‘Medya artık Şule Çet gibi öldürülen kadınlara kolaylıkla ‘intihar etti’ diyemiyor’

  • 09:05 2 Mart 2022
  • Güncel
 
Öznur Değer
 
ANKARA - Katliam ve tecavüzlerin diziler ve haberler yoluyla meşrulaştırıldığına dikkat çeken gazeteci Sibel Yükler, “Son yıllarda kadın gazetecilerin çoğalmasıyla, baskısıyla, feminist hareketlerin, kadın hareketlerinin, bitmek bilmeyen mücadelesi sonucunda medyada bir değişim söz konusu. Artık kadın odaklı görmek zorundalar. Medya artık Şule Çet gibi öldürülen kadınlara kolaylıkla ‘intihar etti’ diyemiyor” dedi. 
 
Artan kadın ve çocuk katliamları, taciz ve tecavüzler ülkede kadın ve çocukların güvencesizliğini gözler önüne seriyor. Yargının cezasızlık politikaları, iktidarın kadın ve çocuk politikaları kadın ve çocukları yaşamdan koparırken, erilleşen ve iktidar tekeline giren medyanın dili de katliam ve tecavüzlerde büyük pay sahibi. Medyanın her koşulda kadını teşhir etmesinin, kadının yaşamı hakkında söz kurmasının ve kadın veya çocuk üzerinden yarattığı algının son örneğini 16 yaşında katledilen Sıla Şentürk haberlerinde gördük. 
 
Gazeteci Sibel Yükler, medyanın kadın ve çocukların katledilmesi, taciz veya tecavüz haberlerinde kullandığı dilin sonuçlarına dair konuştu.
 
‘Kadın cinayetlerinde medyanın rolü büyük’
 
Medyanın büyük çoğunluğunun erkek egemen, cinsiyetçi, militarist ve şovenist bir çizgide yayıncılık yaptığını ifade eden Sibel, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye'de de bunun hat safhada olduğunu belirtti. Medyanın erkek egemen olması nedeniyle ağırlıklı olarak erkeklerin çalıştığı bir sektör haline geldiğini kaydeden Sibel, “Toplumsal norm nasılsa bugüne kadar öyle hareket etmiş, ona göre şekil almış, dil uydurmuş ve dönüştürmüş bir medya söz konusu. Kadın cinayetleri ve tacizlerde elbette ki medyanın rolü çok büyük. Medya bir mesaj içerir ve bu bir propaganda aracıdır. Genel olarak medyanın yaptığı propaganda toplum yapısının normları nasılsa, neye göreyse ona göre hareket etmek. Kadınların tacize uğramasının çok normalize edildiğini, hatta teşvik edildiğini gördük. Kadın cinayetlerinin teşvik edildiğini gördük. Kadın katillerinin sabah programlarına çıkarılıp sırtı sıvazlanarak, ‘Ay ne kadar tatlı bu adamdan hiç katil olur mu?’ denildiğini gördük. Cinayetlerin ve tecavüzlerin diziler ve haberler yoluyla meşrulaştırıldığını gördük. ‘O saatte orada ne işi vardı?’ cümlesi sadece toplumun söylemi değil. Aynı zamanda medyanın da söylemidir. Ya da toplum bunu söylediği zaman medya da bunu destekler” şeklinde konuştu.  
 
‘Münevver bir anda makbulden maktüle döndü'
 
2009 yılında Cem Garipoğlu tarafından katledilen Münevver Karabulut’u anımsatan Sibel, bu katliamın toplumda infial yarattığını ifade etti. Ancak bir süre sonra medyanın katliamı adeta meşru kılmaya çalıştığını kaydeden Sibel, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bir anda makul, makbul Münevver'den maktul Münevver'e dönüldü. Öldürülmesi, tecavüze uğraması, işkenceye uğraması hak görüldü. Yıllarca kadınlar medyada bu şekilde servis edildiler. Çocuklar ve LGBTİ+lar uğradıkları ayrımcılık, cinsel şiddet gibi maruz kaldıkları her konuda, sebebi kendileriymiş ve bunu hak ediyorlarmış gibi görüldüler. Son yıllarda kadın gazetecilerin çoğalmasıyla, baskısıyla, feminist hareketlerin, kadın hareketlerinin, bitmek bilmeyen mücadelesi sonucunda medyada bir değişim söz konusu. Artık Medya Şule Çet gibi bir davayı ‘hak etmiş’ olarak göremiyor. ‘O plazada ne işi varmış?’ diyemiyor. Şule Çet plazadan ilk atıldığında Milliyet'in attığı başlık ‘Gecenin bir saatinde plaza'dan atıldı’ minvaldeydi. Birkaç ay sonra özür dileme noktasına geldiler ve  Şule Çet’in yanı sıra öldürülen bütün kadınlardan özür dileyen bir başlık attılar. Artık kadın odaklı görmek zorundalar. Medya artık Şule Çet gibi öldürülen kadınlara kolaylıkla ‘intihar etti’ diyemiyor” ifadelerini kullandı. 
 
