunması noktasında karşımıza çıkıyor bu tür olaylar. Bu yüzden de bugüne kadar yaşanan süreç bize bundan önce yaşanan pek çok olaydaki cezasızlık tablosunu işaret ediyor, sistematik ve belli bir amaca hizmet ediyor.”
Cumartesi Anneleri’nin 26 yıllık, İHD’nin 35 yıllık mücadelesinin gözaltında ve zorla kaybettirmelerin açıklanması dikkat çeken Gülseren, bu gelişmelerin kamuoyuna sunulması ve tüm gerçeklerin paylaşılması noktasında önemli bir rol oynadığını söyledi. Kaybettirmelerin kayıt altına alınması ve buna ilişkin mücadele yürütülmesinin hakikati haykıran bir etki yarattığını söyleyen Gülseren, etkinin yanı sıra toplumda duyarlılık sağladığını, yargının dikkatini çekebildiğini ve devleti zorlayabildiğini belirtti.
Hakikatin ortaya çıkarılabilmesi için ortak mücadele çağrısı
Gülseren son olarak, ortak bir güç oluşturarak bu tür suçların yeniden işlenmesinin önüne geçilmesi ve hakikatin ortaya çıkarılabilmesi için kaybettirmelerle karşılaşan herkesin ortak hareket edebileceği mekanizmalara hızla başvurması çağrısında bulundu.







