Balkondan düşen kadınların arkasında hep ‘erkekler’ var
- 09:02 31 Mart 2022
- Güncel
Habibe Eren
HABER MERKEZİ - Son 3 ayda 8 kadın balkondan düşerek “şüpheli şekilde” yaşamını yitirdi. Eril hukuk kültürünün kadınlara “düşman ceza hukuku”nu uyguladığına dikkat çeken Akademisyen Eylem Ümit Atılgan, “Kadınların beyanlarının altı oyuluyor, itibarsızlaştırılıyor. Kamuoyuna, erkeklerin kullandığı yöntemlerin ve suçun cezasız kaldığı izlenimini veriyor. Eril hukuk kültürü kadını 'kurban' edecek canlı türü olarak ortaya atıyor” dedi.
AKP’nin iktidara geldiği günden bu yana kadın katliamında artış yaşanırken bu artış “kırım” boyutuna ulaştı. Şiddet, taciz, tecavüz ve “şüpheli ölümlerdeki” artışın bir nedeni de yargının cezasızlık politikaları. Her dönem katletme biçimleri ve artan şiddet dili faillerin korunması ile birlikte değişkenlik gösterirken, son iki yılda “şüpheli ölümler” gündemde. Şüpheli ölümlerin çoğu ise kadınların “balkondan düşmesi” şeklinde gerçekleşiyor.
Filmmor’un yaptığı çalışmaya göre son 2 yılda en az 29 kadın yanlarında erkekler varken, balkondan ya da pencereden düşerek yaşamını yitirdi. “Şüpheli” olarak kayıtlara geçen bu ölümlerin birçoğu henüz aydınlanmadı. Söz konusu verilere son aylarda yaşanan ölümler eklendiğinde sayının çok daha fazla olduğu aşikar. Ankara'da 2018 yılında bir plazanın 20'nci katından düşerek hayatını kaybeden Şule Çet'in ölümü de başta “intihar” olarak gündeme geldi ancak kadınların mücadelesi sonucu katledildiği ortaya çıktı. Ardından çok sayıda kadının ölümünün “kaza” ya da “intihar” süsü verilerek kapatıldığı tartışıldı. Bu yaşananlar üzerine son süreçte kadın hareketi “şüpheli ölümleri” daha fazla gündemine aldı.
Son 3 ayda basına yansıyan verilere göre 8 kadın balkondan düşerek şüpheli şekilde yaşamını yitirdi, biri ağır yaralandı. Bu kadınların isimleri şöyle:
* Ankara'da yaşayan Şevval Abanoz kullanılmayan eski bir binanın beşinci katındaki penceresinden düşerek hayatını kaybetti. Şevval’in düşmeden belli bir süre önce evli olduğu erkek tarafından şiddete maruz kaldığı belirtildi.
* İstanbul Ümraniye'de balkondan düştüğü iddia edilen Ece Kılıçaslan Acar'ın yaşamını yitirmeden önce evli olduğu erkek hakkında şikayetçi olduğu ve fail hakkında 2 ay uzaklaştırma kararı verildiği ortaya çıktı.
* İzmir Konak’ta ailesiyle yaşayan Ece Baş, evinin balkonundan şüpheli bir şekilde düşerek yaşamını yitirdi.
*Hemşire Adile K. 4'üncü kattaki evinin balkonundan şüpheli şekilde düşerek yaşamını yitirdi.
* Sultangazi'de babasından şiddet gören çocuk, üçüncü kattaki evin balkonundan şüpheli bir şekilde düştü.
* Kocaeli'de Sedefnur Çağlar polis olan erkek arkadaşı da yanındayken misafirliğe gittiği bir evin 7’inci katından şüpheli şekilde düşerek ağır yaralandı.
* Melike Şahin, erkek arkadaşının evinin balkonundan düşerek şüpheli bir şekilde hayatını kaybetti. Gözaltına alınan fail, adli kontrolle serbest kaldı.
* Avcılar’da yaşayan Kübra Ece şüpheli şekilde balkondan düşerek yaşamını yitirdi. Evde bulunan ve arasında Kübra’nın erkek arkadaşının da bulunduğu 7 kişi gözaltına alındı.
*Melikgazi ilçesinde, ikinci kattaki evin penceresinden düşen kadının H.Ş., isimli fail tarafından atıldığı ortaya çıktı. Faile 25 yıl hapis cezası verildi.