‘Değişim ve dönüşüm kadın mücadelesinin sonucu’
 
Değişen, dönüşen bir toplum olduğunu ve medyanın da tek başına olduğu yerde değişip dönüşmediğini dile getiren Sibel, değişim ve dönüşümün kadınların, kadın hareketlerinin, feministlerin verdiği mücadelenin bir sonucu gerçekleştiğini vurguladı. Sibel, “Aynı zamanda kadın gazetecilerin verdiği mücadelenin bir sonucu. Bugün artık sayımız fazla ve susmuyoruz, itiraz ediyoruz. Her yerde olmaya çalışıyoruz ve sosyal medya kullanıcısı kadınlar medyanın cinayete, tacize, tecavüze teşvik eden rolüne itirazlarını dile getiriyorlar" dedi. 
 
 ‘Çocuk evlilik’ diye bir şey yoktur, onun adı  ‘çocuk evlendirme’
 
Toplumda çocuk algısının da çok çarpık olduğunu yeri geldiğinde çocuk, yeri geldiğinde ise yetişkin olarak görüldüğünü sözlerine ekleyen Sibel, “İçinde yetiştiğimiz ve geliştiğimiz toplum 18 yaş altının bir çocuk olduğunu tam olarak kavrayamıyor. Kavrasa bile 14, 15, 16 yaşında evlenmenin makul olduğunu düşünüyor. Toplum algısına göre ‘bir kız çocuğu regl görmeye başladıysa evlenme yaşına gelmiştir’. Bir an önce evlendirilmesi gerektiği zihniyeti var. ‘Okumasına gerek yok, okuldan alalım’, ‘Namus belası olmasın bir an önce baş göz edelim’ algısı çok yaygın. Toplumda yaygın olduğu gibi aynı zamanda medyada da yaygın. Medya 16 yaşındaki bir çocuğun nişanlandırıldığını duyunca o erkeğe ‘nişanlısı’ demekte bir beis görmüyor. Normal görüyor. 18 yaşın altında olan herkes çocuktur ve nişanlandırılamaz, evlendirilemez. ‘Çocuk evlilik’ diye bir şey yoktur, ‘çocuk evlendirme’, ‘zorla evlendirme’ diye bir şey vardır. Çocuklar yetişkinler tarafından yetişkinlerle evlendirilir ve elbette zorla evlendirilir” sözlerine yer verdi.
 
‘Çocukla evliliği iç içe koyamazsınız’
 
Toplumda yıllarca kullanılan ‘çocuk gelin’ kavramını eleştiren Sibel, “Çocuktan gelin olmaz” diyerek bu kavramın yıllar içerisinde kendini lağvettiğini ifade etti. Çocuk evliliği diye bir şey olmadığı ve olamayacağının altını çizen Sibel, “Çocuk evliliği olmaz. Çocukla evliliği iç içe koyamazsınız. Bu cinsel istismardır. Cinsel istismar varsa evlendirme yolu ile ‘suçları düşsün’ diye sürekli evlendirme yaşı indiriliyor. Yeni yargı paketinde de bu vardı. ‘Rızası vardır’ yaşı sürekli değişiyor, 14-15’e çekiliyor. Çocuklara istismar uygulayan erkeklerin ceza almasının önüne geçmek için yasalar değişiyor” dedi. 
 
Medya çocuğun haklarını gözetiyor mu?
 
