Sosyolog Güllistan Yarkın: Kürtleri yok etme arzusu soykırımcı bir arzudur
- 09:01 15 Ağustos 2021
- Güncel
Habibe Eren
İSTANBUL - Son dönemde yoğunlaşan Kürtlere karşı gelişen ırkçı saldırıları anlamaya çalışırken Türkler ve Kürtler arasındaki iktidar ilişkisine ve iktidar ilişkisi kurulurken ortaya çıkan söylemlere ve pratiklere bakmak gerektiğine dikkat çeken sosyolog Güllistan Yarkın, “ Bu saldırılara baktığımızda Kürtlerin Kürtçe konuşması, HDP’ye oy vermesi, Kürtlüklerini dile getirmeleri, devlete itaatkâr Kürt olmadıkları düşünülmesi veya sadece Kürt olmaları saldırı gerekçesi olarak karşımıza çıkıyor” dedi.
İktidarın politikaları, Kürt düşmanlığının tırmandırılması ve cezasızlığın bir sistem haline gelmesi ile birlikte Kürtlere yönelik ırkçı saldırılara her gün bir yenisi ekleniyor. En son Konya Meram’da Kürt aileden 7 kişi, 60 kişilik bir grubun saldırısına uğradıktan sonra Mehmet Altun isimli fail tarafından katledildi. Katliam faili daha sonra evi ateşe vererek aileyi yakmak istedi.
Yine 17 Haziran’da HDP İzmir İl Örgütü’ne yönelik silahlı saldırıda bulunan Onur Gencer isimli fail partili çalışan Deniz Poyraz’ı katletti. Parti binasına zarar vererek, yakmaya çalıştı. Kürtlere ve diğer halklara uygulanan söz konusu ırkçı saldırılarda öldürme biçimleri katledilmekle kalmıyor; yok etme ve imha etme adına yakma eylemi uygulanıyor. Madımak, Maraş ve buna benzer birçok katliamda katledilen insanlar ya yakıldı ya da işyerleri, evleri ve özel mülkleri ateşe verildi.
Sivas’ta aralarında aydın, yazar ve şairlerin de olduğu 33 kişi yakılarak katledilirken, 1978 yılında gerçekleşen Maraş Katliamı’nda 22 yaşındaki Ali Tıraş, kazanda yakılarak katledildi. Öte yandan Muş’un Vartinis (Altınova) beldesinde 2 Ekim 1993 günü köyde operasyon başlatan bir grup asker PKK’ye yardım ve yataklıkla itham ettikleri korucu olmayanların ev, ahır ve ot yığınlarını ateşe verdi, ardından Vartinis köyünde bir evi içinde hamile kadın dahil olmak üzere 7 çocuk yakılarak katledildi.
Tarihsel olarak sürdürülen ve devredilen ‘yakma eylemi’ ırkçı saldırılarda bir refleks olarak karşımıza çıkarken dünden bugüne de miras edilen bir uygulama.
Sosyolog Güllistan Yarkın ile Kürtlere yönelik ırkçı saldırıların artması ve Kürtlerin artık bedenlerinin dahi yok edilmesine dair konuştuk.
“20. yüzyılda Türklerin ülkesi anlamına gelen Türkiye adını alan yaşadığımız coğrafya yaşayan bütün etnik grupların ülkesi olarak değil sadece Türklerin ülkesi veya Türklerin egemen olduğu bir ülke olarak kuruldu ve resmi sınırlarında özellikle 20. yüzyılda Türk üstünlüğüne dayanan ırksallaştırılmış bir rejim inşa edildi”
* Irkçılık tarihsel olarak tüm dünyada belirli dönemlerde yükselişe geçiyor. Türkiye’de ise özellikle son süreçte Kürtlere yönelik sistematik bir hal almış durumda. Son haftalarda birçok kentte ırkçı saldırı haberleri gelirken Konya’da Hakim Dal katledildi, ardından yine aynı kentte 7 kişilik aile Mehmet Altun isimli fail tarafından katledildi. Katliamı var olan koşulları okuyarak nasıl değerlendirmek gerekir?
