6-7 Eylül Pogromunun 66’ncı yılı: Soykırım politikaları devam ediyor!

  • 09:07 6 Eylül 2021
  • Güncel
Marta Sömek
 
İSTANBUL - Hıristiyan ve Musevilere karşı sistematik bir şekilde hayata geçirilen 6-7 Eylül 1955 pogromunun üzerinden 66 yıl geçti. 1955’te gerçekleşen pogrom sonrası Türkiye'de Rum nüfusundan eser kalmadığını belirten Katrin Nikolao, “Gerçekleşen her bir pogrom bir yenisinin çağrıcısı. Bu olaylardan ders çıkararak, tekrar tekrar hatırlatarak, dayanışma içinde birbirimize tutunmanın önemini hissederek ve yaşananları unutmadan yaşamalıyız” dedi.
 
6-7 Eylül 1955 tarihinde, İstanbul ve İzmir’in de aralarında bulunduğu Türkiye’nin birçok kentinde yaşayan, başta Rum ve Ermeniler olmak üzere Hıristiyan ve Musevilere yönelik sistematik bir şekilde uygulanan pogromun üzerinden tam 66 yıl geçti.
 
6 Eylül 1955’te, Demokrat Parti yanlısı İstanbul Ekspres gazetesi “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle baskı yapmasının ardından Mustafa Kemal’in evinin bombalandığı yönünde provokasyonla İstanbul’da halk galeyana getirildi ve pogrom, akşam saatlerinde Pangaltı’da bir Rum vatandaşın sahibi olduğu Haylayf Pastanesi’ne yapılan saldırıyla başladı. Pogrom kısa sürede önce İstanbul’un dört bir yanına, ardından da tüm ülkeye yayıldı.
 
15 kişi katledildi, 400 kadın cinsel saldırıya maruz bırakıldı 
 
Resmi kaynaklara göre İstanbul’da Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı, Eminönü, Fatih, Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, Moda, Kadıköy, Kuzguncuk, Çengelköy ve Adalar’da yaşanan olaylarda, 4 bin 214 ev, bin 4 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 8 ayazma, 26 okul yakılıp yıkıldı, yağmalandı. Yine kayıtlara göre 60 kadın cinsel saldırıya maruz bırakıldı fakat bu rakamın gerçekte 400 olduğu söylenmekte. Bazı kaynaklara göre 12 bazılarına göre ise 15 kişinin katledildiği, 300 kişinin de yaralandığı pogromda, birçok mezarlık ve aralarında çeşitli işyerlerinin bulunduğu 5 bin 317 tesis tahrip edildi. Pogrom yalnızca İstanbul’da hayata geçirilmedi, İzmir ve Ankara’da da benzer saldırılar yaşandı. Ardından Urfa, Mardin ve Midyat’ta da Süryanilere saldırı gerçekleşti.  Yaşanan pogromun, soykırımdan beridir birçok saldırı, köy boşaltma ve faili meçhul cinayetler gibi cezasız kalmasının ardından on binlerce Rum, Ermeni, Yahudi ve Süryani, baskı ve can güvenliği tehdidine karşı Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı.
 
Pogromu sahiplenenler ‘ödüllendirildi!’
 
“6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” sözleri, 6-7 Eylül pogromu sırasında ‘Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görev yapan Sabri Yirmibeşoğlu’na ait. Sabri Yirmibeşoğlu, planlı olarak gerçekleştirilen pogromu sahiplenen ve meşrulaştıran açıklamasına rağmen yıllar içerisinde bürokrasi basamaklarında hızla yükseldi. Ayrıca 1988-1990 yılları arasında Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreterliği’ne kadar ulaştı. MİT ajanı olduğu öne sürülen, Selanik Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi Oktay Engin ise, 1992-93 yıllarında Nevşehir Valiliği görevine getirildi.
 
Cumhuriyet tarihinde İstanbul’da yaşanan en büyük ve kitlesel pogromla hala yüzleşilmedi. Pogromun 66’ncı yılında faillerinin yargılanması, yaşanan can ve mekan kayıplarının tespiti, maddi ve manevi kayıpların tazmin edilmesi ve geçmişle yüzleşilme çağrısı yapılsa da Sabri Yirmibeşoğlu’nun açıklaması gibi yaşananlarla hala ‘övünülmekte.’
 
