Depremin üzerinden bir yıl geçti: ‘Yara sarma’ politikaları çözüm değil

  • 12:55 30 Ekim 2021
  • Güncel
İZMİR - İzmir depreminin yıl dönümüne ilişkin değerlendirme yapan İz Afet Başkanı Birgül Değirmenci,  deprem sonrası devreye konulan “yara sarma” politikasının afet stratejisi olarak uygulanmasının bir sonraki afeti beklemek anlamına geldiğini, bunun afet öncesi ve sonrasına dair kapsamlı bir planın olmadığını söyledi.  
 
İzmir’de 30 Ekim 2020 tarihinde yaşanan ve 117 kişinin yaşamını yitirdiği, bin 34 kişinin de yaralandığı depremin üzerinden bir yıl geçti. Yaşanan deprem ve aradan geçen bir yıl içindeki gelişmeleri değerlendiren İzmir Afet Bilinci ve Risk Farkındalığı Derneği (İz Afet Derneği) Başkan yardımcısı Avukat Birgül Değirmenci, Türkiye’de hem yasal düzenlemelerin hem de afet yönetiminin yetersiz olduğunu belirtti. Yurttaşların ve sivil toplum örgütlerinin karar alma ve uygulama aşamalarında afet planına dahil edilmesi gerektiğini belirten Birgül, Türkiye’de uygulanan “yara sarma” politikasının afet stratejisi olarak uygulanmasının bir sonraki afeti beklemek anlamına geldiğini, afet öncesinin ve sonrasına dair kapsamlı bir planın olmadığını ifade etti.  
 
AİHM’nin ‘Öneryıldız X Türkiye’ kararı
 
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 28 Nisan 1993’te Ümraniye’deki “Hekimbaşı” çöplüğünün patlaması ile meydana gelen olayda 39 kişinin yaşamını yitirdiği “Öneryıldız X Türkiye” kararına değinen Birgül “Kararda devletlerin, bireylerin sağlıklı bir çevrede yaşama haklarını gerçekleştirmeye yönelik yükümlülüğü vurgulandığını kazanın temel nedenleri, kurumsal ilgisizlik, iletişimsizlik ve toplumsal hizmet birimlerinin birbirlerinden kopuk çalışmaları olarak belirlenmiştir. Karar ülkemizde kaçak yapılaşmanın hükümetler tarafından teşvik edildiğini, bireylerin beklentiye sokulduğunu, bu politikanın hatalı ve bireylerin yaşam hakkının ihlaline varan sonuçların sorumlusu olduğunu ortaya çıkarmıştır. Ayrıca kamu görevlilerinin kusuru olan olaylarda sorumluların gereken şekilde soruşturulmadığını, yargılanmadığını ve nihayetinde büyük zararlar doğsa da verilen cezaların ‘görevi ihmalden’ ibaret oluşunu anlaşılmaz bulmuştur” dedi.
 
‘Yasa düzenleme yetmiyor’
 
Temel insan hakkı olan güvenli ve yaşanabilir çevrede yaşama hakkının korunması, geliştirilmesi uygulamasının yasal düzenlemeler ve politikaların temel zemini olmak zorunda olduğunu belirten Birgül “Gerçek güvence tek başına yasal düzenlemeler değil, bu hakkın gerçek sahibi olan yurttaşların siyasal katılımcılığa olan duyarlılıklarıdır. Bu anlamda kaçak yapılaşmayı teşvik eden, vatandaşları imar affı yasa beklentilerine sokan devlet politikaları terk edilmelidir. Sel yatakları ve deprem kuşağında olduğu gerçeği karşısında; teknik fakülteler, hukuk fakülteleri, siyasal bilgiler fakülteleri başta olmak üzere “doğal afetler hukuku” tek bir disiplin altında toplanarak ayrı ve ortak ders olarak ele alınmalıdır” diye belirtti.
 
