‘ATK tutsakların yaşamlarını göz ardı ediyor’
- 09:03 22 Ocak 2022
- Güncel
Rozerin Gültekin
İSTANBUL - ATK raporları ile cezaevlerindeki hasta tutsakların yaşamlarının göz ardı edilerek ölüme sürüklendiğini ifade eden hak savunucuları, tecrit politikasının uygulandığı cezaevleri için harekete geçilmesini istedi.
İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) 2021 yılında yayınladığı “Hapishaneler Raporu” verilerine göre, Türkiye ve bölge cezaevlerinde 605’i ağır olmak üzere bin 605 hasta tutsak bulunuyor. Buna karşı 2021 yılı hasta tutsakların cezaevlerinde yaşamını yitirmesi haberleriyle kapatılırken, tutsakların tahliye edilmeyişinde önemli payı olan Adli Tıp Kurumları’nın (ATK) verdiği “Cezaevinde kalabilir” raporları kurumun tarafsızlığını da tartışmaya açıyor. Özellikle son aylarda tutsak yakınları ve sivil toplum örgütleri yaptıkları “Adalet Nöbetleri” ve eylemlerle cezaevlerinde ısrarla tutulan hasta tutsakların durumuna dikkat çekiyor. Pandemi ile birlikte son 2 yıldır hasta tutsaklar sağlık hakkına erişemezken, tahliyelerinin önüne ATK raporlarının yanı sıra türlü türlü gerekçeler sunularak engeller çıkarılıyor.
Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı, Demokrasi İçin Hukukçular Derneği avukatı Refika Çakıllık ve İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, iktidarın ATK eli ile cezaevlerinde hasta tutsaklara dönük uygulamalarına ilişkin ajansımıza değerlendirmelerde bulundu.
‘ATK siyasi yapıya dönüşmüş’
Adli Tıp Kurumlarının 12 Eylül darbesi sonrasında yapılan değişiklikler ile siyasi bir yapıya dönüştüğünü dile getiren TTB Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı, “Tüm karar süreci Cumhurbaşkanı üzerinden yürüyor. Cumhurbaşkanı ne karar verirse diğerleri de bu karara uymak zorunda. Adli Tıp Kurumu’nun Adalet Bakanlığı’na bağlı olması siyasetle içli dışlı olması anlamına da geliyor. Bunun için çok ciddi sorunlar yaşadık. Böyle bir yapı bağımsız bir değerlendirme için uygun değil. Yargı bağımsız değil, Adli Tıp Kurumu bağımsız değil. Bunun için verilen kararlar her zaman bağımsız olmayacak” dedi.
‘İntikam alıyorlar’
Temel hakların ve işkence yasağının ihlal edildiğinin altını çizen Şebnem, bir düşmanlaştırma yaklaşımının söz konusu olduğunu kaydetti. Şebnem, cezaevinde tahliye edilmeyen tutsaklara yöneltilen suçların neye dayanarak tanımlandığının belirsiz olduğunu söylerken, bu belirsizlikle beraber somut delile dayanmayan bir hapsetme, özgürlüğünden alıkoyma hali yaşandığına dikkat çekti. “Özellikle muhalifleri alıkoyarak intikam alma durumu var” yorumunda bulunan Şebnem, hasta tutsakların durumuna işaret etti. Tutsakların sağlık hizmetine erişimde yaşadıkları sorunları sıralayan Şebnem, “Karantina koşullarının hücre koşullarına dönüşmesi çok ciddi sağlık hakkı ihlali. Hatta son dönemde yitirdiğimiz mahpusları da dikkate alırsak yaşam hakkı ihlalidir. İnfaz düzenlemesinde yapılan değişiklik ile infaz savcılarına yetki tanındı. Yürümeye, yataktan kalkmaya mecali olmayan insanlar ‘toplum için tehlikeli’ denilerek infazı ertelenmiyor” ifadelerini kullandı.