1955’teki Rum nüfusundan eser kalmadığının vurgusunu yapan Rum yurttaş Katrin Nikolao, pogromdan günümüze değin yaşananlara ve hissettiklerine ilişkin ajanımıza değerlendirmelerde bulundu. 
 
“6-7 Eylül’de bastırıldık, kovulduk, tecavüze uğradık, mezarlarımız talan edildi, kiliseler yakıldı, hepsi denendi” ifadelerini kullanan Katrin, soykırım politikalarının devam ettiğini ve buna karşı da,  “Dayanışma içinde birbirimize tutunmalıyız” diye seslendi.
 
‘Önceden tasarlanmış, azınlıklar aleyhine işleyen bir pogromdu’
 
Türkiye’nin ulus devlet ve Türkleştirme üzerine kurulmuş bir ideoloji ile inşa edildiğini ifade eden Katrin 6-7 Eylül 1955 pogromuna ilişkin, “Keşke yaşanmasaydı ama önceden tasarlanmış, azınlıklar aleyhine işleyen bir pogromdu” sözlerini kullandı. Pogromun korku ve baskı çerçevesinde gerçekleştiğini belirten Katrin, “Saldırılar kadim Rum halkının göçüne sebep olmuştur bunun sonucunda da Türk toplumu kozmopolit vasfını yitirmiştir” dedi.
 
‘Soykırım politikaları devam ediyor!’
 
Geçtiğimiz ay Ankara Altındağ’da Suriyelilere yönelik ırkçı saldırılar gerçekleştirildi, onlarca ev ve iş yerleri yakıldı, gasp edildi. Bu saldırıların tıpkı 6-7 Eylül’de gerçekleştirilen pogroma benzediğine işaret eden Katrin, “Suriyelilere de pogromun benzeri, küçük çapta bir insanlık suçu işlenmiştir, korkunç bir ırkçılık politikası ile yol alınmaktadır. Irkçılık insanlık suçudur!” değerlendirmesinde bulundu. Katrin ayrıca Türkiye’de tarihin tekerrürden ibaret olduğunu ve asla ders alınmadığını da vurguladı. “Evet, soykırım politikaları devam ediyor, tarih tekerrürden ibaret bu topraklarda” diyen Katrin, soykırımın versiyonlarının farklılaştığına, önce Ermeniler sonra Rumlar daha sonra da Alevilere yönelik devam ettiğine dikkat çekti. Katrin, şimdi de Suriyelilere dönük sistematik bir saldırı ortamının hakim olduğunu sözlerine ekledi.
 
‘1955’teki Rum nüfusundan eser kalmadı!’
 
O dönem Rum nüfusundan eser kalmadığını aktaran Katrin, pogromdan günümüze dek yaşananlara ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu: “Çoğunluk nüfusun Alevi olduğu küçük bir yerde ikamet ediyorum, az kaldık, bizden çok olanlarla hesaplaşma başladı. 1955’teki Rum nüfusundan eser kalmadı. 6-7 Eylül’de bastırıldık, kovulduk, tecavüze uğradık, mezarlarımız talan edildi, kiliseler yakıldı, hepsi denendi. Şimdi nüfus azlığında okullar kapalı, açık olanlarda Rumca eğitim verilebiliyor, cemaatin olduğu kiliseler açık tutulabiliyor, geriye doğduğu toprağı benimsemiş, sevmiş yaşlı bir toplum kaldı. Bir kısmımız da asimile oldu, ne olduğunu bile inkar edebilir hale geldi.”
 
‘Dayanışma içinde birbirimize tutunmalıyız’
 
Son olarak gerçekleşen her bir pogromun bir yenisinin çağrıcısı olduğunu anımsatan Katia, şu çağrıda bulundu: “Bu olaylardan ders çıkararak, tekrar tekrar hatırlatarak, dayanışma içinde birbirimize tutunmanın önemini hissederek ve yaşananları unutmadan yaşamalıyız.”