Abdullah Öcalan: Barışın önündeki en büyük engel AKP’dir

  • 09:01 31 Ağustos 2021
  • Güncel
HABER MERKEZİ - Tüm Ortadoğu’da savaş sürecinden geçilirken, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın yıllarca verdiği mesajlardaki “barış” çağrıları ve bu çağrıların önemi, bugüne bir kez daha ışık tutuyor. Abdullah Öcalan, 2010’da “AKP çözüm istemiyor, çözüme hazır değil. Barışın önündeki en büyük engel AKP'dir” tespitinde bulunurken, “Benim ailem 5 milyon, 10 milyon insan, biz isyan ettik. Barışmak istiyoruz. Biz bu yüzden oturduk bu masaya. Ben 40 yıl savaştım, gerekirse 40 yıl daha savaşacağım” diyor.
 
1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla barış mesajları verilirken, savaşlar ise devam ediyor. “Barışı” dilinden düşürmeyen ancak savaşın da öncülüğünü yapan ülkelerin “savaş siyasetine” karşı halkların, kadınların, muhalif güçlerin “barış ve demokrasi mücadelesi” sürüyor. Bu mücadelenin merkezlerinden biri bölge. Bölgede 40 yıldır süren savaş ve çatışma sürecine karşı PKK Lideri Abdullah Öcalan öncülüğünde gerçekleştirilen barış ve çözüm girişimleri, bu mücadelenin en önemli örneği. Uluslararası komplo ile Türkiye’ye getirildikten sonra İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ne konularak ağır tecrit koşulları altında tutulan Abdullah Öcalan, 22 yılı aşkın süredir halkların barış talebi için mücadele ediyor. PKK Lideri’nin barışı sağlama konusundaki direnişi ve ısrarı, avukatları ile yaptığı görüşmelere de yansıyor.
 
İlk temaslar
 
Abdullah Öcalan, 30 Mart 2007 tarihli avukat görüşmesinde “barış ve çözüm” konusundaki ilk resmi adımlara dikkat çekiyor: “…Tabii devlet içinde de bu sorunu diyalog ve barışla çözmek isteyenler vardı. 1990’larda bir büyükelçi Şam’da bizimle diyalog kurmak istiyor. Ben bunu bizi havaya uçuracaklarını veya suikast yapacaklarını düşünerek kabul etmedim. Daha sonra İmralı sürecinde ilgili büyükelçi görevlisi savcıları telefonla arayarak, ‘APO beni hatırlıyor mu? 90’da kendisiyle görüşme talebinde bulunmuştuk’ demiş. Savcının biri bunu bana soru olarak sordu. Onların diyalog arayışında olduğunu anladım. Aramızda dolaylı bir etkileşim, ilişki vardı. (Turgut) Özal bana ilk haber gönderdiğinde biraz hayret ettim. Bu Özal’ın kendi gücü değil, onu bu şekilde harcarlar demiştim. Daha sonra Özal’ı ve ailesini bitirdiler. (Necmettin) Erbakan da haber yolladı. Daha sonra onu da devre dışı bıraktılar. 99’dan sonra barış ve diyalogu derinlemesine çözümlemeye başladık.”
 
‘Ben ateşkes çağrısında bulundum, adım atılmadı’
 
“Barıştan bahsettiğim zaman ‘APO korkuyor, oyuna geliyor’ diyorlar” sözlerine değiniyor Abdullah Öcalan, aynı yılın 9 Mayıs’ında. Ne korktuğunu ne de birilerinin oyununa geldiğini vurgulayan Abdullah Öcalan, “Ben savaşa siyaseten de, ahlaken de karşıyım. Bunlar PKK’yi bitiremediler. Şimdi de ‘APO’ya baskı yaparsak PKK’yi bitirebiliriz’ diye düşünüyorlar. Ben halkımıza ve kamuoyuna açıkça söylüyorum. Bu şekilde bana PKK’yi tasfiye ettireceklerini düşünüyorlar. Ben nasıl PKK’ye ‘Silah bırakın, teslim olun’ derim? Daha önce de söyledim, bir çözüm yolu olursa, tabii ki silah bırakılır, bu mesele değil. Ben PKK’ye ateşkes çağrısında bulundum, hiçbir adım atılmadı ve operasyonlarla PKK üzerine gidildi. Hiçbir şey yapmadılar, adım da atmadılar. Çözüm için fırsat da vermediler” diyor.
 
