Newroz Uysal: Devlet güvenlikçi aklı aşmalı

  • 09:02 28 Nisan 2026
  • Güncel
ANKARA- Sürecin belirsizlik ve tecrit nedeniyle zayıfladığını belirten DEM Parti Şirnex Milletvekili Newroz Uysal, çözüm için siyasal irade, hukuksal güvence ve toplumsal katılımın şart olduğunu vurguladı.
 
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat’ta yaptığı “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısı sonrasında, Abdullah Öcalan’ın “Barış Yüzyılına Geçiş Yasası” olarak adlandırdığı yeni aşama, Türkiye ve Orta Doğu’da inşa edilecek barışın yol haritasını ortaya koyuyor. İktidar ise Meclis'te sürece ilişkin kurulan komisyonun raporuna rağmen, yasal düzenlemelerin oluşturulmasına dair erteleyen bir noktada duruyor.
 
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Şirnex Milletvekili Newroz Uysal Aslan, yasal düzenlemelere dair değerlendirmelerde bulundu.
 
*Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın başlattığı süreç kapsamında hukuki zeminde hazırlanması beklenen yasal düzenlemelere ilişkin iktidarın süreci geciktiren bir tutum içinde olduğu konuşuluyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 
 
Öncelikle sürecin geldiği aşama itibarıyla, hukuki güvence aşaması dediğimiz yasal adımların atılması belki de en kritik, en önemli aşamalarından bir tanesidir. Sayın Öcalan’ın 27 Şubat çağrısından sonra çok büyük bir toplumsal beklenti ve umut yeşerdi. Bundan sonra PKK tarafından atılan ve devam ettirilen adımlardan sonra, devletin kurduğu komisyon raporu tüm gecikmelerine rağmen 18 Şubat'ta yayımlandı. Bu raporun yayınlanmasından sonra artık gözler, yasal adımların atılacağı Meclis zeminine döndürüldü. Ancak tüm bu süreçte biraz ağırdan alan, zamana yayan, her adımın belli bir dönem geciktirildiği; biraz takvimsiz, belirsiz yürütülen bu süreç, aslında sürecin kendisini zayıflattığını ifade edebiliriz.
 
Bu noktada ortaya çıkan bu takvimsiz, belirsiz durumda tabii ki yapılabilecek en önemli tespit, devletin hâlen eski kalıplarında, güvenlikçi yaklaşımında ortaya koymuş olduğu ısrardır. Bu ısrarın ne kadarı devletin kendi içerisindeki mekanizmalardan kaynaklı, ne kadarı AKP'nin konjonktürel olarak siyasete, içerisinde bulunduğu Ortadoğu'daki savaş sürecine bağlı, ne kadarı birilerinin dediği gibi seçim sürecine bağlı; birçok etmeni olan bir mesele aynı zamanda. Devlet aklının dönüşüm sancısı ya da bu sürece uyum sancısıdır. Her ikisinin de etkileri olsa bile, bugün sürecin gelmiş olduğu tarihsel evre ve taşıdığı önem itibarıyla, her iki gerekçe de kabul edilebilir gerekçeler değildir; tarihsel sorumluluğa da uyan gerekçeler değildir. O nedenle bu süreci ve özellikle yasal süreci geciktirmeden, tabii ki karşılıklı müzakereler tüketildikten sonra, tek taraflı dayatmalarla da değil; geciktirmeden, belirsiz bir süreye bırakmadan, uygun bir biçimde getirilecek yasal düzenlemelerle hukuksal kurumsallaşmaya kavuşmalıdır.
 
“Bu sürecin en büyük panzehiri, demokratik siyasetin güçlendirilmesi ve hukuksal zeminin güvenceye kavuşmasıdır.”
 
*Sürecin ağır işliyor olmasının olası provokasyon girişimlerine zemin hazırlayacağı konusuna dair ne düşünüyorsunuz? 
 
