‘Gözaltında cinsel işkence devlet politikası’
- 09:01 5 Eylül 2021
- Güncel
Habibe Eren
İSTANBUL - HDP’li siyasetçi Celalettin Yalçın’ın kaçırıldıktan sonra işkence görmesi ve tecavüz girişimine maruz kalmasını değerlendiren insan hakları savunucusu Eren Keskin, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra bu uygulamanın meşrulaştırıldığına dikkat çekerek, AKP’nin derin devlet ve MHP ile anlaştıktan sonra ülkenin tamamını “suç coğrafyası” haline getirdiğini belirtti.
Türkiye'de gözaltında cinsel taciz ve tecavüz bir özel savaş politikası olarak 1980 Askeri darbe sürecinde sıkça uygulanan bir yöntem oldu. O günden günümüze kadar Kürt sorunun çözümsüzlüğü ve artan baskı politikalarıyla birlikte kimi zaman yoğun kimiz zaman seyrek olarak uygulansa da fakat her dönem devletin kullandığı bir yöntem haline geldi. 15 Temmuz darbe girişiminde sonra ilan edilen OHAL ile birlikte özellikle Ankara ve İstanbul’da siyah transporterlarla kaçırma, alıkoyma ve işkence vakaları yükselişe geçti. Yasa dışı gözaltına alınan birçok kişiye ajanlık dayatmasının yanı sıra gözaltında taciz, tecavüz tehdidi ve çıplak arama dayatıldı.
Ankara'da Suruç Katliamı'nın yıldönümü için bildiri dağıtırken gözaltına alınan gençler, götürüldükleri karakolda tecavüz tehdidine maruz kaldı. Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri gözaltında polisler tarafından hakaret, küfür, çıplak arama, ters kelepçe, sistematik şiddet, taciz ve tecavüz tehdidine maruz kaldıklarını açıkladı. İstanbul'da, 22 Haziran'da Jandarma ve polis tarafından yapılan ev baskınında gözaltına alınan Devrimci Parti ve Gençliğin Devrimci Güçleri’ne de aynı yöntem uygulandı. En son ise HDP PM üyesi Celalettin Yalçın polis tarafından alıkonularak götürüldüğü yerde işkencenin yanı sıra tecavüz girişimine uğradığını açıkladı.
1997 yılında kurulan “Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu ve Cinsel Şiddete Karşı Hukuki Yardım Derneği'nin” gözaltında taciz ve tecavüz olaylarına ilişkin hazırladığı rapora göre, 1997 yılında bu yana gözaltında taciz ve tecavüz suçuna ilişkin 721 başvuru gerçekleşti. Söz konusu rapora göre 110 kişi tecavüze 614 kişi ise cinsel tacize maruz kaldı. Raporda suçu işleyen faillerin meslekleri 438’i polis, 140’ı jandarma/asker ve 85’i infaz koruma memuru olarak yer aldı. Raporda dikkat çeken başka bir detay da tacize uğrayan 567 kadının kimliğinin Kürt olması. Bu durum gözaltında cinsel işkencenin özellikle Kürtlere ve muhaliflere uygulanan sistematik bir politika olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.
Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu'nun kurucusu, insan hakları hukukçusu Eren Keskin, AKP’nin derin devlet ve MHP ile anlaştıktan sonra ülkenin tamamını “suç coğrafyası” haline getirdiğini belirtti.
‘Hak mücadelesi yükseldikçe işkenceler arttı’
Türkiye’de işkencenin bir devlet politikası olarak varlığını sürdürdüğüne dikkat çeken Eren, insan hakları mücadelesinin yükseldiği 80’ler ve 90’ların başına kadar çok yoğun işkence yöntemlerinin uygulandığını aktardı. Türkiye’yi “suç coğrafyası” sözleriyle niteleyen Eren, “1915, 1938 1960’lar, 70’ler 80 darbesi…90’larda tabi çok ağır fiziki işkence yöntemleri uygulanıyordu. Her dönem baskı politikaları uygulandı ama örgütlü mücadelenin başlaması ile birlikte işkenceye karşı mücadelede toplumun gündemine girdi” dedi.