‘Biz çözüme varız’
 
Abdullah Öcalan, çözümü esas alan görüşmelere hazır olduğunu, neredeyse her görüşmesinde dile getiriyor. Bunlardan biri de 31 Ekim 2007’deki avukat görüşmesi: “Devlet, asker benimle görüşmek mi istiyor? Kendi yetkilisini, temsilcisini gönderir; ‘Ey APO, sen ne istiyorsun’ der. Ben de görüş ve şartlarımı belirtirim. O da kendi şartlarını, yapacaklarını belirtir, bir noktada uzlaşılır veya aksi olur. Bu konuda daha önce bir ilke kararı almıştım. Eğer çözüm isteniyorsa, herkesin, Kürtlerin de üzerinde mutabık kalacağı bir anayasa yapılabilir. Benden bir talep varsa şartlar konuşulur. Biz her türlü çözüme varız. Tekrar barış elimi uzatıyorum.”
 
“İki milyon insanın ölmesiyle elde edilecek mutlak bir zaferdense bir tek insanın dahi ölmediği siyasi demokratik çözümü esas almayı tercih ettim. Bir-iki milyon insan öldükten sonra mutlak bir zafer neye yarar!”
 
‘Barış için elimden gelen her şeyi yaparım’
 
PKK Lideri, savaşa karşı barış tutumunu 9 Ocak 2008’de net bir şekilde ifade ediyor. Abdullah Öcalan, “İki milyon insanın ölmesiyle elde edilecek mutlak bir zaferdense bir tek insanın dahi ölmediği siyasi demokratik çözümü esas almayı tercih ettim. Bir-iki milyon insan öldükten sonra mutlak bir zafer neye yarar! Öyle değil mi? Bunu önemle tekrar ediyorum, bu çok önemlidir.  Soykırım devreye girerse kimse bunu kaldıramaz. Ben daha büyük katliamların önüne geçmek istiyorum. Demokratik bir ortamın oluşması ve barış için her şeye hazırım. Barış için elimden gelen her şeyi yaparım. Benim bu görüşlerimi herkes bilsin. Türk toplumuna da iyi anlatılsın” diyor.
 
Abdullah Öcalan, 14 Ağustos 2009 tarihli görüşmede, barış talebi karşısında halkın tutumuna da dikkat çekiyor: “…Ben biliyordum. Halkın destek vereceğini biliyordum. Hatta ben yüzde 80 değil, yüzde 90 bekliyordum. Ben halkın siyasiler gibi düşünmediğini daha önce de söylemiştim. Tabi ki askerler de isteyecekler. Barışı en çok onlar istiyor. Barışa en çok kırsaldaki asker sevinecek.”
 
“Müzakere olursa barış ve çözüm istemeyenlerin maskesi düşecek. Benim önümü açın, ben de Türkiye’de barış ve çözüm istemeyenlerin maskesini düşüreyim.”
 
