Roboskî’ye gelmeyen adalet: Devletin işlediği suçu üstlenmesi gerekiyor
- 09:02 28 Aralık 2021
- Güncel
Habibe Eren-Rojda Aydın
ŞIRNAK - Akademisyen Güneş Daşlı, devletin Roboskî’de işlediği suçu üstlenmesi gerektiğine dikkat çekerek, “O yılbaşı gecesi öncesi yerde insanların cesetlerinin olduğu görüntünün hafızalardan silinmemesi gerekiyor” dedi.
Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboskî köyünde 28 Aralık 2011'de Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) bağlı savaş uçaklarının bombardımanı sonucu 17’si çocuk 34 kişi katledildi. Katliam, “PKK’li sandık” ve “kazaydı” açıklamalarıyla karartılırken, bugüne dek tek bir fail yargılanmadı.
Katliamın araştırılması için Meclis’te İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde Uludere Alt Komisyonu kuruldu. Yapılan incelemeler sonucu Komisyon üyeleri, Heron görüntülerinden elde ettikleri bilgilerde, “Görüntüler çok net. Göz göre göre ölmüşler” açıklamasında bulundu. Ancak komisyon gerçekleri karartmak ve failleri aklamanın ötesinde bir şey yapmadı.
Katliama dair yürütülen yargı sürecinde 2013 yılında Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’nın dosya hakkında “görevsizlik” kararı vermesi sonrası Roboskî’de katledilenlerin yakınlarından oluşan 281 kişi, 2016’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurdu. AİHM, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle 17 Mayıs 2018’de başvuruyu reddetti.
Katliamın üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen cezalandırma ve yüzleşme anlamında herhangi bir aşama kaydedilmedi. Roboskî Katliamı’nın yıldönümünde Almanya’da bulunan Jena Üniversitesi Uzlaşma Merkezi Öğretim Görevlisi Güneş Daşlı ile Roboskî etrafında gelişen cezasızlık pratikleri ve sivil toplumun yüzleşme meselesindeki rolü üzerine konuştuk.
* Roboskî’de TSK bombardımanı sonucu 34 kişinin katledilmesi üzerinden 10 yıl geçti. Özellikle belirli bir süreç açısından Roboskî, toplu katliamların silsile haline dönüşmesinin başlangıç noktası sayılabilir. Bu noktada Roboskî Katliamı ile yüzleşmenin nasıl bir önemi var?
Roboskî Katliamı Türkiye’nin çok yakın geçmişinde yaşandı. Bu bağlamda en temelde devletin hesap verilebilirliği sağlamasını, hakikati ortaya çıkarmasını ve yaşananları resmi olarak tanımasını bekleriz. Ancak Roboskî Türkiye’nin çok yakın geçmişinde; delillerin, tanıkların canlı kanlı olduğu bir dönemde yaşanmasına rağmen açılan davayla faillerin yargılanmasının tam tersine aklanmasına ve Roboskî aileleri için büyük bir hayal kırıklığına dönüştü. Meclis’te kurulan komisyonun ise hakikati ortaya çıkarması beklenirken aksine hakikati yok sayan inkarın bir parçası oldu. Dolayısıyla hukukun mağdurları cezalandırma yöntemi olarak kurgulandığı bir ortamda katliamların engellenmesinin tam tersine bu tür katliamları cesaretlendirildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Roboskî Katliamına dair adaletin işletilmesi ve devletin resmi bir özürle katliamı tanıması gerçekleşseydi devamındaki pek çok yaşanan ağır deneyimler engellenebilirdi.
“Yargı özellikle çözüm sürecinin sonlanmasından sonra derin devletin aklandığı bir mekanizmaya dönüştü. Adaletin bu duruma gelmesi hem ailelerin yarasına tuz basmak demek hem de tüm Türkiye toplumunda adalet, hakkaniyet gibi bizi bir arada tutabilecek en temel ilkelerin aşınması demektir”
* Roboskî Aileleri’nin hak arayışı mahkemeler tarafından verilen takipsizlik kararları ile cevaplandırıldı. Yargı, katliamın sorumlularının ortaya çıkarılması bir yana, sonrasındaki pratikleriyle faillere cesaret verdi. Buna dair ne söylenebilir?