Tabii ki sürecin bu kadar ağır ilerlemesi, belirsiz olması, bazı önemli eşiklerin bir taraftan atılmış olması; süreci provokasyonlara da sabotaj zeminine de açık hâle getiriyor. Bunu sadece biz söylemiyoruz. Hem iktidar cenahından buna benzer tespitler yapılıyor hem de dünya örneklerinden biz bunları biliyoruz. Hiçbir dünya örneğinde, çatışma çözümü ve ulusal kurtuluş mücadelelerinden sonra yürütülen müzakerelerde, hiçbir süreçte bir kere de barışa erişilmiş; sistematik, aralıksız, belirsiz olmayan bir süreç işletilmemiştir. Ve bu süreçteki bu ağırdan alma hâli sürdükçe, olay işin gerçek taraflarının beyanlarını da aşan; kimi söylenti, gerilim, provokasyon diyeceğimiz bir zemin yaratıyor. Bu, en çok da barışı istemeyenler açısından ya da savaş taraftarı olanlar açısından büyütülen, beslenilen bir zemin oluyor. Bu sadece savaşı istemeyen değil, bundan ekonomik çıkar elde eden kesimler açısından da geçerli; aynı zamanda bu savaşın rantını psikolojik, ekonomik, siyasal olarak yiyen, bundan bir siyasi rant devşiren, çözüm istemeyen güçler tarafından bir denkleme sokulduğunu dünya örneklerinden ve Türkiye'nin geçmiş dönemdeki süreçlerinden de biliyoruz. Bu durum çoğu zaman “zehirlenmesin” diye tarif edildi. Bazen Numan Kurtulmuş bunu söyledi; bazı farklı köşe yazılarında ve televizyon programlarında da bu dile getirildi.
 
Bu sürecin en büyük panzehiri, demokratik siyasetin güçlendirilmesi ve hukuksal zeminin güvenceye kavuşmasıdır. Sürecin gerçek anlamda toplumsal karşılığı da ancak bu iki alandaki güçlendirme ile mümkün olabilir. Bir diğeri de, bu süreci provokasyonlardan kurtarabilecek ya da bu zemine var olan gücünü kaybettirebilecek en önemli unsurun, toplumun bu sürece göstermiş olduğu destek ve toplumsal barışın gelmiş olduğu düzey olduğudur. Türkiye'nin kendi içerisinde bulunduğu krizler ve sorunlar açısından, Ortadoğu'daki şu an var olan savaş hâli, toplumsal gerilimler, Kürt halkı açısından ve Türkiye açısından oluşturulan kıskaç, tuzak ya da ismine ne denilirse denilsin; bunların hepsinden kaçınmak için yapılabilecek en önemli şey, hızlı bir biçimde demokratik siyasetin önünü açan ve hukuksal güvenceyi sağlayabilecek kurumsal bir yapıya erişmektir. Özetle, var olan bu provokasyon zemininin ortadan kaldırılması için toplumun barış ve çözüm konusundaki iradesindeki ısrar belirleyicidir; şeffaflık ve atılacak adımlar arttıkça da bu provokasyon zeminleri boşa düşecektir.
 
“Devlet yasal çerçeve meselesini afla, güvenlikçi akılla, meseleyi sadece PKK gerillalarının gelişi üzerinden kurgulanacak bir özel yasayla değerlendiriyor.”
 
*Sürecin yasal düzenlemelerle ilerleyeceği vurgusu yapıldı. Sürecin başarıya ulaşması için yasal düzenlemeler nasıl bir çerçevede oluşturulmalı? 
 
Yasal düzenleme süreci aslında sürecin en pratik, en sancılı ve tarafların bir yönüyle en çok uzlaşması, müzakere etmesi gereken süreçtir. Çünkü şu an geldiğimiz süreç itibarıyla devletin kendi içerisinde, siyasi parti olarak ve devlet kadroları düzeyinde, bu süreçten yana geri adım atmama hâlinin bir siyasal irade olduğu söylemsel olarak ifade ediliyor. Ancak bunun somut bir sahaya erişmesi itibarıyla bir adım atılmadığı; bu konudaki ağırdan alan hâl ve tavrın da görüldüğü ortadadır. Biz, pratik olarak yasal adımların konuşulacağı, müzakerelerin artırılmasıyla beraber, bunun kesinlikle teknik, dar ya da belli bir çerçeveye sığdırılmış bir mesele olarak değil; aksine Sayın Öcalan'ın ilk görüşmelerden itibaren ifade etmiş olduğu bütüncül hukuk perspektifine uygun bir yaklaşımla ilerlemesi gerektiğini düşünüyoruz.
 