‘Müzakereden neden çekiniyorlar’
 
23 Eylül 2009 tarihli görüşmesinde, müzakerelerin önemine ve belirleyiciliğine değinen Abdullah Öcalan, “Demokratik müzakere olursa çözüm gelişir. Müzakereden neden çekiniyorlar ki? Bir araya gelirler, sorunu müzakere ederler ve çözüme giderler. Bundan çekinilecek, korkulacak ne var? Meclis de öyle gevezelik için toplanmasın, sorunu sorumluluğuyla karşılasın, öyle tartışsın, birbirlerini hainlikle suçlamasın. Yok, sen şunu söyledin, şunu yaptın, yok sen de şunu söyledin, şunu yaptın gibi siyaset anlayışını terk etsinler. Müzakere aynı zamanda kimin çözümsüzlükten yana kimin çözümden yana olduğunu ortaya çıkaracaktır. Müzakere olursa kim barış istiyor kim savaş istiyor; kim adalet istiyor kim adaletsizliği; kim faili meçhullerden yana kim hukuktan yana; kim karanlık Türkiye’den yana kim aydınlık bir ülkeden yana? Müzakere olursa barış ve çözüm istemeyenlerin maskesi düşecek. Benim önümü açın, ben de Türkiye’de barış ve çözüm istemeyenlerin maskesini düşüreyim” değerlendirmesinde bulunuyor. 
 
PKK Lideri, aynı yıl 21 Ekim’de şu çağrıda bulunuyor: “Ben Türk halkına sesleniyorum: 80-90 yıldır üzerimizde bir örtü var. Birlikte bunu kaldırabiliriz. Barışı ve demokrasiyi birlikte getirebiliriz, hep birlikte kazanırız. Lütfen beni iyi anlayın. Biz demokratik çözümden yanayız.”
 
Barış grupları: Kürt halkı barış iradesini ortaya koymuştur
 
Abdullah Öcalan, farklı tarihlerde Türkiye’ye gelen barış gruplarına da işaret ediyor. Barış gruplarının halk tarafından coşkuyla karşılanmasına dönük yorumları değerlendiren ve bu konuda “ciddiyete davet eden” PKK Lideri, “Barış işi ciddi bir iştir, saygı ister. Bu grupların gelişi ve buna karşı Kürt halkının onurlu sahiplenişi, duruşu, hükümetin gerçek yüzünü, niyetini ortaya çıkarmıştır. Hükümetin planı suya düştü. Oraya gidenler sadece DTP ya da PKK sempatizanı değildir. AKP’liler de gitti. Hükümeti korkutan da budur. Kendi oy kaybından korktu. Ama bu durum öyle oy hesabıyla yürütülecek bir durum değil. Barış ciddiyet ister. Ben, çağrıma uyup gelen bütün arkadaşlara teşekkür ediyorum. Böylece bana bağlılıklarını göstermişlerdir. Biz amacımıza ulaştık. Bu grupların gelişi ve Kürt halkının tutumuyla barıştan yana olduğumuzu gösterdik. Kürt halkı barış iradesini açıkça ortaya koymuştur. Ama buna karşılık hükümet ciddi yaklaşmamıştır” mesajını veriyor.
 
“Bu aşamadan sonra Kürtler varlıklarını ve onurlarını kimseye teslim etmezler. Ben desem bile teslim etmezler. Bundan sonra kendi onurları ve varlıkları için savaşacaklardır. Şimdi siz, Kürtlerin varlığını tanımadan, Kürtlerin özgürlüğüne saygı duymadan Kürtlerle nasıl barışacaksınız.”
 
‘Kürtlerin varlığını tanımadan Kürtlerle nasıl barışacaksınız’
 