* Ereğli ilçesinde Aysel Negüzel’in bir binanın bir binanın 5’inci katından şüpheli şekilde düşerek yaşamını yitirdi.
Feminist hukukçu Prof. Dr. Eylem Ümit Atılgan ile özellikle son süreçte artan şüpheli ölümlere dair konuştuk.
* Son iki yılda resmi olmayan verilere göre 29 kadın balkondan düşerek "şüpheli şekilde" yaşamını yitirdi. 2022 yılının ilk 3 ayında ise basına yansıyan 8 şüpheli ölümün hepsi de yine balkondan düşme şeklinde gerçekleşti. Buna dair ne söylemek istersiniz?
Burada asıl dikkat etmemiz gereken kelime şüphe. Kadın örgütlerinin son yıllarda özellikle altını çizdiği konu, son 2 yılda şüpheli ölüm verileri, kadın cinayetleri verilerine yakın çıkıyor. Tabi tespit edebildiğimiz kadar. Devletin bu konuda güvenilir bir şekilde veri tutmadığı bilgisini göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Son yıllarda arttı mı, artmadı mı kısmından ziyade şunu söyleyebiliriz: Şüpheli ölümler dikkatimizi çekiyor artık.
“Eril hukuk kültürü “düşman ceza hukuku”nu uyguluyor. Kadınların beyanlarının altı oyuluyor, itibarsızlaştırılıyor. Kamuoyuna, erkeklerin kullandığı yöntemlerin ve suçun cezasız kaldığı izlenimini veriyor. Failler de kadın öldürmenin kolay ve bedelsiz olduğunu görüyorlar.”
Her ne olursa olsun şüphenin altını çizmek gerekiyor. Mesele şu, şüpheden sanık yararlanıyor. Ceza Hukuku Muhakemesinin genel bir ilkesi, eril hukuk kültürü tarafından-kadın hareketi buna “erkek adalet değil gerçek adalet” diyor ya, araştırılmamış, yeteri kadar sorulmamış soru işaretlerinin olduğu gibi dosyada kalması şeklinde hayata geçiriliyor. Kadınlar nedense tek başlarınayken hiç balkondan atlamıyorlar hep yanında bir erkek varken atlıyorlar! Ya da çoğu vakada, kadınların geçmişte şiddete maruz kaldığını görüyoruz. Şüphe failin lehine kullanılan bir şeye dönüşüyor. Kadın davalarında, hatta iş hukukunda bile görüyoruz; eril hukuk kültürü her şeyden önce “düşman ceza hukuku”nu uyguluyor. Kadınların beyanlarının altı oyuluyor, itibarsızlaştırılıyor. Kamuoyuna, erkeklerin kullandığı yöntemlerin ve suçun cezasız kaldığı izlenimini veriyor. Failler de kadın öldürmenin kolay ve bedelsiz olduğunu görüyorlar. Burada topluma çok büyük bir mesaj veriliyor: “Kadın kafasına eser, kendini fırlatır atar camdan”…Biz her ne hikmetse camdan kendimizi atarken parmak izi bırakmayan irrasyonel canlılarız. Bu, toplumun kadına bakış açısı, kadın düşmanlığının yargıdaki karşılığı.
Eril hukuk kültürünü sadece faillere verilen indirimlerde görmüyoruz, bu yalnız sonucu. Eril hukuk kültürü, kadınla ilgili her duruma şüpheyle yaklaşıyor. Bu kadına bakış açısını da kapsıyor. Her intihar olayını ‘kapatma’ eğilimi buradan geliyor. Yani eril hukuk kültürü bize, kadın davalarında şüphenin çok normal bir şey olduğunu söylüyor. Siz şüpheyi sonuna kadar, maddi deliller ile araştırmak zorundasınız. Her türlü soru işareti, yanıtlanmalıdır. Bu soru işaretlerinin arkasından gidilmesi gerekir. Bu tartışmada öyle bir noktaya gelinir ki yenilmeyen bir makul şüpheye ulaşılabilir. ‘Neden parmak izi yok?’ gibi makul bir soruyu yanıtlayamıyorsanız ya da Rabia Naz davasında olduğu gibi bu kadarcık bir kız çocuğu koşup atladığında fizik kuralları gereği ‘şuraya düşmesi gerekirken neden buraya düşmüş’ sorusunun yanıtını bulmayıp o dosyayı kapatırsanız bu şüphe değildir. Bu şüphenin üstünün kapatılmasıdır. Bu soruşturmalar diğer soruşturmalardan farklı yürütülüyor. Biz bunun bütün örüntüsünü görüyoruz.