Nedir bu bütüncül hukuk dediğimiz perspektif? Kürt halkının bu 50 yılı aşan mücadelesinde ortaya koymuş olduğu varlığının tanınmasını ve korunmasını sağlayabilecek adımların atılması; şu an Kürt sorununun sebep olduğu hukuksal sorunları, demokratik olmayan meseleleri ve hukuksuzlukta ısrar eden alanları da ortadan kaldırabilecek bir yaklaşımı ifade eder. Nedir bu alanlar? İnfaz meselesi, kayyumlar, hasta mahpuslar, bugün sürgünde olan siyasetçilerin varlığı, ifade ve düşünce özgürlüğü konusundaki kısıtlılıklar; bir bütün olarak Türkiye’yi demokratikleşmeden uzak tutan meselelerdir ve bunların iç içe yürütülmesi gerekir. Çünkü bugün var olan tartışmalarda, özellikle son teyit ve tespit tartışmalarında, altında yatan temel mantık olarak şu söylenmeye çalışılıyor: Sanki Kürt sorunu silahlı mücadeleden sonra ortaya çıkmış bir sorunmuş gibi ve silahlı mücadelenin sonlanmasından sonraki sorunun değerlendirilmesi gerekiyormuş gibi bir diyalektik kuruluyor. Oysa ki tam tersine, Kürtlerin inkârı ve imhası, Kürt sorununun kendi karakteri, silahlı mücadeleyi doğurdu.
 
Bugün silahlı mücadele ve savaş sürecinin sonlanması konusunda bir irade ve bununla ilgili atılmış çok ciddi adımlar var. Özellikle Sayın Öcalan'ın bu konudaki ısrarı biliniyor. Ancak bunun karşılığında, silahlı çatışmanın sonlanmasıyla sorunun çözümü konusundaki perspektif arasında bir uyumsuzluk meselesi var. O nedenle devlet, yasal çerçeve meselesini afla, güvenlikçi akılla; meseleyi sadece PKK gerillalarının gelişi üzerinden kurgulanacak bir özel yasayla değerlendiriyor. Bu yaklaşım, dünya deneyimleriyle, Türkiye’nin kendi karakteriyle ve sorunun tarihsel, siyasal, hukuksal geçmişiyle bağlantılı olmayan dar bir çerçeve sunmaktadır. O nedenle bizim çerçevemiz, olabildiğince gerçek anlamda sorunun ismini de, tanımını da, çözümünü de koyan bütüncül bir hukuk perspektifi olmalıdır. Bunun ismine barış hukuku diyelim, geçiş hukuku diyelim. Bu çerçevenin adlandırılması dünyada çatışma çözümü olarak ifade ediliyor; ancak “Türk tipi çözüm” diye ifade edilen yaklaşıma baktığımızda, bu kadar dar ve teknik bir çerçeveyle çözülmesi mümkün değildir. Bizim çerçevemiz, bütüncül hukuka uygun geniş bir perspektif olmalıdır. Hatta bu sürecin uyumlu olmayan yaklaşım biçimlerini aşarak bazı kesimler bunu “demokratik dönüşüm paketi” olarak ifade ediyor; ancak biz bunu demokratik toplumsal uzlaşı hukuku, müzakere hukuku ve geçiş hukukunun sağlanması olarak ifade edebiliriz. O nedenle dar, teknik, geçici ve sınırlı yasalarla değil; aksine bütüncül hukukla, sorunun yaratmış olduğu hukuki sonuçları ortadan kaldırabilecek kapsamlı bir perspektifle çözüm mümkündür diyoruz.
  
 
“Sınırlı iletişim ya da tecridin bir boyutuyla sürdürülmesi, sadece Sayın Öcalan şahsında değil, bir bütün olarak sürece zarar veren; süreci bir yönüyle yavaşlatan ve bir taraftan diyalog yönünden zayıflatan bir sonuç doğuruyor.”
 
*Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın baş müzakereci olduğu, bir yılını tamamlayan bu süreçte özgür çalışır koşullarının hâlâ sınırlı olması süreci sizce nasıl etkiliyor? 
 
Sayın Öcalan'ın var olan Barış ve Demokratik Toplum sürecindeki baş müzakereci rolü, bu süreçteki baş aktör olduğu rol artık su götürmez bir gerçekliktir. Kürt sorununun kendisinin karakteri, Kürt halkının uzun yıllardır Sayın Öcalan'ı halk lideri olarak tanımlamasıyla ortaya koymuş olduğu kampanyalar, Sayın Öcalan'ın hem İmralı'daki esaret sürecinde hem de ondan önceki çözüm konusundaki çabası ortaya konulduğunda çok açık ve nettir. Şimdi baş müzakereci olduğu bu kadar açıkken, devletin tarihsel olarak ya da şu an içerisinde bulunulan süreçte başvurduğu bir isimken, onun sınırlı iletişim hâlinde olması aslında doğrudan süreci sınırlayan bir rol açığı çıkarıyor. Çünkü baş aktörün, süreci yürüttüğü muhataplarla; bugün Kürt Özgürlük Hareketiyle, DEM Parti heyetleriyle ve yine içerisinde bulunduğumuz sürecin Ortadoğu’daki savaş karakterinin etkisini de göz önünde tuttuğumuzda, Ortadoğu’daki Kürtlerle ve farklı kesimlerle de iletişim kurabileceği bir mekanizmanın olması olmazsa olmazdır.
 
Bu, Sayın Öcalan'ın tekil olarak kendi koşullarıyla ya da tecrit ile ilgili değil; aksine daha siyasal, politik bir mesele barındırıyor. Çünkü bu süreç yokken de Sayın Öcalan’a yönelik tecrit, Kürt halkı açısından toplumsal ve siyasaldı. Bunun değişmesi konusundaki talepler ve ısrarlı mücadele de hafızalarda tazedir; sürekli de altı çizilmektedir. Ancak süreç açısından, bu tecridin sınırlı bir biçimde sürdürülmesi, sürecin daraltılması ve süreçten beklenen sonucu ve başarıyı engelleyen bir etki yaratmaktadır. Çünkü bu sürecin ortaya çıkışından itibaren herkesin üç ana aktör olarak ifade ettiği bu süreçte; Sayın Öcalan, Kürt halkı adına ve demokrasi ile özgürlük güçleri adına bu sürecin bir parçası iken; Devlet Bahçeli, devlet aklını temsil eden ve sürecin çağrısını yapan kişi olarak; Recep Tayyip Erdoğan da Cumhurbaşkanı sıfatıyla, AKP'nin başkanı sıfatıyla ve devletin içindeki başkanlık sistemi nedeniyle temel aktör olarak gösterilmiştir.
 
Bugün baktığımızda bu üç aktör arasında süreçte en ısrarcı, en net çerçeveyi çizen Sayın Öcalan'dır. İlk günden itibaren “teorik ve pratik güce sahibim” diyerek kesin ifade eden de Sayın Öcalan’dır. Her süreç, belli bir noktada bir ihtiyaç ya da zorlama yaşandığında da hep ön açıcı çağrı ve formüllerle bu süreci ilerletmeye dönük müdahaleler Sayın Öcalan tarafından gerçekleştirilmiştir. O nedenle Sayın Öcalan'ın içerisinde bulunduğu bu koşullar artık bir siyasal gereklilik ve ihtiyaçtır. Şu an statü meselesi çok tartışılıyor. Nedir bu statü kavramı? İmralı’ya çizilen bir ev tarifi ya da bir bina üzerinden bu statü tartışması yürütülüyor. Bu, çok dar bir bakış açısıdır. Çünkü Sayın Öcalan'ın içerisinde bulunduğu durum, bir kimliklendirme meselesi değildir. Kürt halkının lideri olduğu, Kürt Özgürlük Hareketi'nin lideri olduğu ve bu sürecin baş müzakerecisi olduğu da çok nettir. Ancak bunun hukuksal olarak bir kavramı ve kurumsallaşması yoktur.
 