Öncelikle ırkçı saldırılarda hayatını kaybedenleri hüzünle ve saygıyla andığını söyleyerek başlamak istiyorum. Dünyanın her yerinde ırkçı saldırılar egemenlik ilişkisi ve tarihi dolayımında ortaya çıkıyor. Irkçılık tıpkı patriyarka gibi bir egemenlik biçimi ve bir toplumsal rejimdir. Özellikle 18-19. yüzyıldan itibaren Avrupa sömürgeciliğinin daha da derinleşmesiyle dünyanın bütününde ırksallaştırılmış toplumsal rejimler inşa ediliyor. Avrupalılar sömürgelerde egemenlik kurdukları yerli grupları kendilerinden hem biyolojik hem de kültürel olarak aşağı, biyolojik olarak yok edilmeleri ve işkence edilmeleri meşru olan yaratıklar olarak kurguluyor ve bu şekilde davranıyorlar. Bu tip ideolojiler ve pratikler ile üniversitelerden, hukuka, ekonomiden, siyasete toplumsal yaşamın ve kurumların her alanında yeniden üretilen ırkçı bir rejim inşa ediliyor. Dolayısıyla dünyanın her yerinde etnik gruplar arasındaki çatışmaları ve saldırıları ele alırken saldırganlar ve saldırıya uğrayanlar arasındaki iktidar ilişkilerine ve bu ilişkilerin tarihine odaklanmak gerekiyor.
Dünya tarihine paralel olarak coğrafyamızda da etnik iktidar ilişkilerine dayanan ırkçı bir rejim kurumsallaştırıldı. 20. yüzyılda Türklerin ülkesi anlamına gelen Türkiye adını alan yaşadığımız coğrafya yaşayan bütün etnik grupların ülkesi olarak değil sadece Türklerin ülkesi veya Türklerin egemen olduğu bir ülke olarak kuruldu ve resmi sınırlarında özellikle 20. yüzyılda Türk üstünlüğüne dayanan ırksallaştırılmış bir rejim inşa edildi. Buna göre Türklük kapsayıcıydı diğer etnik gruplar ve özellikle Türk olmayan Müslümanlar Türklüğe asimile olarak, kendi kültür ve tarihlerinden vazgeçerek, Türk egemenliğini kabul ederek tüm vatandaşlık haklarından yararlanabilirlerdi. Kürtler üzerindeki modern Türk iktidarı Cumhuriyet’in ilk döneminde meşrulaştırılırken, Anayasal olarak varlıkları inkâr edilirken pratikte Kürtler, egemenlik inşasında aktif olarak yer alan Türkler tarafından “medeniyetsizler”, “geriler”, “yobazlar”, “ilkeller”, “şakiler”, “kuyruklu Kürtler”, “kıllı Kürtler”, “dağ ayıları” olarak adlandırıldılar. Kürtler böyle oldukları için üstün Türk medeniyetine ihtiyaçları vardı. Uzun yıllar Kürtlerin var olduğunun dile getirilmesi engellendi. Dil yasakları, yayın yasakları uygulandı. Birçok silahlı ayaklanma ve çatışma yaşandı. Binlerce kişi hayatını kaybetti. Söz konusu şiddet ortamı hala sona ermemiştir.
Son dönemde yoğunlaşan Kürtlere karşı gelişen ırkçı saldırıları anlamaya çalışırken de Türkler ve Kürtler arasındaki iktidar ilişkisine ve iktidar ilişkisi kurulurken ortaya çıkan söylemlere ve pratiklere bakmak gerekiyor. Bu saldırılara baktığımızda Kürtlerin Kürtçe konuşması, HDP’ye oy vermesi, Kürtlüklerini dile getirmeleri, devlete itaatkâr Kürt olmadıkları düşünülmesi veya sadece Kürt olmaları saldırı gerekçesi olarak karşımıza çıkıyor. Kürtler öldürülebilir bedenler olarak kurgulanabiliyorlar. “En iyi Kürt ölü Kürttür” ifadesi Kürtlerin soykırımdan geçirilmesini arzulayan bir ırkçı fantezi olarak karşımıza çıkıyor. Bu ifade aynı zamanda katliamları meşrulaştırıyor. Bu “Kürtleri burada barındırmayacağız” söylemlerinin dolaşıma sokulduğu ırkçı saldırılarla da Türk üstünlüğünü ve egemenliği yeniden inşa ediliyor.