‘ATK son otorite değil’
Son otorite olarak ATK’nin gösterildiğini ama yasada böyle bir düzenlemenin yer almadığını ifade eden Şebnem, ATK dışında tam teşekküllü bir hastanenin raporunun da yeterli olabileceğini dile getirdi. Şebnem, “Elbette arada farklılıklar olabilir o zaman da hakem hastane belirlenir ama bunların hiçbiri uygulanmıyor. Hastanelerden rapor geldiğinde Adli Tıp Kurumu onay makamıymış gibi davranılıyor. Oysaki böyle bir onay kimliği yok Adli Tıp Kurumu’nun. Ama ne yazık ki bunların kötüye kullanımıyla karşı karşıyayız. Belirsizlik dediğimiz rejim keyfi uygulamalar ile sürdürülebilir ancak. Ne olacağını bilmiyorsunuz, ne karar çıkacağını bilmiyorsunuz. Bu durum toplumda kaygı nedeni” şeklinde konuştu.
‘Mahpusların sağlık hakkı için çaba gösterelim’
Şebnem, hasta tutsaklara böyle davranılmasının Türk Ceza Kanunu’nda tanımlanan işkence tanımına uyduğunun altını çizerken, hasta tutsakların hücrede bakımsız kaldıklarını ve tedaviye uygun koşullarda kalmadıklarını vurguladı. Dönem dönem Türk Tabipleri Birliği, Adli Tıp Uzmanları Derneği, İnsan Hakları Derneği ve diğer insan hakları yapıları ile beraber çalıştıklarını söyleyen Şebnem, “Adalet Bakanlığı’na uyarı yazıları gönderiyoruz. Cezaevlerinden bize başvurular oldukça bunlarla ilgili görüşlerimizi hem hapishanelere hem de Adalet Bakanlığı’na iletmeye çalışıyoruz. Her 80 kişiden birinin özgürlüğünden alıkonulmuş olduğu bir ülkede yaşıyoruz. ‘Bu benim başıma gelmez benim sorunum değil’ diye düşünmemek gerekiyor. Mahpusların sağlık hakkı taleplerinin duyulması için çaba göstermeye devam edelim” çağrısında bulundu.
‘Ağır tecrit uygulamaları intihar vakalarına neden oluyor’
Son yıllarda tecride bağlı olarak işkence, kötü muamele, sağlık hakkı ihlali sorunlarının öne çıktığını söyleyen İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri de sağlık sorunlarına yol açan nedenlerin çoğu zaman göz ardı edildiğini söyledi. Gülseren, “Mahpusun hapishanede tek başına yaşaması ve tedavisi imkansız hale geldiğinde ya da artık ölüme ramak kaldığında meseleler genellikle kamuoyunun gündemine giriyor. Hastalıkların oluşumu aşamasından gündeme getirilmeli. Hapiste tutulan insanların can güvenliklerinden sorumlu olan devletin, buna göre düzenleme yapması gerekiyor. Ağır tecrit uygulamaları, yaşanan intihar vakalarına neden oluyor. Sosyal dayanışmadan mahrum bırakılan, yalnız başına tutulan, çözüm ararken sürekli duvar ile karşılaşan mahpusların bir müddet sonra yaşamla bağı maalesef zayıflayabiliyor” değerlendirmesinde bulundu.
‘ATK bilimsellikten uzak karar veriyor’
ATK raporları ile infaz ertelemenin ağır sonuçları olduğunun altını çizen Gülseren, hasta tutsakların serbest bırakılması için Adli Tıp Kurumu'nun raporuna bağlı kalınmasına ilk günden beri karşı çıktıklarını ifade etti. Gülseren, “ATK’nin yargı içinde de resmi bilim kurumu olarak tanımlanmasının yanlış olduğunun altını hep çizdik. Çünkü Adalet Bakanlığı’na bağlı çalışan, devletten maaş alan insanların yürüttüğü bir çalışmadan söz ediyoruz. İktidara bağlı kararları dolayısıyla bilimsellikten uzaklaşan bir kurum. Hasta mahpusların tedavisini sağlayan devlet ya da üniversite hastanelerinden alınan raporların esas alınması gerekiyor. Adli Tıp Kurumu çoğunlukla tedaviyi yapan hastanedeki raporun tersine raporlar düzenliyor. Ayrıca Adli Tıp Kurumu olumlu rapor verse bile emniyetten görüş alınıyor. Emniyet ‘toplum için tehlike oluşturur’ dediği anda Adli Tıp Kurumu’nun olumlu raporu olsa da mahpuslar serbest bırakılmıyor. İnanılmaz keyfi, ayrımcı bir tutum” diye konuştu.