Yani umut hakkı meselesi hâlâ askıda bekleyen meselelerden bir tanesidir. Baş müzakereci iken bu tartışmaların hâlâ sürüyor olması süreç açısından ciddi bir zorlama sebebidir. Sayın Öcalan'ın, özellikle Rojava'ya yapılan saldırılardan sonra, gerçek anlamda Ortadoğu’daki savaş konusundaki çözümleyici gücü bir kez daha kendini göstermiştir. Sayın Öcalan'ın içerisinde bulunduğu özgür, yaşar ve çalışır koşulların statüsü henüz yoktur. Ama Kürt halkı ve bizler, Sayın Öcalan'ın statü tartışmalarının özgürlükle bir arada yürütülmesi gerektiğini ve Sayın Öcalan’ın ancak özgür koşullarda süreci yürütebileceğini ifade ettik. O nedenle sürecin ilerleyebilmesi ve başarıya ulaşmasını isteyen herkesin, Sayın Öcalan'ın özgürlük koşullarını talep etmesi elzemdir.
 
“Sayın Öcalan'ın baş müzakereci olarak iletişim kanallarının açılması, bu sürecin ilerlemesi açısından mühim olduğu kadar; var olan provokasyon ve söylentilerin de sonlanması açısından önemli.”
 
*Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın iletişim kanallarının açık olması, görüşmelerini gerçekleştirmesi neden önemli bir noktada duruyor?
 
Sayın Öcalan'ın iletişim kanallarının açık olması, parti heyetleri dışında kanallara sahip olması, bir yönüyle süreci yönetmesi açısından çok önemlidir. Birçok gazeteci, röportaj yapmak istediğine dair çağrı yaptı ve sorularını yöneltti. Başka siyasi partilerden ya da farklı siyasi görüşlerden kişilerin de Sayın Öcalan’la görüşmek istediğini biliyoruz. Sayın Öcalan'ın bu süreci yürütürken görüş alışverişinde bulunmak istediği kişi ve kesimlerin olduğunu da biliyoruz. Bugün DEM Parti’nin kongre sürecinin tartışıldığı bir noktada, hâlen eş başkanlarımızın ve MYK'mızın gidebileceği kanalların açılması bekleniyor. Bu aşamada Sayın Öcalan'ın sürecin başında olabilmesi ve yönlendirebilmesi gerekir. Çünkü bu ortaya çıkmadığında, “Sayın Öcalan şunu mu dedi, bunu mu dedi? Neyi kastetti, neyi yaptı? Ne zaman istedi, ne zaman yapacak?” gibi sorular, işin esasını ve özünü kaçıran bir tartışma zemini yaratıyor.
 
Sayın Öcalan'ın bazen ortaya koymuş olduğu tutum üzerinden süreci anlamaya çalışan bir akıl ortaya çıkıyor; ancak bu akıl ne gerçekliğe uygundur, ne sürecin kendisine uygundur ne de Sayın Öcalan'ın ortaya koymuş olduğu tavrı ve mesajları doğru okuyabilen bir tutumdur. O nedenle bunun değişmesi gerekir. Sayın Öcalan bunu bir yönüyle “icranın başına geçmeliyim” şeklinde ifade etmişti. Süreçte yapılabilecek her türlü adımda, bugün devlet farklı bir beklentiye dayalı ruh hâli açığa çıkarıp tek taraflı çağrılar yaparak bu süreci yürütmeye çalışıyor. Ancak uzun bir süredir, aslında devletin atması gereken adımlar bir yönüyle beklenmektedir.
 