Abdullah Öcalan, 2009’da gelen 3’üncü barış grubunun ardından yeni barış gruplarının gündeme getirilişine, Aralık 2009’da şu yanıtı veriyor: “Hayır, artık bu saatten sonra buna gerek yok. Barış grupları geçmişte de biliniyor, o zaman da Kürtlerin iradesini ve samimiyetini göstermek için gelmişlerdi. Bunun yeterince görüldüğünü düşünüyorum. Çözüm konusunda Türkiye’nin geleceği için birlikteliğe, kardeşliğe varız ama bu, Kürtlerin varlıklarının kabulü ve onurlarının korunmasıyla mümkün olur. Ben bu söylediklerimin arkasındayım. Bu nedenle yol haritasını hazırladım ve yol haritamın herkes tarafından bilinmesi ve herkesin kendisini buna göre hazırlaması gerektiğini söyledim. Siyaset tıkanmıştı, ben tıkanıklığı aşmak için bunları söyledim. Bu aşamadan sonra Kürtler varlıklarını ve onurlarını kimseye teslim etmezler. Ben desem bile teslim etmezler. Bundan sonra kendi onurları ve varlıkları için savaşacaklardır. Ben orada yol haritamda söyledim, sizin bu yaptığınız soykırımdır; kültürel soykırımdır, siyasal soykırımdır, sosyal soykırımdır, ekonomik soykırımdır. Şimdi siz, Kürtlerin varlığını tanımadan, Kürtlerin özgürlüğüne saygı duymadan Kürtlerle nasıl barışacaksınız” diyor.
 
“40-50 bin insan öldü deniyor, her iki taraftan toplam 40-50 bin insan öldü. Evet, ancak bunlardan ne kadar sonuç çıkarıldı? Bunu ‘terör’ diyerek açıklayamazsınız. İnsanları bu türden tabirlerle kandıramazsınız. Yaklaşık 50 bin insanın öldüğü bir yerde ‘terör’ değil savaş vardır.”
 
‘Gözyaşları iki kelimeyle biter: Barış görüşmeleri’
 
Abdullah Öcalan, 20 Ocak 2010’da şunları söylüyor: “Bütün bu zor koşullarımıza rağmen barışı getirmeye çalıştık. Bunun çabasını yürüttük. Ancak olmadı, bunu başarmak isterdik, başaramadık. 2010 yılının başlarında olmamız vesilesiyle bu konuya değinmek istiyorum. Aslında barışa giden yolda yapılması gerekenler belliydi, çok basitti. Yine belirtiyorum insanların gözyaşları iki kelimeyle biter aslında: Barış görüşmeleri. Tekrar 2010 vesilesiyle Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a, Genelkurmay Başkanı’na, Emniyete, İstihbarata sesleniyorum. Barış için herkes üzerine düşen görevi gerçekleştirmelidir. Bu devlet olmanın, devlet ciddiyetinin gereğidir. Çok da zor değildi bu adımları atmak ancak nedense hiç görülmedi çabalarımız. 11 yıldır bu konularda yazdıklarımı toplasanız hayli kabarık bir doküman ortaya çıkar. Bu dikkate almama yaklaşımı karşısında da esef duyuyorum. 40-50 bin insan öldü deniyor, her iki taraftan toplam 40-50 bin insan öldü. Evet, ancak bunlardan ne kadar sonuç çıkarıldı? Bunu ‘terör’ diyerek açıklayamazsınız. İnsanları bu türden tabirlerle kandıramazsınız. Yaklaşık 50 bin insanın öldüğü bir yerde ‘terör’ değil savaş vardır. 
 
“Şehitlerimiz var deniliyor, kendi şehitlerine de saygıları yok. Madem bir savaş oldu, bunun karşılığında insanlar öldü, bu insanların acılarını dindirecek, bu kayıpların önüne geçecek barışın da yapılması gerekiyor.”
 