‘AKP’nin- derin devlet ve MHP ile uzlaşması 90’ların ağır yöntemlerini tekrar getirdi’
15 Temmuz darbe girişimi sonrası AKP -derin devlet ve MHP’nin uzlaşması ile birlikte 90’ların ağır yöntemlerinin tekrar gündeme geldiğini anımsatan Eren, “ Fiziki, psikolojik, kadınlara yönelik özellik cinsel işkence yöntemleri ve kaçırma tekrar gündeme geldi. Bu söz konusu uygulamalar en son HDP’li bir siyasetçiye uygulandı. Bu 90'larda çok yoğun yapılan yöntemlerdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin altına imza attığı birçok uluslararası sözleşmeye göre yasak. Ama Türkiye bir hukuk devleti olamadığı gibi altına imza attığı uluslararası sözleşmelere de hiçbir şekilde uymuyor” ifadelerini kullandı.
Polis, asker, korucu, yargı ve ATK’nin konumu
İşkencenin bir devlet politikası haline geldiğini söyleyen Eren, “İşkenceyi yapan polis, asker, korucu neyse, sadece suçlu onlar değil. Onları yeterince sorgulamayan savcılar, onlar hakkında dava açmayan hakimler, dava açılsa bile beraat kararı veren mahkemeler ve en önemlisi işkenceyi belgelemeyen Adli Tıp Kurumu da suçlu” diye konuştu. Tüm bu mekanizmaların suç sistematiğinin bir parçası olduğunu ancak bu noktada ATK’ye özel bir vurgu yapmak gerektiğini söyleyen Eren, şöyle devam etti: “Çünkü işkence hep cezasız kalan bir suç. Maalesef Adli Tıp bir resmi bilirkişilik kurumu. Yasalarda sadece ATK verdiği raporların delil kabul edileceği kural olmamasına rağmen savcılık ve mahkemeler sadece ATK raporlarını delil olarak kabul ediyorlar. Oysaki Mardin’de 1996 yılında gözaltında cinsel işkenceye maruz kalan Şükran Aydın davasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Türkiye’yi mâhkum ederken gerekçelerden birini de bağımsız bir hekimden rapor alınmaması şeklinde göstermişti. Devlet kuruluşundan rapor alıyorsunuz buna rağmen Yargıtay içtihatları doğrultusunda savcı ve mahkemeler delil olarak kabul ediyor. Yani kısaca bu bir devlet politikası.”
‘15 Temmuz sonrası devlet diliyle meşrulaştırıldı’
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun işkenceyi savunduğunu ve Kulp’ta operasyona çıkan askerlere PKK’lileri kastederek ‘yakalarsanız lime lime edin” şeklinde işkence talimatı verdiğini anımsatan Eren, “ Bu sözden sonra artık söylenecek hiçbir şey kalmıyor. Eskiden 90’larda devlet güçleri işkence yapardı ama ‘biz yapmadık’ derdi. Şimdi açıkça yaparız diyorlar. İşkence, taciz ve tecavüz girişimi özelde 15 Temmuz sonrası devlet diliyle çok meşrulaştırıldı” dedi.
‘Her yer şiddet mekanı haline geldi’
Devlet dili sertleştikçe şiddetin meşrulaştırıldığını ve artık her yerin “şiddet mekanı” haline getirildiğine dikkat çeken Eren, sadece gözaltı merkezlerinde değil, toplumsal eylemlerde basın açıklamalarında ve kamusal alanda her yerin şiddet alanına çevrildiğini söyledi. “1990’larda işkenceye karşı mücadelede daha kalabalıktık. Şimdi daha az sayıdayız” diyen Eren, sözlerini şöyle sürdürdü: “İşkenceye sıfır toleranstan geldiğimiz nokta işkence bir devlet politikasıdır. Burada muhalefetin çifte standardını tartışmak gerekiyor. İşkence devlet eliyle meşrulaştırılıyor ama kendilerine muhalifim diyen kesimlerde işkence eğer kendilerine yakın olmayan kişilere uygulandıysa sessiz kalıyorlar. Oysa işkencede mağdurun kim olduğunun hiçbir önemi yoktur. Muhalefetin bu tutumu da devletin elini güçlendiriyor.”