‘Cezaevleri imha politikalarının yansıması’
Tutsakların toplum dışında tutulmaya çalışıldığını söyleyen Gülseren, imha politikaların en çıplak yansımasının cezaevlerinde görüldüğünü ifade etti. Gülseren, “Hapishanedeki sorunlara çözüm üretilmiyor. Tutsaklar temel insan haklarına göre yaşamıyor. İçeride de dışarıda da insan haklarının ihlal edildiği bir süreç yaşıyoruz. Önlenebilir ölümler ama önlenmiyor. Onun için mahpus cinayetleri bunlar. Dışarıda tedavi imkanlarına sahip olsaydı ölmeyecek olan mahpusların yaşamlarını kaybettiği durumlardan söz ediyoruz” dedi.
‘Aysel Tuğluk’un cezaevinde tedavisi mümkün değil’
Kürt kadın siyasetçi ve ağır hasta tutsak Aysel Tuğluk ile üniversiteden arkadaş olan, cezaevine girdikten sonra da onu ziyaret eden Demokrasi İçin Hukukçular Derneği avukatı Refika Çakıllık ise konuya dair şunları aktardı: “Şimdiki Aysel ile o zamanki Aysel arasında kıyas götürülür bir yanı yok. Annesinin vefatından sonra yaşanan olaylardan çok etkilendiğini ve üzüldüğünü gördüm. Bunu cezaevi idaresinin fark etmesi lazımdı ama tam tersine cezaevi koşulları, maruz kaldıkları hastalığının ortaya çıkmasına neden oldu. Hastalığı çok hızlı ilerliyor. Bu koşullarda Aysel’in cezaevinde tedavisinin mümkün olduğuna inanmıyorum. Onun derhal dışarı çıkması nitelikli bir tedaviye kavuşması gerekiyor.”
‘Ölümleri amaçlanıyor’
Aysel’in ilk rahatsızlığı ortaya çıktığı zaman Kocaeli’de muayene edildiğini ve tanı konulduğunu bunun üzerine avukatlarının infazının ertelemesini talep ettiğini hatırlatan Refika, “İstanbul Adli Tıp Kurumu artık nasıl bir inceleme yaptıysa ‘Cezaevinde kalabilir’ diye karar vermiş. Bu onu serbest bırakmamanın hukuki dayanağının yaratıldığı bir durum. Devletin cezaevinde olan siyasi tutsaklara karşı bir kinle davranma, hiçbir hakkı, hukuku tanımama, onların yaşam alanlarını olabildiğine daraltması ile karşı karşıyayız. Hasta tutsaklar bunu daha derin yaşıyor. Ölümleri amaçlanıyor” ifadelerini kullandı.
‘İktidar hiçbir sorumluluk kabul etmiyor’
Cezaevinde yaşanan ölümlerden başta iktidar olmak üzere Adalet ve İçişleri Bakanlığı’nın sorumlu olduğunu kaydeden Refika, yaşanan ölümlerden sonra yetkililerin sessizliğe bürünmesini eleştirdi. Aysel’in durumuna işaret eden Refika, “Yapılan Aysel nezdinde dirençli Kürt kadını kimliğinedir. Olanlar tamamen tecridin bir yansıması. İktidar ‘ağzımdan ne çıkarsa hukuk o’ diyor. Kararnameler ile yönetiliyoruz. Hiçbir hukuki delil olmadan insanlar yargılanıyor. Bu ülkenin en önemli sorunu hukuk tanımamazlık. Aysel ve diğer hasta tutsaklar için elimizi vicdanımıza koyup bu sürece destek olalım” sözleri ile çağrıda bulundu.