Geçenlerde radyodan dinledim. Cumhurbaşkanı Gül’ün katıldığı törendeki olayı duydum. Orada da ‘terör’ü sonlandırıncaya kadar mücadeleye devam deniyor. İşte görüyorsunuz dökülen kanlar üzerinden hala siyaset yapılıyor. Şehitlerimiz var deniliyor, kendi şehitlerine de saygıları yok. Madem bir savaş oldu, bunun karşılığında insanlar öldü, bu insanların acılarını dindirecek, bu kayıpların önüne geçecek barışın da yapılması gerekiyor. Biz ‘93’ten beri barışın mücadelesini yürüttük, son olarak 11 yıldır da burada yürütmeye çalıştım. Bu yönde çabalarımız oldu ama bu çabalarımız sonuçsuz bırakıldı. Şehitlerimiz var deniliyor, peki onların şehitleri var da bizim şehitlerimiz yok mu? Biz tüm bu acılarımıza rağmen, arkadaşlarımızın, halkımızın bağırlarına taş basa basa onları barışa ikna ettik, barışa hazır hale getirdik, peki siz ne yaptınız? Acıları körüklediniz. Daha önceleri de barışa dönük bu hamlelerimizi yaptık, bu nedenle yüzlerce arkadaşımızı kaybettik. Son olarak da Kandil’den ve Maxmur’dan arkadaşlarımız her şeyi göze alarak, başlarına geleceklerin farkında olarak bile bile barışa katkı sunmak için geldiler. Bu arkadaşlarımızın gelişinin hükümet-devlet tarafından nasıl ele alındığı da ortada. Devlet ciddiyeti burada yok. Ortada bir savaş var, kayıplar veriyorsun. Savaşmasını bilenler barışmasını da bilmelidirler. Biz kimliğimiz, özgürlüğümüz, haklarımız için mücadelemizi yürüttük. Binlerce tutsağı var, halkı var. Bu soğuklarda buz kesmiş dağlarda kalanları var. Oralarda niye bulunduklarının anlaşılması gerekiyor.”
 
“AKP çözüm istemiyor, çözüme hazır değil. Barışın önündeki en büyük engel AKP'dir.”
 
PKK Lideri Abdullah Öcalan, AKP’nin çözüm ve barış karşısındaki tutumunu ele alıyor. Bu konuda 24 Kasım 2010 tarihli avukat görüşmesinde şunları dile getiriyor: “AKP içinde iyi niyetli insanlar olabilir. Hatta Başbakan da iyi niyetli olabilir fakat AKP barış konusunda bir karar vermiyor. Şu çok önemli; Başbakan Özal'a mı evrilecek Çiller mi olacak? Özal barış için kararını vermişti, öldürülmeden önceki gün, öldürüldüğü gün bize diyalog için bir heyet göndermişti. Diyalog halindeydi bizimle. Başbakan Amerika'ya gidiyor, İngiltere'ye gidiyor, Çiller gibi olursa Çiller'den daha tehlikeli olur. AKP'nin ‘Biz barışa güç getiremeyiz, yapamayız’ görüşü de doğru değildir. Sen hükümetsin, barış kararını vermen gerekir. Devlet ve ordu çözüm istiyor, AKP çözüm istemiyor, çözüme hazır değil. Barışın önündeki en büyük engel AKP'dir.”
 
‘Ben yaşadığım sürece hiç kimse Kürtlerin onuruyla oynayamaz’
 
2 Mart 2011 tarihli görüşmesinde de Abdullah Öcalan, tek taraflı beklentilere dikkat çekiyor. “Çok tuhaf bulduğum bir şey var” diyen Abdullah Öcalan, “Diyorlar ki ‘Silahlar sussun’.  Hiçbir çaba göstermeden öyle ikide bir “silahlar sussun” denmesinin hiçbir anlamı yok. Ne silahı? Biz silah mı kullanıyoruz? Biz kimseye karşı silah kullanmıyoruz, silah kullanmak zorunda bırakılıyoruz. Ben çözümden yana umutlarımı yitirmiş değilim hala umutlarım var. Çözüm gelişiyor ve derinleşiyor” ifadelerini kullanırken, 11 Mart 2011’deki görüşmede ise şunları belirtiyor: “Biz burada bir uzlaşmaya, Kürtlerin hakkını anayasal güvenceye bağlamaya, görüşmelerle bunu sağlamaya çalışıyoruz. Belki de ilk defa tarihi bir fırsat yakalamışız. Kürtlerin hakları için bir çözümleri varsa konuşsunlar, eleştirsinler. Yol haritamız vardır, bu konuda bir eleştirileri varsa söylesinler. Ama öyle Öcalan tehdit ediyor demesinler, ciddi olsunlar. Şunu herkes bilsin, ben sağ olduğum, yaşadığım sürece hiç kimse, Kürtlerin onuruyla oynayamaz. 
 