“Feminist avukatların söz konusu davaları takip etmeye başlamasından itibaren bu davaların soruşturulmadığını, şüphenin üzerine özelikle gidilmediği, delillerin araştırılmadığı görülüyor. Şule Çet cinayetinde olduğu gibi deliller hemen temizleniyor. Ve neden failin delili temizlediği sorusu sorulmuyor.”
* Kadınların bu şüphenin üzerine gitmesi neyi açığa çıkardı?
Feminist avukatların söz konusu davaları takip etmeye başlamasından itibaren bu davaların soruşturulmadığını, şüphenin üzerine özelikle gidilmediği, delillerin araştırılmadığı görülüyor. Şule Çet cinayetinde olduğu gibi deliller hemen temizleniyor. Ve neden failin delili temizlediği sorusu sorulmuyor. Sanık avukatları etik olmayan savunma yapıyorlar ve ‘kadının dengesiz olduğunu, güvenilmez olduğunu’ hatta mağdur suçlayıcılığa varacak kadar kadın düşmanlığı algısına oynuyorlar. Şule Çet cinayetinde sanık avukatı gitti okuldan Şule’nin transkripini aldı. ‘Notları düşüktü ondan intihar etti’ diye. Yine etik olmayan bir şekilde psikiyatrisinden rapor aldı. Bunların meslek örgütleri tarafından yaptırımları oldu ama biz bu davaları ne zaman öğrendik? Kadın hareketi sahip çıkınca, kadınların yakınları yalnız bırakılmadığında… Çünkü bu rakamlar daha fazla. Biz kadın hareketine başvuran, destek isteyen mağdur yakınları olduğu zaman bu davalarla ilgili soruşturmanın eksikliğini öğreniyoruz ve bu mücadeleye giriyoruz.
“Geçmişe dönüp balkondan düşerek ölen kadınların oranlarına baksak, bu verilerin birden bire artmadığını görürüz. Ha şu var; erkekler kadın öldürecekleri zaman araştırma yapıyorlar. Bu konuda yapılmış saha araştırmaları, erkeklerin kaç yıl ceza alırım araştırması yaptığını, birbirileri ile konuştuklarını, (açıkta kapalı da ne kadar yatarım), ne kadar indirim alırım diye internette arama yaptıklarını ve hesapladıklarını gösteriyor”
*Kadın katliamlarında her dönem faillerin benzer yöntemler kullandığını ve bu yöntemlerin sistematikleştiğini görüyoruz. Bu durum neyden kaynaklanıyor?
Aslında bakarsanız bir anda sistematikleşmedi. Geçmişe dönüp balkondan düşerek ölen kadınların oranlarına baksak, bu verilerin birden bire artmadığını görürüz. Ha şu var; erkekler kadın öldürecekleri zaman araştırma yapıyorlar. Bu konuda yapılmış saha araştırmaları, erkeklerin kaç yıl ceza alırım araştırması yaptığını, birbirileri ile konuştuklarını, (açıkta kapalı da ne kadar yatarım), ne kadar indirim alırım diye internette arama yaptıklarını ve hesapladıklarını gösteriyor. Failler kadınları öldürmeden önce bir araştırma yapıyor. Bu kısmı biliyoruz. Ama öldürme şeklinin yanı sıra bu tür öldürmelerde cezasız kaldıklarını görüyorlar. Asıl mesele şu, kayıtlara kadın intiharı olarak geçen ölümlerde kaç kadın öldürüldü acaba. Bunu bilebilir miyiz? Şule Çet cinayetinde Şule’nin kız kardeşleri bu örtüyü kaldırdı, gözlerimizdeki perdeyi kaldırdı. Şule’nin arkadaşları cılız çıkan sesi gürleştirdi ve kadın hareketini önüne getirdi. İntihar olarak geçen rakamlar bu şekilde takip edilseydi Şule Çet cinayetinde olduğu gibi sanıkların içeride olduğu bir davaya dönüşebilir miydi bunu bilmiyoruz. Bunun yanına büyük bir soru işareti koymak gerekiyor.