“Gözlem olarak da şunları söyleyebilirim, ırkçı saldırıların Türk-Kürt meselesi olarak yansıtılması devletin birliğine ve egemenliğine aykırı bir iddia veya buna zarar verecek bir durum olarak görülüyor. Bu tavır yani inkârcı yaklaşım aslında bu coğrafyadaki resmi ideolojinin en temel özelliği”
*Olay yerine hazırlıklı giden ve katliamı planlayan failin yaptığı eylem münferitleştiriyor ve “husumet” olarak yansıtılıyor. Özellikler Kürtler söz konusu olduğunda saldırıların “husumet” olarak lanse edilmesinin tarihsel arka planı nedir?
Irkçı saldırılar hakimler ve savcılar tarafından adli vakalar olarak değerlendiriliyor ve meselenin nefret ve ayrımcılık yanı yok sayılmış oluyor. İHD-Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon üyeleri olarak ırkçı saldırıları yakından takip ediyoruz. Buradaki gözlemim bu tip saldırılarda polis, savcı, vali, hâkim gibi devlet yetkililerinin bu olayların ırkçı saldırı veya nefret saldırısı olarak tanımlanmasını istemedikleri ve hatta son Konya katliamında ailenin avukatının açıkça dile getirdiği üzere avukatların üzerinde dahi bu tip saldırıların ırkçı ve ayrımcı saiklerle yapıldığının üstünün örtülmek istenmesi. Türk yazılı hukukunun ırkçılık ve ayrımcılık pratiklerine yaklaşımı ile ilgili olarak Derya Bayır’ın Türk Hukukunda Azınlıklar ve Milliyetçilik adlı kitabı önemli bir çalışma. Konunun hukuki yanıyla ilgili kişilerin bu kitabı okumalarını tavsiye ediyorum.
Gözlem olarak da şunları söyleyebilirim, ırkçı saldırıların Türk-Kürt meselesi olarak yansıtılması devletin birliğine ve egemenliğine aykırı bir iddia veya buna zarar verecek bir durum olarak görülüyor. Bu tavır yani inkârcı yaklaşım aslında bu coğrafyadaki resmi ideolojinin en temel özelliği. Yaşanan hakikat resmi görüş tarafından inkâr edilerek egemenlik tesis edilmeye çalışılıyor. Bu tarz bir inkârcı yaklaşımın sadece Kürt toplumuna değil Türk toplumuna da zarar verdiğini düşünüyorum. Hakikatlerle yüzleşilmesi, aynı mahallelerde şehirlerde yaşayan toplulukların ilişkileri açısından son derece önemli ve özellikle bu tip saldırıların bir daha ortaya çıkmasını engellemek açısından önemli diye düşünüyorum.
Coğrafyamızda uzun yıllar kadın cinayetleri “maganda kurşunu” olarak tanımlandı. Kadın mücadelesi sayesinde son birkaç yıldır bu cinayetler artık “kadın cinayetleri” olarak adlandırılıyor. Kadın cinayetlerinde kadınların boşanma talebi veya ayrılmak istemesi gibi nedenler cinayet nedeni olabiliyor. Bu cinayetler “çiftler arası husumet” olarak adlandırılmıyorlar. Bu cinayetlerin sistemik özelliği ve patriyarka ile olan ilişkisi kadın mücadelesi sayesinde artık deşifre olmuş durumda. Bu kadın mücadelesi açısından önemli bir gelişmedir.