‘İki toplumun ilişkilerini zehirlemişler’
 
Abdullah Öcalan, Kürt ve Türk toplumu arasındaki ilişkiyi, “Bu iki toplumun ilişkilerini dinamitlemişler, zehirlemişler” sözleriyle değerlendiriyor. Bu değerlendirmeyi ise 3 Ocak 2013’te Barış ve Demokrasi Partisi’nden (BDP) ilk heyet Ada’ya gittiğinde, yani tarihi sürecin başlangıcının ilk sinyali verildiğinde yapıyor. PKK Lideri, bu görüşmede, çözüm yol haritasını sunuyor: “Bunu nasıl aşabiliriz, bunun üzerinde çalışacağız. Bir halkın ulusal onuru ile oynanacak, halk buna tepkisiz kalacak! Öfkeliyim. Ulus-devletçi değilim. Katliamların temel nedeni budur. Ulus-devlet özgürlük değil köleliktir. Biz Kürtleri demokratik bir ünite haline getirmek istiyoruz. Türkiye Anayasasında ve yasalarda bu olmadan barış olmaz. AKP buna gerek yok diyor. Peki, biz nasıl yaşayacağız? 20 milyon insanın yasal ve anayasal ifadesi olmadan biz nasıl yaşayacağız? Bu nedenle bir eylem planı çıkarıyorum.” (Detayları 23 Şubat’ta sunuluyor.)
 
’40 yıl savaştım, gerekirse 40 yıl daha savaşacağım’
 
Yapılan tüm görüşmeler boyunca barıştaki ısrarının altını çizen PKK Lideri, “Şimdi ben bir aileyim. Benim ailem 5 milyon, 10 milyon insan, biz isyan ettik. Barışmak istiyoruz. Bunun için ne gereklidir? Savaşı bırakmak istiyorum, kabul ediyor musunuz? Biz bu yüzden oturduk bu masaya. Beni kandıracaklarını sanıyorlar. Oysa ben 40 yıl savaştım, gerekirse 40 yıl daha savaşacağım. AKP yeni çıktı ortaya. Bana lütuf edecek, öyle mi? Çocuk muyuz biz? AKP'nin çözümü hacıyatmaz esnaf çözümüdür, yaptığı tam bir esnaf kurnazlığıdır. Biz direnişin müzakeredeki karşılığını alıyoruz. Devletin demokratik bir gücü olacak, bu bir alıp verme meselesi değildir, sözleşme meselesidir. Ben sözleşmeden şunu kastediyorum: Bir beraberlik eşitlik, aşk, ahlak, estetik ve özgürlük içermelidir” sözleriyle 9 Mart 2014 tarihinde bu tutumunu yineliyor.
 
Provokasyon uyarısı
 
Abdullah Öcalan, 4 Şubat 2015’te HDP heyeti ile yaptığı görüşmede, barış mücadelesi karşısındaki provokasyonlara işaret ediyor: “Bizim kutsal barış öykümüz parçalanmak isteniyor. Cizre’de de yaptıkları oydu. Sekiz çocuk katledildi. Onu durdurmak da önemlidir. Cizre, Yüksekova, Silopi, İdil, Lice, Bingöl dahil geleneksel Türkiye toplumuna 60-70 yıldır dayatılan darbe pratiğinin son halkası yapılmak isteniyor. Barış ve demokratik çözümün başarısızlığa uğratılması hedefleniyor. Tüm kamuoyunun barış ve demokratik çözüm sürecinin, müzakere sürecinin niteliğini çok tarihi ve kutsal bilerek sahip çıkması, bu provokasyonlara, komplolara gelmemesi önemlidir.”
 