Çocukların evlendirilmesinde ailenin payına dikkat çeken Sibel, ailenin de çok büyük bir suçu olduğunu aktardı. Ailenin yanı sıra medyanın bu konuya ne kadar hassas yaklaştığını soran Sibel, “Medya, 16 yaşındaki bir çocuğun nişanlandırılamayacağı gerçeğini ne kadar irdeleyebiliyor? Çocuğun nişanlısı olamayacağını, bu çocuğun kocası olamayacağını düşünüyor mu, düşünmüyor mu? Bir diğeri bu çocuğun haklarını gözetiyor mu? Bu çocuk için çağrıda bulunuyor mu? Çocuklar için çağrı yapıyor mu? Çocuk kaçırılmışsa bunun altını çiziyor mu? Aile çocuğu zorla evlendirmeye çalıştırdıysa, -ki zaten yapılanın kendisi bu- ailenin üzerine gidiliyor mu? Henüz 18 yaşında genç bir kadın, henüz çocuk yaştayken kendisine yaşatılan istismar görmezden gelinerek Esra Erol'un programında aşağılandı, tartaklandı, taciz edildi, linç edildi ve bunu ahlakçılık ve adı altında yaptılar. Bunu da yapan bir kadındı. Kimse bunu sorgulamadı. Aksine o kızı suçladılar ve bundan zevk aldılar” şeklinde konuştu.  
 
‘Medya, ‘bekar bir kadının evinde öldürüldüyse ancak sevgilisidir’ diyor
 
Medyada çok sık rastlanılan durumlardan birinin de gazetecilerin faillerin ifadelerini haberleştirmesi ve bu iddiaları kabul etmesi olduğunu vurgulayan Sibel, buna dair şöyle konuştu: “Failler ve katiller, karşılarında konuşabilecek, iddialarını çürütebilecek, hayatta kalan kadın ya da çocuk olmadığı için suçtan sıyrılmak adına rahatlıkla iddialar ortaya atar. Akademisyen Aylin Sözer, evinde öldürülmüş halde bulunmuştu ve katleden fail ise sevgilisi olduğunu iddia etmişti. Gazeteci bu iddiayı sorgulamıyor ve olduğu gibi kabul ediyor. Gazeteciye ve topluma göre Aylin Hoca bekarsa ve evinde bir erkek tarafından öldürüldüyse bu ya sevgilisidir ya eski kocasıdır ya abisidir. ‘Öldüren kişi abisi değil, babası değil, kocası değil, peki kim bu? Olsa olsa sevgilisi olur. Bekar bir kadının evinde bir erkek varsa bu ancak sevgilisi olabilir’ diyor ve bunu olduğu gibi kabul ediyor. Katil, bunları ağır tahrik indirimi almak için kullanıyor. Suçtan yırtmak ve indirim alabilmek için bu iddiaları ortaya atıyor. Ama medya bunların hiçbirini irdelemiyor ve olduğu gibi kabul ediyor.”
 
‘Medya katilin iddialarını kabul ediyor’
 
Pınar Gültekin katliamına da dikkat çeken Sibel, failin Pınar hakkında çok sayıda iddiada bulunduğunu ifade etti. Medyanın ise sürekli olarak failin, iddialarını haberleştirdiğini ve bu iddiaları olduğu gibi kabul ettiğini sözlerine ekleyen Sibel, “Pınar Gültekin davasında biz failin Pınar Gültekin’i yakarak öldürdüğünün altını çizmeye çalışıyoruz ki kadın davası görülsün, anlaşılsın. Bu adam Pınar hakkında tonlarca yalan söyledi. Oysa bu adam Pınar’a çok korkunç şeyler yaptı. Ama medya tam tersini yapıyor. Mesaj olarak, propaganda olarak katillerin ifadelerini kullanıyor. Toplum, o zihniyetin görüşlerini taşıdığı için bu bakış açısı pekişiyor” diye belirtti.
 
‘Bu militarist algıyı Kürdistan'da gördük’
 
Militarizm, heteroseksizm, homofobi, erillik, feodalite, patriyarka ve şovenizmin iç içe geçmiş politikalar olduğuna dikkat çeken Sibel, bunların genellikle kendinden olmayanı veya tahakküm uygulayabileceğini düşündüğü kesimleri, grupları tahakküm altına almaya, etkilemeye çalıştığının altını çizdi. Kadınların bedenlerini teşhir etmek ya da o bedenler üzerinden hedef göstermenin militarist ve mizojinist bir şey olduğunu vurgulayan Sibel, “Kadın ve çocuk bedenini kendine ait görür. Bu militarist algıyı daha önce Kürdistan'da sokağa çıkma yasaklarında da gördük. Batıda medyanın Kürt kadınlara bakış açısında gördük. Askerlerin oradaki Kürt kadınlara tutumunda gördük” ifadelerini kullandı.
 