‘Toplumun bütün kesimleri ortak olmalı’
 
Teknik, sosyal, ekonomik ve psikolojik boyutlu bir olgu olan afetlerin Türkiye’nin jeolojik, topoğrafik ve meteorolojik koşulları nedeniyle sıkça yaşandığını ve zarara yol açan nedenlerin sosyo-ekonomik koşullardan ve siyasal ilişkilerden bağımsız olmadığını kaydeden Birgül, afet öncesi ve sonrasında yapılacak çalışmaların planlanması ve uygulanabilmesi için toplumun tüm kurum ve kuruluşlarının katılımı ve kaynaklarının bu ortak hedefler doğrultusunda yönetilmesi gerektiğini söyledi. Afetin birden fazla bilim dalının ortak çalışmasıyla ele alınması gerektiğini belirten Birgül, “Afet yönetiminde, kamu kurum ve kuruluşları, özel sektör, akademik kuruluşlar, sivil toplum kuruluşları, medya ve bireyler olmak üzere toplumun her kesimi ve uluslararası kuruluşlar da yer alır. Etkili bir afet yönetimi için ortak bir duyarlılıkla her bir kurumun sorumluluk üstlenerek koordinasyon ve işbirliği içinde olması gerekir. Afete yol açabilecek tehlike ve risklerin iyi bilinmesi gerekmektedir” dedi.  
 
‘Yara sarma’ politikası çözüm değil
 
Üretim ve paylaşım süreçleri, gelir dağılımı, eğitim politikaları, kültürel gelişim gibi olgulara müdahale edilmeden var olan ekonomik, siyasal ilişkiler bu şekilde sürdüğü sürece, afetlerin sorun olmaya devam edeceğini belirten Birgül, “Afet güvenliği açısından  7269 sayılı yasaya dayalı olarak ülkemizde yürütülen hizmetlerde egemen yön, afet olduktan sonra, arama-kurtarma, acil yardım, geçici iskan, yeni yerleşim yeri seçimi ve kalıcı konut inşa faaliyetlerine yönelik işlemlerin planlanmasıdır. Kısaca “Yara Sarma” ülkemizde temel afet stratejisi olarak uygulanmaktadır. Dolaysıyla sadece geçici ve kalıcı konutlar tesis etmek ve toplum ve hükümet olarak bir sonraki afet olayını beklemek olmuştur. Afet sonrası dönemin bir sonraki afet zamanına kadar zarar azaltıcı çalışmaların devreye girdiği dönem olarak ele alınması gerekir” diye belirtti.
 
7269 sayılı yasada zarar azaltma araçları eksik
 
7269 sayılı yasa ruhunun yara sarma ile sınırlı olduğu söylense de yasanın muhtemel afet tehlikelerinin araştırılmasını, önlemler alınmasını öngören içerikte olduğunu belirten Birgül, 7269 sayılı yasada zarar azaltma araçlarının tanımlanmamış olmasını ise büyük bir eksiklik olarak değerlendirdi. Birgül, “Afetlere karşı tam güvenlikli yerleşimler için yeniden oluşturulacak ulusal afet sisteminde, zarar azaltma, önceden hazırlık, olaya müdahale, iyileştirme ve yeniden inşa olarak ayrılan beş ana aşamada bütünlüklü olarak yapılması gereken çalışmaların esaslarının ortaya konması gerekmektedir. Ardışık olarak gerçekleştirilecek kurumsal düzenlemeler ile bu esaslar üzerinden yürütülecek çalışmaların koordine edilmesi ve etkili bir biçimde uygulanabilmesi hedeflenmelidir” şeklinde belirtti.
 
Afet Planlaması doğru tanımlanmamış
 
7269 sayılı yasanın 4. maddesi gereğince hazırlanan afet planlarının il-ilçe düzeyi ile sınırlı olması, lokal ölçekli afet olaylarına yanıt verebilecek kapasitede ve geçici yapılar üzerinden kurgulanması benimsendiğini belirten Birgül, “Yerel imkanlar, her koşulda planlamanın tek dayanağı olarak kalmamalı, gerektiğinde önce bölgesel sonra merkezi/ulusal dinamikler devreye girebilmelidir. Ulusal afet yönetim sistemindeki en temel konulardan biri de sahip olduğumuz parçalı yapının yarattığı sorunlardır. 7269 sayılı yasaya dayalı afet mevzuatımızda afetlerden sorumlu kuruluş Afet İşleri Genel Müdürlüğü görülse de çok sayıda Kızılay, Sivil Savunma Genel Müdürlüğü, Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi, Proje Uygulama Birimi-PUB, Acil Durum Yönetimi Genel Müdürlüğü, Sosyal Yardımlaşmayı ve Dayanışmayı Teşvik Fonu gibi kurumun afet olaylarına müdahil olduğu görülmektedir. Bu şekilde ortaya çıkan parçalı yapıda da kaçınılmaz olarak koordinasyon sorunları yaşanmaktadır” dedi.
 