Demokratik Barışın Eylem Planı
 
PKK Lideri Abdullah Öcalan, İmralı’ya getirilmeden önceki ve getirildikten sonraki süreçte çözüm çabalarını “demokratik barış” ile taçlandırma yolunda görüşmelerin yoğunlaştığı dönemde, bu çabalarını da somut olarak ortaya koyuyor. 23 Şubat 2013 tarihinde heyet ile gerçekleştirilen görüşmede “Demokratik Barışın Eylem Planı”nı sunuyor PKK Lideri. “Savaş kadar zor olan barışın yolunu” gösteriyor. İşte 3 aşamalı eylem planı şu şekilde:
 
“Genelde Kürt isyanları, özelde PKK Hareketi yakın çağın bu tür çok acımasız ve körce gelişimiyle bağlantılıdır. Toplumda çok işlenen PKK’nin eylemli hali ancak tarihsel bağlamı içinde doğru anlaşılabilir. Özellikle 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 1993, 28 Şubat 1997 darbe yılları, bu eylemli hali toplumsal yaşamın yegane şartı haline getirmiştir. Devletin geleneksel şiddet uygulaması ve sistemin bunu körüklemesi, şiddet darboğazına ve çözümsüzlüğe yol açmıştır. Bu gerçekliğin farkına her ne kadar daha 1993’te varılmışsa da, süreçte çok etkili olan paralel devlet politikaları, günümüze kadar çıkmazın demokratik siyasetle çözümüne imkân tanımamıştır. 
Tarafımdan son yirmi yılda girişilen demokratik siyasi çözümü, güncel gelişmeler ışığında ve yeni dersler temelinde somut bir eylem planı halinde sunmayı görev bilmekteyim. Üç aşamalı bu ana planı kalın çizgiler halinde aşağıdaki gibi sunmak durumundayım.
 
Birinci Aşama
 
1-Taraflar arasında her şeyden önce demokratik-barış sürecine uygun bir dil geliştirilmeli, çatışma döneminin yıpratıcı dili bırakılmalıdır. Ayrıca sıkça karşımıza çıkması muhtemel provokatif gelişmelere karşı çözümde ısrarlı olunmalı ve cesur tutum takınılmalıdır.
 
2- Taraflar arasında ana ilkelerde anlaşılmak kaydıyla en geç Haziran 2013 tarihine kadar çatışma alanlarından anlamlı bir geri çekilme hedeflenmelidir. 
 
3- Çekilmenin önündeki engellerin kaldırılması ve yasal boşlukların giderilmesi acilen sağlanmalıdır. Sadece idari kararlarla geri çekilme önemli riskler taşımaktadır.
 
4- Çekilme sırasında ve sonrasında doğan boşluğu denetleme, köylere ve mahallelere geri dönüşün adilce olmasını sağlama ve doğacak olumsuzluklar konusunda ilgili makamlara öneri ve uyarıda bulunma misyonuyla yükümlü ve TBMM tarafından oluşturulacak karar ve komisyonla bağlantılı bir Akil İnsanlar Grubu teşkil edilmelidir.
 
5- Benzer sorunları yaşayan birçok ülkede olduğu gibi, ortak tarihî geçmişimizde de örneğine sıkça rastlanan en üst düzeydeki karar organınca çözüm sürecine ilişkin karar ve komisyon teşkili vazgeçilmez araç niteliğindedir. Eylem planının hayata geçmesi için TBMM’de konunun ruhuna uygun bir karar alınmak durumundadır. Ayrıca kararın ruhuna uygun olarak pratikleşmeyi gözetip denetleyecek, gerektiğinde araştırıp soruşturacak bir komisyon teşkili durumun icabı gereğidir.
 
6- Yukarıdaki madde bağlamında ve kapsamı daha da genişletilerek, yakın dönemin suç teşkil eden ve gizli kalmış olayları da oluşturulacak komisyonun araştırma ve soruşturmasına tabi tutulmalıdır.
 