“Hak savunucularının 1980’lerde gözaltındaki işkenceye karşı verdiği mücadele gibi bir mücadeleyi kadın hareketi görünür kılıyor. Ve gözümüzden kaçmıyor”
* Peki, açıklanan resmi veriler gerçekçi mi?
“İntihar “ve “kaza süsü” verilen kaç cinayet var bunu bilmiyoruz. Birden bire kadınlar balkondan düşerek ölmeye başlamadılar. Kadınlar çok değişik şekillerde öldürülüyordu fakat biz balkondan düşme rakamlarının ne kadar yüksek olduğunu kadın hareketi sayesinde fark ettik. Bu verileri toplamamak da politik bir durumdur. Devlet bu verileri toplamadı, toplamamaya da ısrar ediyor. Kadın hareketinin zorlaması ile kadın cinayeti verilerini paylaşıyor fakat çok düşük bir rakam açıklıyor. Zaten istatistik böyle bir şeydir. Dünyanın her yerinde devlet işine gelmeyen konuda rakamları düşük açıklar. Hak savunucularının 1980’lerde gözaltındaki işkenceye karşı verdiği mücadele gibi bir mücadeleyi kadın hareketi görünür kılıyor. Ve gözümüzden kaçmıyor. O sineye çeken, yakınlarını kaybedenlerin başvurdukları bir yer var. Daha fazla kadın örgütleri ile temas kuruyorlar, feminist avukatlar daha fazla takip ediyor. Ve artık eksik soruşturma yüzünden şüphe sanık lehine yorumlanmıyor. O soru işaretleri maddi delillerle araştırılacak ve şüpheli kalmayacak. İşte bu sayede şüpheli ölümler ortaya çıkacak.
“Kadın öldürmek bu ülkede indirimli. Kadın öldürmek daha kolay. Kadın öldürmenin bazı yol ve yordamları var. Hem şekli hem de hangi kadının öldürülebileceği ile ilgili mesaj var. Eril hukuk kültürü, ‘bazı şiddetler meşrudur ve bazı kadınlar şiddeti hak eder’ der. Eril hukuk kültürü kurban edilecek insan türü olarak kadını ortaya atıyor”
* Son yıllarda kadınları katletme biçimleri giderek şiddetleniyor hatta IŞID’vari yöntemler kullanılıyor öte yandan son süreçte cezasızlıkla birlikte şüpheli ölümler "kaza" ve "intihar" süsü verilerek kapatılıyor. Yargının bu noktada bakış açısı ve faillere yönelik kararları bu tabloyu nasıl etkiliyor? Faillere cesaret veriyor diyebilir miyiz?
Tabi ki. Faillere verilen mesaj çok açık. Kadın öldürmek bu ülkede indirimli. Kadın öldürmek daha kolay. Kadın öldürmenin bazı yol ve yordamları var. Hem şekli hem de hangi kadının öldürülebileceği ile ilgili mesaj var. Eril hukuk kültürü, ‘bazı şiddetler meşrudur ve bazı kadınlar şiddeti hak eder’ der. Daha üç gün önce ‘sadakat yükümlülüğünü’ yerine getirmediği iddiasıyla öldüren bir kadının failine indirim verdiler. Bazı öldürme biçimleri de şüpheli ölüme yakın kapatılma ihtimali taşıyor. Kimsesiz, bir yere başvuramayacak, kapanabilecek bir dosya ya da kadın hareketinden kaçırılabilecek bir dosyaysa şüpheli ölümler kapatılabiliyor. Burada eril hukuk kültürü kurban edilecek insan türü olarak kadını ortaya atıyor. Ataerkil kültür gereği, kadınlar irrasyonel canlılardır ve erkekler kadınları kontrol altında tutmakla yükümlüdür. Ataerkil toplumun yapısını korumak zorunda olan erkekler bazen kadınları denetleyebilmek için öldürüverir. Zavallı erkek…bu duruma düştüğü için başka bir canlıyı öldürse 15 yıl yatacakken, eril hukuk kültürü, erkek kadını öldürdüğünde ‘7 yıl ceza 4 ü kapalı 3 ü açık yatsın da bu başına gelen şeyden dolayı büyük bir bedel ödemesin’ diyen hukuk kültürüdür. Bu sadece indirimle açıklanamaz.