Roboskî Aileleri’nin yaşadıklarını tamamen onarmanın bir yolu yok, kayıplar geri gelmez ne acı ki. Ancak yargı eğer failleri cezalandırsaydı bu en azından ailelerin adaleti bir nebze hissedebilmelerini sağlayabilirdi. Ne yazık ki yargı özellikle çözüm sürecinin sonlanmasından sonra derin devletin aklandığı bir mekanizmaya dönüştü. Adaletin bu duruma gelmesi hem ailelerin yarasına tuz basmak demek hem de tüm Türkiye toplumunda adalet, hakkaniyet gibi bizi bir arada tutabilecek en temel ilkelerin aşınması demektir. Hukukun üstünlüğü ve geçmişle yüzleşmenin olmadığı yerde toplumsal bir esenlik halinden bahsedemeyiz. Roboskî Aileleri mücadele etmeye devam ettikçe devletin ve Türkiye toplumunun onlara borcu giderek artıyor.
* Roboskî’de ailelerin her fırsatta dillendirdiği “katliam hafızası”nın devlet tarafından inkar edildiği ve görünmez kılındığı söylenebilir mi?
Kesinlikle, yargı eliyle inkarın bir yönü sağlanıyorsa devlet tarafından yaşananlara dair kurulan alternatif hafıza da yok ediliyor. Ailelerin mezar nöbetlerinin engellenmesi, Diyarbakır’da Roboskî Anıtı’nın kayyum tarafından yıktırılması, hatta hakikatin peşine düşmüş olan aileden kişilere davaların açılması devletin bu hafızayı yok etmek istediğinin en büyük göstergesi.
* Aileler sıklıkla “Roboskî’ye gelmeyen adalet hiçbir yere gelmez” vurgusunda bulunuyor. Bunun pratikteki karşılığı nedir?
Dünya deneyimlerinden de bildiğimiz, yüzleşilmeyen ve adaletin sağlanmadığı her ağır deneyim, devlet şiddetinin tekrar tekrar onaylanması demektir. Şunu çok net söylemek gerekir; geçiş dönemi adaletinin amacı yıllarca sürmüş Kürt meselesi gibi bir çatışmada tüm faillerin yargılanması olmayabilir. Ancak en net haliyle topluma bir daha bu yaşananların tekrarlanmamasına dair güçlü bir mesaj vermesini amaçlarız. Bu zincirin kırılması için halen hepimizin hafızasında çok diri olan Roboskî’de 34 yurttaşın katledilmesinin aydınlatılması gerekmektedir. Aslında failler özellikle Roboskî Aileleri için ne gizli ne de bilinmezdir, fail belli ama bunun için devletin kendi işlediği suçu üstlenmesi gerekiyor. TSK’daki bilgiler devlet sırrı denilmeden yargıya aktarılmalıdır. 21. yüzyılda böylesine yıkıcı bir katliamı aydınlatmamış bir devletten nasıl bir insan hakları rejimi bekleyebiliriz.
* Bu bağlamda sivil toplumun hafıza pratiklerini canlandırma, hatırlatma anlamında nasıl bir rolü var?
Devletin bilinçli bir inkar içinde olduğu durumlarda sivil toplum hafızayı diri tutma, onu yaşatma ve unutmaya izin vermeme yönünde büyük bir rol üstlenebilir. Sürekli hakikati çarpıtmaya çalışan Türkiye’deki baskı rejimine karşı ailelerin yaşadıklarının hafızasının korunması, failin unutulmaması, o yılbaşı gecesi öncesi yerde insanların cesetlerinin olduğu görüntünün hafızalardan silinmemesi gerekiyor. En önemlisi de orada öldürülenlerin birer evlat, hayalleri olan gençler olduğunu yani hikâyeleri olan insanlar olduğunu unutmamamız gerekir. Sürekli ‘terörizm’ adı altında katliamda öldürülenlerin insansızlaştırılmaya çalışıldığı bir zorba hakikat rejimi altında bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Bir gün adaletin gelebileceğine dair ümidimizi ancak bu hafızayı taşıdıkça ve çoğalttıkça diri tutabiliriz.