7- Sürece karşı ortaya çıkacak olan ve daha önce de işlenmiş benzer suçlar için özgür bir yargılama organı göz ardı edilemez.
 
İkinci Aşama
 
1-Çatışmasızlık süreci başarıyla tamamlandığında ikinci aşamaya geçilir. Eğer taraflar çok istekli olup kapsamlı çözüm planları için niyetlerini ortaya koyarlarsa, ikinci aşama sonbaharda tamamlanabilir. Böylesi bir süre Türkiye’nin yeni anayasası için de uygundur, denktir.
 
2- İkinci aşamanın temel beklentisi, sorun teşkil eden belli başlı maddeler üzerinde uzlaşı sağlanmasıdır. Ayrıca başta Seçim ve Siyasi Partiler Yasası olmak üzere, bazı temel yasaların demokratikleştirilmesi ve AB Yerel Yönetimler Özerklik Şartının koşulsuz imzalanması zorunludur.
 
3- Açımlanırsa, vatandaşlık tanımı ulusal, etnik ve dinsel bağlamdan ayrıştırılmalı, tarihsel-kültürel varlıklar tarihî miras olarak değerlendirilmeli, kimliklerin özgürce ifade edilmesi ve yaşatılması garanti edilmelidir. Her kültür kendini eşit, özgür ifade etme ve demokratik yapılandırma hakkına sahip olmalıdır.
 
4- Sürecin hızlı ve ortak aklın gelişimi açısından akademik, medyatik ve sivil toplum unsurlarıyla iletişimin kurulması, güvenlik ve sağlık birimlerinin yetkinleştirilmesi gereklidir. Ayrıca anayasal ve yasal süreç için, konferans türü de dâhil, toplantılara ihtiyaç duyulacaktır.
 
5- İkinci aşamanın başarıyla tamamlanması sağlanmadan, üçüncü ve son aşama olan normalleşme sürecine geçilemez. Bu aşamada silahlı güçlerin güvenliği ve denetimi için bazı uluslararası güçlerin desteği aranabilir.
 
Üçüncü Aşama
 
1-Bu aşamanın temel amacı normal yaşama geçiştir; savaş ortamından kalıcı barış ortamında güvenlik içinde yaşamla bütünleşmedir.
 
2- Barış dünyası genelde evrensel demokrasinin, özelde Kürt toplumunda demokratik yaşamın kurumsallaştırılmasıdır.
 
3- Silahların bırakılması varlıksal ve özgürlüksel olarak Kürtlerin güvenlik sorununun çözüme kavuşturulmasına bağlıdır.
 
4- Kürtlerin çok parçalı yaşamı başta olmak üzere, özgün tarihî ve güncel durumu, güvenlik sorununun çözümünü de özgün ve öncelikli kılar. Misak-ı Milli’nin güncelleşmesi mevcut siyasi sınırlar kaldırılmadan da olgun çözümlere kavuşturulabilir.
 
5- İmparatorluk bakiyesi gereği, yeni anayasanın dışa doğru demokratik model olarak açık uçlu olması büyük önem taşır. Dışa kapalı bir anayasal model, başta Kürtler olmak üzere, çok sayıda kültürel varlığın sorunlarını çözme gücüne sahip olamaz.
 
6- İçte ve dışta yaşanan sorunların ağırlığından dolayı normalleşme sürecine kesin bir süre biçme gerçekçi değildir. Taraflar açısından tatminkar bir çözümün sağlanması süreyi belirleyip normalleşmeyi sağlayacaktır.
 
7- Sunduğum bu görüş ve öneriler tümüyle taslak niteliğinde olup, taraflarca değerlendirilerek nihai bir ortak metne dönüştürülebilir. Başarılması temel arzu ve dileğimdir.
 
23.02.2013”