Cezaların az olmasından kaynaklı bir durum da değil. Hatta cezaların artırılması tam tersi sonuç doğurur. Kadınlar kapıyı geç açtığı için şiddete maruz kalabilir ve hâkimler eril hukuk kültürü gereği bunu makul bir şiddet olarak kodlar. Yargı öldürülebilen olarak bu kadınları kodlar ve buna ‘indirimli öldürme’ der. Bu hareketlere haksız tahrik indirimi, iyi hal uygular. Kadınlara karşı düşman ceza hukukunun bir ayağıdır. Toplumdaki genel kadın düşmanlığından beslenir ve erkeğe kadınları denetim altında tutabilmek için ‘sana benden bir kıyak. Fazla da soruşturmam, şüpheyi araştırmam, öyle ki balistik raporuna bakmam, adli tıp raporuna bakmam’ der.
“Keşisimsel bir adaletsizlik ve eşitsizlik ortaya çıkabiliyor. Ama daha vahimi, hep mi kötüler güçlü ya da hep mi güçlüler kötü diyeceksiniz. Hayır! O, Adli Tıp Raporunu düzenleyen kişiye bir ekonomik çıkar sağlanmamış da olabilir ve onun kadın düşmanı zihniyetinden de kaynaklanabilir”
* ATK raporlarının da istenildiği gibi değiştirildiği ya da raporda kadınlara yönelik skandal ifadelerin yer aldığını görebiliyoruz…
Toplumdaki cinsiyet eşitsizliği yargı önünde de devam ediyor. Eli kolu uzun, hele ekonomik ve siyasi olarak nüfuzluysa bunu daha kolay yapıyor. Burada kadını daha da eşitsiz hale getiren birçok şey devreye girebiliyor. Keşisimsel bir adaletsizlik ve eşitsizlik ortaya çıkabiliyor. Ama daha vahimi, hep mi kötüler güçlü ya da hep mi güçlüler kötü diyeceksiniz. Hayır! Failler o Adli Tıp Raporunu düzenleyen kişiye bir ekonomik çıkar sağlamamış da olabilir ve onun kadın düşmanı zihniyetinden kaynaklanabilir. Esas burada, kadın düşmanlığı bizi adaletsizliğe mâhkum ediyor, hepimizi aynı çizgiye getiriyor. Kadın düşmanlığını, doktorun hazırladığı adli tıp raporundaki ifade de görebiliyoruz, yani burada hakimde de ‘tamam ya böyle olmuş’ diye kapatma eğilimi oluyor. Özellikle avukatların ya da öldürülen kadının yakının ortaya attığı, ‘şu yanıtlasın’ ya da ‘mahkeme re’sen araştırsın’ talepleri karşılanmıyor. Bunun havada bırakılmasının sebebi kadın düşmanlığı. Günlük hayatta yaşadığınız aynı kadın düşmanlığının öldürüldüğünüzde de görülüyor.
Bir örnek vermek istiyorum hepimizin bildiği gibi yakın dönemde ‘pandemi affı’ oldu İnfaz yasasında. Hükümlülere izin verildi ya da salıverildi. Biz baktığımı zaman bu paketten kadınların daha az yararlandığını ve lehlerine kullanıldığını gördük. Erkek tutuklu ve hükümlü sayıları kadın sayısından fazladır, bu yüzden daha fazla erkek salıverilmiştir demiyorum. Bu iki grup içindeki sayısal oranlara baktığımızda daha az kadın hükümlü-tutuklu ‘aftan’ yararlanmış. Hücre cezaları en fazla kadınlara mı veriliyor bir bakılması gerekir. Kadınların nasıl cezalandırıldığı, nasıl infazının yakıldığına bakmak gerekir. Her aşamada kadınlara düşmanca davranılıyor. Nötr olan bu kuralları uygularken cezaevinde de mahkemede de kadınlar cezalandırıyor, burada uyanık olmaya gerekiyor. Bu soruşturmalarda öldürülen kadınsa daha fazla dikkat etmek gerekiyor. Geçtiğimiz günlerde Kadın Cinayetlerini Durduracağız (KCDP) temsilcisi Gülsüm Kav, kadın ölümlerindeki soruşturmanın özel bir protokolle yürütülmesi gerektiğini gündeme getirdi. Burası çok önemli. Öte yandan adli tıpçıların yaptığı araştırma daha fazla incelenmeli. Gözden kaçırılacak, el yordamıyla kapatılacak deliller olduğu, kadına yönelik ayrımcılık, kadın düşmanlığı toplumsal cinsiyet ayrımcılığı yapılacağı varsayılarak hareket edilmeli ve onun üzerinden soruşturma ilerletilmeli.