‘Medya şiddetin pornografisini yapmayı tercih ediyor’
 
Mini etek giydiği için ya da gece dışarı çıktığı için teşhir edilen kadınlara da dikkat çeken Sibel, teşhir boyutlarının çok farklı olduğunu söyledi. Medyanın şiddeti, dayağı teşhir etmeyi, pornografisini yapmayı sevdiğini ve tercih ettiğini kaydeden Sibel, “Şiddet kadının yüzünde, gözündeki morluklarda değildir, bütün vücudundadır. Şiddet fiziksel olduğu kadar ekonomiktir, psikolojiktir. Medya, kadını acziyet içinde göstermekten çok hoşlanıyor. Burada fail yok. Şiddeti sadece görünen bir şeymiş gibi empoze ediyor. Yıllar önce Habertürk sırtından bıçaklanarak katledilen bir kadının sedyede bıçakla yattığı fotoğrafını sürmanşetten paylaşmıştı. Gazetenin genel yayın yönetmeni Fatih Altaylı bunu savunmuştu. Bu infial yaratmıştı ve çok büyük tartışmalara neden olmuştu. Kadın neler yaşadığını biliyor. Toplum da neler yaşadığını biliyor ama bu demek değildir ki öldürülmüş bir kadını bu şekilde servis edeceksin. Öldürülmüş bile olsa kadınların hakkını çiğneyemezsin. Öldürülme korkusu yaşayan kadınları tedirgin ediyorsun. Bir diğeri ise olası katillere yol ve yöntem gösteriyorsun. Acıdan bir yöntem çıkarıyorsun. O kadının hayatta kalan çocuklarını veya aile üyelerini yaralıyorsun. Biz hep teşhir edilen kadınları gördük ama hiç teşhir edilen erkek görmedik” şeklinde konuştu. 
 
Failin fotosu buzlanıyor kadının yüzü apaçık 
 
Medyanın genellikle faille kadının fotoğraflarını yan yana kullandığını ve failin fotoğraflarının buzlandığını ancak kadının yüzünün apaçık bir şekilde verildiğini belirten Sibel “ Bir de ahlak meselesi var. Nerede olduğuna, ne giydiğine, ne içtiğine karışamazsın. Medya bunu tetikliyor. Öldüğü zaman, tacize veya tecavüze uğradığı zaman nerede, hangi saatte olduğunu soran medya, aynı zamanda bunu dizilere de taşıyor. Dizilerde kadınların bedenini bir obje olarak göstermekle birlikte aynı zamanda bir aidiyet unsuru olarak da gösteren, ne giydiğine karışan, bu tür senaryolar yazan, onların çekildiği bir medya var” sözlerine yer verdi. 
 
Şiddete uğrayan kadın reklamından güçlü kadına
 
Ciddi bir zihniyet meselesi olmakla birlikte meydanın büyük bir bölümünün bağımsız olmadığına işaret eden Sibel, sözlerini şöyle sonlandırdı: “Medya değişiyor, dünya konjonktörü değişiyor. Eskiden her 8 Mart'ta şiddete uğrayan kadın reklamları görürdük, şimdi ise güçlü kadınların imajına döndüğünü görüyoruz. Bunu tabii ki kapitalizmle eşdeğer götürüyorlar. Nereden nemalanacaksa oradan götürüyorlar. Bu açı dışında kadın hareketinin büyük bir kazanımı olduğunu, yüzlerce yıllık mücadelenin artarak, katlanarak ilerlediğini görmemiz gerekiyor. Zaman içerisinde medyanın ne kadar değişip dönüştüğünü görüyorum. Medyada kadın gazetecilerin, kadın senaristlerin, kadın yönetmenlerin sayısının giderek fazlalaşması, iş üretenlerin sayısının artması bu alanların bizim haklarımızla donanması demek.”