Kriz yönetimi değil, risk yönetimi
 
Risk yönetimi yerine kriz yönetiminin öne çıkmasının can ve mal kaybını artırdığını belirten Birgül, afetin türü, büyüklüğü, nerede ve zaman oluşacağı ve nasıl etkileyeceği bilinmediğinden ve ona göre hazırlık yapılmadığından orta büyüklükte bir afette bile toplumu sarsacak düzeyde can ve mal kaybı meydana gelebildiğini belirtti. Birgül, “Afet öncesinde, ülke genelinde yerleşim alanlarına yönelik çalışmalar yapılmalıdır. Bu çalışmalar en küçük yerleşim birimini de içerecek şekilde afet haritaları, yerleşim planları, binaların yapı ve konumu, her bir binada oturan insanlara ait bilgilerin bir veri tabanına işlenerek o yerleşim birine ait veriler bir merkez toplanmalıdır. Çünkü afet sırası ve sonrasında, o yerleşim biriminde hasar gören bina ve tesislerde bulunan insanlara ait bilgiler anında yetkililer ulaştırılacak, bu bilgi arama kurtarma ekiplerine yardımcı olacaktır” ifadelerini kullandı. 
 
Birgül, afet yönetimine ilişkin kurulan kurumları ve düzenlemeleri ise şu şekilde sıraladı: “Merkezi ve yerel yönetimlerde afet risklerinin azaltılması ve afet sonrası etkililiğin artırılması ile kurumların daha iyi organize olabilmeleri adına bir merkezde toplanması gibi amaçlarla Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) kuruldu. 2012 yılında ‘Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı-2023’ün (UDSEP,2012) hazırlandı. Ayrıca ‘5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 73. maddesinde düzenlenen kentsel dönüşüme yönelik uygulamanın yanı sıra 2012 yılında yürürlüğe giren ‘6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun da Türkiye’de kentsel dönüşümü formüle etmesi açısından önem arz ediyor.”
 
Yerel yönetimlere de sorumluluk düşüyor
 
Yerel yönetimlerin doğal afetlerle mücadele ederken en önemli görevlerinin dezavantajlı grupları doğal afetlerin orantısız etkilerinden korumak ve güçlendirmek olduğunu belirten Birgül, “yerel yönetimlerin afetle mücadelede öncelikle bölgedeki hassas kişileri ve bölgeleri tespit etmek, topluluğun tüm üyelerinin doğal afetlerin potansiyel etkilerinin farkında olmalarını sağlamak gibi görevi var. Topluma afet azaltma için tavsiye notlarının ve uygulama kılavuzlarının dağıtılması, planlama, inşaat, sağlık ve refahtan sorumlu yetkililerle temasa geçmek, uyarı vermek veya yangın ve kalabalık kontrol sistemleri sağlamak, vatandaşların uygun ilk yardım eğitimini almasını sağlamak, eğitim kurumları ile çalışarak vatandaşların eğitimi ve farkındalık programlarının uygulanması ve kaçış rotalarını, güvenli ortamların ve sığınakların yerini belirlemek da görevleri arasında olmalıdır” dedi.
 
‘Teknik kadrolar donanımsız’
 
Yerel yönetimin planlama uygulamalarını değerlendiren teknik kadroların, afet riskleri ve güvenlik açıkları konusunda çok az farkındalığa sahip olduğunu belirten Birgül, yerel yönetimlerin yetenekleri eğitim ve kapasite oluşturma programları yoluyla geliştirilmesi gerektiğini belirtti. Birgül, “Uzmanların özellikle inşaat mühendislerinin, mimarların ve şehir planlamacılarının, afet risklerini ve önerilen yapıların kırılganlıklarını değerlendirebilecek nitelikli teknik kadroyla donatılma gereğini vurgulamak gerekir. Ayrıca, esnekliği sağlamak için yerel çevrenin düzenli denetimlerini yapmak üzere konsey içinde ayrı ekipler oluşturulmalıdır. Tüm bunlar başarılı uygulama için yeterli düzeyde insan kaynağı ve fon tahsisatı gerektirir” şeklinde konuştu.