“İddia ve savunma birbirini çürüttüğü zaman hakikat ortaya çıkar. Yargılamanın diyalektiği tez, antitez ve sentezdir. Bir davada iddia çürütülmemişse o iddia ayaktadır. Eğer bu iddiaya savunma yanıt verememişse bu şüphe değildir. Sanık lehine yorumlanamaz, kapatılamaz”
* Tüm bunlara ek olarak özelde şüpheli ölümler ve kadın katliamları, feminist hukuk perspektifi ile nasıl ele alınmalı?
Ceza Muhakemesinin ortaya atılan soruları layığıyla sorması ve şüphenin yenileceği son noktaya kadar sorgulaması gerekir. Gerçek hayattaki eşitsizliğin mahkeme salonuna girmemesini sağlamak gerekiyor. Kürsüdekilerin görevi, o tartışmayı layığıyla yürütmek, taraflara eşit hak vermek ve tarafların tartışmasının eşit bir düzlemde gerçekleşmesini sağlamaktır. Bu eşitliği bozan bir önyargı görüldüğünde feminist avukatların müdahale etmesi, ayrımcılığa karşı uyanık olması ve buna karşı stratejiler geliştirmesi gerekir. Hâkimlerin olayın üstünü kapatma, soruları yanıtlamama üzerinden yürüdüğü o örüntüyü ifşa etmek gerekir. Bu yüzden mahkemeyle gerilmeyi göze alma, soruşturmayı çok dikkatli gözlemek gerekir. Daha fazla rapor istemek, rapordaki eksikleri, tutarsızlıkları ortaya çıkarmak gerekir. Son noktada taktik stratejik olarak şunu görüyoruz. Mahkeme ‘tamam artık ben burada kesiyorum’ dediğinde ancak daha tartışmanın yolu olduğunda; mücadele etmek gerekir. Örneğin, Rabia Naz dosyasında neden evin yakınında samanların olduğu ahır, delil niteliğindeyken yok edildi, kapatıldı? Çantası önceden yoktu sonradan ortaya çıktı. Tüm bu deliller neden sorgulanmıyor, neden bazı tanıklar dinlenmiyor? Veya balistik raporundaki o iddia yokmuş gibi neden kapatıldı. Bunun üzerine gidilmesi gerekiyor.
İddia ve savunma birbirini çürüttüğü zaman hakikat ortaya çıkar. Yargılamanın diyalektiği tez, antitez ve sentezdir. Bir davada, iddia çürütülmemişse o iddia ayaktadır. Eğer bu iddiaya savunma yanıt verememişse bu şüphe değildir. Sanık lehine yorumlanamaz, kapatılamaz. Mahkemenin bu iddiaya karşı, tartışmaları sağlıklı bir şekilde yürütmesini beklemek gerekir. Mahkemenin bunu yapmadığını gördüğü anda feminist avukatlık mahkemede olup biteni kamuoyuna taşıyor. Kamuoyu mahkemede olup bitenin ne olduğunu daha iyi gözlemleme şansından geçiyor. Burada ifşadan bahsediyorum. Yargıda olup bitenin kamuoyunun daha çok gündeminde olmasından bahsediyorum. Bunun tabi ki olumsuz sonuçları ortaya çıkabiliyor ama feminist avukatlar çaresiz kaldıkları noktada mahkeme bir şekilde talepleri kadının aleyhine, kadın düşmanı bir şekilde reddettiğinde ya da mahkeme kadın düşmanı bir savunma yaptığında bunu kamuoyuna taşıyor. İfşaları bir hukukçu olarak daha çok tartışacağımızı düşünüyorum. Sonucundan ziyade buna ihtiyaç duyan mekanizmayı konuşmamız gerekir. Erkek adalet’ dediğimiz eril hukuk kültürünün, kadın aleyhine işleyen serencamına dikkat çekelim.
“Bu paket hiçbir şeye yaramayacak tam tersine şiddeti artıran bir işlevi olacak. Cezaların arttırılması öngörülüyor. Bu, hakimlerde cezayı vermemek için by-pas yapması ve fiilin türünü bile değiştirmesine neden olur. Yasa değiştirilerek hukuk kültürü değiştirilmez, bu hukuk kuralının gereğidir. Eril hukuk kültürü ile yüzleşilmesi gerekiyor”
* Kadın katliamı davalarında failler cezasızlıkla ödüllendirilirken hükümet bir yandan da “acil yargı paketi” ni gündeme getirdi. Sizce bu paket çözüm olur mu?