Sayın Öcalan'ın baş müzakereci olarak sözünün, tutumunun ve iletişim kanallarının açılması, bu sürecin ilerlemesi açısından mühim olduğu kadar; var olan provokasyonların, yanlış anlamaların, söylentilerin, dedikoduların — nasıl ifade edilirse edilsin — sonlanması açısından da önemlidir. Bu sürecin baş müzakerecisi, aynı zamanda bu sürecin icradaki başı olarak, politik ve siyasal anlamda da sürecin başında olabildiği sürece; Kürt toplumu, Türkiye toplumu ve farklı kesimler bu sürece güvenebilecek ve bu sürecin gerçekten yürütülebileceğine inanabilecektir. Bu da süreci hızlandıracak bir etki yaratacaktır.
 
 
“Kalıcı, sürdürülebilir bir barışın yaratılması için öncelikli olarak siyasal irade, hukuksal güvence ve toplumsal katılımla yaratılabilecek bir mekanizma olmazsa olmazdır.”
 
*Sürecin kalıcı bir barışa evrilmesi ve zamana yayılmaması için yapılması gerekenler nelerdir? 
 
Ne yapılmalı sorusu, aslında ne yapılmalı ve nasıl yapılmalı sorularının birbirini tamamladığı bir çerçeveye işaret eder ve bu da aynı zamanda bize hangi yolda, hangi yöntemlerle, hatta belki nasıl bir sürede ulaşılacağı sorularını yöneltir. Ne olması gerektiği konusunda birçok kesim tavrını ortaya koydu. Herkes bu konuda taleplerini, tutumunu, çağrısını dile getirdi. Ancak bunların yerine getirilmesi için komisyon raporunda yer alan hususların hayata geçirilmesi, komisyonda dinlenen STK'lerin ve farklı kesimlerin söylediklerinin karşılık bulması ve devletin “biz bunu yapmalıyız” dediği meselelerin gerçekten yerine getirilmesi açısından öncelikle bir siyasal irade şarttır.
 
Bu durum bazı kesimler tarafından çoğu zaman cesaret olarak ifade ediliyor. Ancak öncelikli olarak devletin, güvenlikçi aklı aşabilecek ve bu sorunu demokratik bir şekilde çözebileceğini ortaya koyabilecek bir siyasal akla ve netleşmeye ihtiyacı vardır. Bu siyasal akıl ve netleşme, tek taraflı beklenti hâlini de ortadan kaldırır. Kendi sorumluluğunu görmesini sağlar ve sorumluluk almaya yöneltir. Kendi çizdiği kabuktan çıkması gerektiğini görmesini sağlar ve sorumluluk alındığı esnada, siyasal olarak demokratik siyaseti güçlendirebilecek adımlar atılarak süreç bir yönüyle ilerletilir.
 
Bu noktaya gelindiğinde, Sayın Öcalan'ın koşullarının ve özgürlüğünün sağlanması gerektiği hususu yeniden kendini hatırlatır ve bu koşulların yaratılması gerekir. Öncelikli olarak güvenlikçi aklı aşan, tek taraflı beklentiyi ortadan kaldıran, kendi siyasal sorumluluğunu görebilen bir devlet anlayışıyla ciddiyetle yaklaşılmalıdır. Sayın Öcalan’ın baş müzakereci pozisyonunu yürütebilecek özgür, çalışır ve yaşar koşulların sağlanabileceği mekanizmaların yaratılması gerekiyor. Yasal güvencelerin derhâl atılabileceği çerçevelerin çizilmesi gerekir. Sadece özel yasa belki bir başlangıçtır; ancak tabii ki bunun devamında demokratik entegrasyonun yolunu açabilecek diğer yasal adımlar da atılacaktır. Ama başlangıç olarak özel yasanın çıkması gerekir.
 
Ve yine olmazsa olmaz olarak, toplumun katılımını sağlayacak; başta gençler ve kadınlar olmak üzere hukuk kurumlarının, sivil toplum kuruluşlarının ve diğer siyasi partilerin dahiliyetini mümkün kılacak bir yaklaşım biçimi, gerekirse bir mekanizma oluşturulmalı ya da bunun önünü engellemeyecek bir demokratik alan yaratılmalıdır. Kalıcı ve sürdürülebilir bir barışın yaratılması için, öncelikli olarak siyasal irade, hukuksal güvence ve toplumsal katılımla oluşturulabilecek bir mekanizma olmazsa olmazdır.