Kürtlere karşı saldırılarda veya genel olarak ırkçı saldırılarda failler yaşanan gündelik bir husumeti örneğin otopark kavgası olabilir, “çöpü niye buraya attın?” tartışması olabilir, “çok gürültü yapıyorsunuz” kavgası, iki küçük çocuk arasındaki kavganın ailelere yansıması veya yaşam alanına dair gündelik herhangi çatışma olabilir bu tip bir çatışma ırkçı hakaretlerle sonuçlanıyorsa ve hatta çatışmaların kaynağı ırkçı nefret ise, örneğin “Suriyelileri burada istemiyoruz”, “pis Ermeniler”, “pis Kürtler”, “nereden geldiyseniz oraya gidin”, “burada sizi yaşatmayacağız”, “teröristler”, “k*ro”, “keko”, “buraya geldiniz buraları da mahvettiniz” gibi hakaretler ve taleplerle düşmanlık ortaya çıkıyorsa bu çatışmalar basitçe aile husumeti, kişisel tartışma vs. olarak adlandırılamaz diye düşünüyorum. Bu saldırılarda ortaya çıkan ırkçı hakaretlerin yok sayılması, üzerinin örtülmek istenmesi saldırıya uğrayan mağdurların sesini bastıran ve mağdurların konuşmasını engelleyerek onlar üzerinde iktidar kuran ve ırkçı rejimi güçlendiren bir yaklaşımdır diye düşünüyorum.
“Türkiye’de yaşayan herkes Türk olduğu için ve herkes eşit vatandaşlık haklarından yararlandığı için Kürtlerin ırkçı saldırıya uğraması da imkansızdır. Öyle bir yasa yapımı söz konusu ki mağdurların ırkçı saldırıya uğradığını söylemek bile “ayrımcılık” yapmak, “bölücülük” veya “hainlik” olarak değerlendirilebiliyor. Türk hukuku farklı etnik grupların varlığını reddettiği için ırkçı saldırıların olduğunu öne sürmek ırkçılık olarak dahi algılanabiliyor”
* Türkiye’de modern ırkçı rejimin inşasında ne gibi süreçler işletiliyor? Özellikle bu saldırılarda cezasızlık ve devlet desteğinin yanı sıra faillerin “gönüllü katılımı” da oluyor. Bu noktada ırkçılık nasıl bir olguya dönüşüyor?
Faillerin saldırılara gönüllü katılımı da gene ırkçı rejim içinde kendi üstün pozisyonunu ve iktidarını tesis etme arzusu ile ilgili. Siviller tarafından gerçekleştirilen ırkçı saldırılar ölümle sonuçlanmamışsa cezasızlık çok yaygın bir hukuki uygulama. Irkçı saldırı ölümle sonuçlanmışsa ve katilin kim olduğu açıkça ortadaysa bu durumda yargı bu cinayeti adli bir vaka olarak değerlendiriyor ve cezalandırma aşamasında hakimler ve savcılar konuyu etnik bir konu olarak değerlendirmiyor ve meselenin ırkçı yanını yok sayıyorlar. Bu biraz da Derya Bayır’ın da kitabında ele aldığı üzere Türk hukukunun inkârcı yaklaşımı ile ilgili. Türk hukukuna göre Türkiye’de yaşayan herkes Türk olduğu için ve herkes eşit vatandaşlık haklarından yararlandığı için Kürtlerin ırkçı saldırıya uğraması da imkansızdır. Öyle bir yasa yapımı söz konusu ki mağdurların ırkçı saldırıya uğradığını söylemek bile “ayrımcılık” yapmak, “bölücülük” veya “hainlik” olarak değerlendirilebiliyor. Türk hukuku farklı etnik grupların varlığını reddettiği için ırkçı saldırıların olduğunu öne sürmek ırkçılık olarak dahi algılanabiliyor. Dolayısıyla içinde yaşadığımız inkâr rejimi pratikte ortaya çıkan etnik gerilimlerin azalmasıyla değil bunların varlığını yok sayarak daha da derinleşmesiyle sonuçlanıyor. Toplumsal sorunları inkâr ederseniz bu sorunlar katlanarak büyürler. Biz de maalesef inkâr rejimi içinde bu durumu yaşıyoruz.