Yargı paketinde, iktidarın kadın cinayetleri ile mücadele etme iddiasıyla ortaya koyduğu iradenin sakat ya da eksik olduğunu görüyoruz. Geçtiğimiz günlerde Genel Kurulda, “Kadına yönelik şiddetin sebeplerinin tüm yönleriyle araştırılarak alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla kurulan Meclis Araştırması Komisyonu raporu” ele alındı. Komisyonun adı gibi rapor da uzun bin küsur sayfalık. Raporda kadına yönelik şiddet türünün özel bir şiddet türü olduğu ve bununla mücadelenin cezaları artırmakla olmayacağı bunun zihniyet değişikliği ile olacağı vurgusu yok. Bu irade olmadığı için ‘ısrarlı takibi düzenledim’ diyor. Görüntüye bakarsanız ısrarlı takip pakette yer alırsa, dünyada ısrarlı takibi kadına yönelik şiddet bağlamında düzenleyen sayılı ülkelerden biri olacağız. Ama bu görüntü, kadına yönelik şiddetle mücadelede hukuku etkin kılmak için gereken yeterli bir araç değil. Israrlı takibin düzenlenmesinde çok önemli eksiklikler var. Israrlı takibin eziyet suçuyla karşılanması gerekiyordu. Bunun hakimlere anlatılması, gerekçede yazılanlar yeterli değil. Neden ısrarlı takibe dikkat çekiyorum; çünkü fiziksel şiddetin ortaya çıkma sürecinde ilk adımların ısrarlı takiplerle geldiğini görüyoruz. Kadınların birden bire karşılarına çıkan biri tarafından öldürülme oranı tanıdık veya uzun süredir musallat olan insanlar tarafından öldürülme oranından daha düşük. Biz tanıdığımız erkekler tarafından öldürülüyoruz, biz bizi kontrol etmek isteyen erkekler tarafından öldürülüyoruz. Biz boşanmak istediğimiz erkekler tarafından öldürülüyoruz.
Öte yandan arabuluculuk gündemde. Kadına yönelik şiddette arabuluculuk şiddeti artıran, şiddet failinin sırtını sıvazlayan bir mekanizma. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması yine bu paketler, topluma da eril şiddet failine de ‘kadınların sesi fazla çıkmaya başladı biz bu işe dur dedik merak etmeyin. Bizim toplum yapımızı bozamayacaklar. Ama yine de göstermelik olarak birkaç bir şey koyalım’ anlamına geliyor. Bu paket hiçbir şeye yaramayacak tam tersine şiddeti artıran bir işlevi olacak. Pakette cezaların arttırılması öngörülüyor. Bu, hakimlerin cezayı vermemek için by-pas yapması ve suç fiilin türünü bile değiştirmesine neden olur. Yasa değiştirilerek hukuk kültürü değiştirilmez, bu hukuk kuralının gereğidir. Eril hukuk kültürü ile yüzleşilmesi gerekiyor. Kadın cinayetlerinin politik olduğunun kabul edilmesi gerekiyor. Esas sorunun özüne inmemek, bataklığı kurutmamak sorunun çözümünü elinin tersi ile etmek anlamına geliyor.
“Ajandayı kadın hareketi belirliyor, verileri de biz topluyoruz. Davaları da biz takip ediyoruz. Bu çok önemli bir hareket alanı sağlıyor. Buradan ilerlemek gerekiyor”
* Son olarak ne söylemek istersiniz?
Hükümetin yargı paketini çıkarmasına da kadın hareketi sebep oluyor. Türkiye’de kadın hareketinin özellikle feminist hukukçuların rolü önemli. Bu mücadeleyi daha ileriye götürecek olan siyasi irade değil, sivil toplum ve insan hakları savunucuları olacak. Kadın hareketi balkondan düşmeye dikkat çekiyor bundan sonraki adımı göreceğiz. Yanıt vermek zorunda kalacaklar. Ajandayı kadın hareketi belirliyor, verileri de biz topluyoruz. Davaları da biz takip ediyoruz. Bu çok önemli bir hareket alanı sağlıyor. Buradan ilerlemek gerekiyor.