Türk hukukunda TCK’nın 122. Maddesi Nefret ve Ayrımcılık suçu ile ilgili. Bu maddeye yakından bakıldığında maddenin ekonomik hizmet ve genel olarak hizmet alma, işe alma ile ilgili konuları kapsadığı görülüyor. Dolayısıyla TCK ırkçı saldırılara uğrayan kişileri bu çerçevede korumayı, bu saldırıları engellemeyi amaçlayan bir perspektifle yazılmamıştır. Hukuki olarak Türk olmayanlara karşı “ırkçı saldırı”, “nefret saldırısı” gibi bir suç olmadığı için suçu engelleyecek önlemler de alınmıyor. Cezalar da gene böyle bir suç çerçevesinde değil adli vaka çerçevesinde veriliyor veya hiç verilmiyor. Dolayısıyla Türk Ceza Kanunu’nda bu konuya dair bir değişiklik yapılması hem hâkim ve savcıların konuya yaklaşımını değiştirecek hem de insanlarda bu konuya dair daha fazla farkındalık yaratacaktır diye düşünüyorum.
“Yaşadığımız coğrafyadaki kültürde ölü bedenler sevenleri tarafından manevi ritüellerle gömülürler. Burada katil ölü bedenlere de saldırarak hem bedenlerin maneviyatına saldırıyor hem de mağdurların sevenlerinin maneviyatına saldırıyor. Ölü bedenlerin bütünlüğüne zarar vererek ölü bedenlerin ritüellerle gömülmesini de engellemek istiyor. Bu çok büyük bir zorbalık maalesef”
* Konya katliamında fail katlettikten sonra evi ateşe verip Kürt aileyi yakmak istiyor. Bu yakma refleksi daha önce karşımıza birçok saldırıda çıkıyor. Bunun altında yatan öfke sadece “bedeni ortadan kaldırmak” ile açıklanabilir mi?
Burada ölü bedenlere, cenazeye de tahammülsüzlük ve nefret söz konusu. Katilin cenazeleri de ortadan kaldırmak istemesi nefretinin büyüklüğünü de gösteriyor. Yaşadığımız coğrafyada ölü bedenlere ve cenazelere olan saldırılar maalesef yaygın. Çok sayıda Kürt beden özellikle 90’lı yıllarda hem faili meçhul cinayetlerle öldürüldü hem de kaybedildi. 2000’li ve 2010’lu yıllarda birçok toplu mezar ortaya çıktı. “Toplu mezar” başlı başına ölü bedenlere saygısızlıktır. Yakın zamanda HDP’li tutuklu vekil Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesine bir saldırı olmuştu. Bunlar çok acı verici olaylardır.
Yaşadığımız coğrafyadaki kültürde ölü bedenler sevenleri tarafından manevi ritüellerle gömülürler. Burada katil ölü bedenlere de saldırarak hem bedenlerin maneviyatına saldırıyor hem de mağdurların sevenlerinin maneviyatına saldırıyor. Ölü bedenlerin bütünlüğüne zarar vererek ölü bedenlerin ritüellerle gömülmesini de engellemek istiyor. Bu çok büyük bir zorbalık maalesef. Ölüye Saygı İnisiyatifi yakın zamanda bu konuda bazı paneller düzenledi. Bu paneller internette de paylaşıldı. Konuyla ilgili kişilerin bu videoları izlemesini tavsiye ediyorum.
Türkçe bir ifade olan “en iyi Kürt ölü Kürt’tür” ırkçı ifadesi aslında soykırım ve katliamları meşrulaştıran ve yaşayan Kürtlerin de ortadan kaldırılması arzusunu ortaya çıkaran bir fantezi olarak karşımıza çıkıyor. Kürtleri yok etme arzusu soykırımcı bir arzudur.







