Barış imzacısı Süreyya Karacabey: Söylediklerimizin arkasındayız
- 09:05 30 Aralık 2017
- Güncel
Habibe Eren
ANKARA - Barış bildirisini imzalayan akademisyenlere "kan davası" güdüldüğünü belirten KHK ile ihraç edilen akademisyen Süreyya Karacabey, “Biz kimsenin canını yakmadık ama canlarını sıktık. Haklı olduğumuzdan emin olduğumuz hiçbir sözden vazgeçmeyeceğiz, dayanacağız ve direneceğiz. Talebimiz değişmeyecek, suç işlemedik, suç kataloğunu başka yerde arasınlar. Söylediklerimizin arkasındayız” dedi.
Türkiye’de AKP’nin soykırım uygulamalarına karşı özyönetim direnişlerinin başladığı 2016 yılında 89 üniversiteden bin 128 akademisyen, “Devletin başta Kürt halkı olmak üzere tüm bölge halklarına karşı gerçekleştirdiği katliam ve uyguladığı bilinçli sürgün politikasından derhal vazgeçmesi” çağrısı yaparak, “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzaladı. İstanbul’da yapılan ortak basın açıklamasının ardından barışa imza atan akademisyenlerin tamamı hakkında binlerce soruşturma açıldı. AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’li bakanlar tarafından hedef gösterilen akademisyenler, Sedat Peker gibi paramiliter çete liderleri tarafından tehdit edildi. Barış bildirisi imzalayan çok sayıda akademisyen 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL kapsamında çıkarılan KHK’ler ile ihraç edilirken, 148 akademisyen “örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla yargılanıyor. İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde yapılacak duruşmalar Mayıs 2018’e kadar sürecek. Kendisi de geçtiğimiz yıl Ocak ayında ihraç edilen barış imzacısı Süreyya Karacabey, mahkeme sürecine ilişkin sorularımızı yanıtladı.
‘Bildiri kan davasına dönüştürüldü’
*“Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzaladıkları gerekçesiyle 148 akademisyen yargılanıyor. Birçoğuna da soruşturma açıldı. Akademisyenler "örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla suçlanıyor. Siz bu mahkeme sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir ülkede bu kadar sayıda akademisyenin aynı suçla yargılanması ne anlam ifade ediyor?
İlk imzacıların hepsine tek tek dava açacaklarını bildirdiler. Bildiriyi imzalayan kimsenin "örgüt propagandası" yaptığını aklına bile getirdiğini düşünmüyorum. Kendi devletine, “sivil insanlara acı çektirme” demelerini gerektirecek sebepler gizlenemeyecek kadar aşikardı. Bu konuda yayınlanmış raporları bir yana bırakın, önümüze düşen fotoğraflar ve inkar edilemeyecek olaylar vardı. Neyse, meselenin ne olduğunu onlar bizden iyi biliyor, bütün devletler esir haline getirdikleri yurttaşlarından ne yaparsa yapsın sessiz kalıp, kendi işlerine sadece destek vermesini ister, verilmedi, insan olma ve kalma hakkı bir devletin tasarrufuyla anlamlandırılamaz. Kimi zaman susulamaz, öyle bir zamandı.
Bu konudaki politikaları değişir değişmez sert bir müdahaleye geçtiler ve bildiri, bir kan davasına dönüştürüldü. İşsiz bıraktıkları insanları yargılıyorlar şimdi de, örgüt propagandası diyorlar. Okuduğunu doğru anlayan hiçbir kimse buradan bu sonucu çıkaramaz. Ama çıkarılan sonuçlar hukuki değil siyasi, dolayısıyla mahkeme sürecine, yukarıdan kesilmiş bir ceza kararına, "bu azcık saçma olacak" diyecek hukukçu kaldı mı diye bakıyorum.
‘Bu bir teslim alma politikası’
*Dava açılan ve 7 buçuk yıl hapis cezası ile cezalandırılması istenen imzacı akademisyenlerin İstanbul Adliyesi’nde sürecek yargılama takvimi 5 Aralık’ta başladı. Mayıs 2018’e kadar sürecek. Akademisyenler tüm yargılama ve işten çıkarmalara karşın aynı talebi dillendirmeye devam ediyor. Bununla ilgili neler söyleyeceksiniz?
Birbirinden farklı siyasi yönelimlerde bu kadar insan, en temel haklarını kullandılar, eleştiri haklarını. Buna sahip çıkılmadıkça her şey herkes için daha kötü olacak, bu bir teslim alma politikası çünkü. Ben teslim olmak istemiyorum kimseye, hiçbir kuruma, organizasyona ve devlete. Aynı suçlamayı yönelttikleri insanları, neden tek tek yargılıyorlar örneğin. Çünkü kolektif her tutumdan korkuyorlar ve süreci bölmeye, kesintiye uğratmaya çalışıyorlar, cezalandırdıkları pek çok insanın "suçsuz" olduğunu artık herkes biliyor, mahkeme ve kararlar fiili durum yaratabilir ama meşruiyet yaratamaz.
‘Söylediklerimizin arkasındayız’
Bunun en çok hukukçular farkındadır. Bu yüzden başlayan mahkemelerde avukatların ilk talebi "beraat" olmuştu, olmayan bir şeyi savunmak durumundalar, önlerindeki metne hep beraber bakıyorlar ve iki ayrı uçta sonuç çıkarıyorlar, aynı eğitimden geçmiş insanlar. Talebimiz değişmeyecek, suç işlemedik, suç kataloğunu başka yerde arasınlar. Söylediklerimizin arkasındayız.
‘Tanıklığımız felaketti, felakete baktık uzun süre’
*Siz de imzacı akademisyenlerden birisiniz. İhraç edildiniz ve neredeyse bir yıl olacak. Bu süreç nasıl geçti, akademinin birbiriyle dayanışması nasıl şekillendi? Bu süreçte hangi hukuksuzlukları yaşadınız ya da şahit oldunuz?
Ocak KHK’sıyla atılanlardanım, ben kişisel olarak birbiriyle dayanışan, destek veren bir insan topluluğunun içinde olduğum için şanslıydım. Ama bu, akademik çalışmalarımızı kesintiye uğratan, parlak insanları geçim derdi yüzünden hayattan bezdiren, bunalıma sokan bir süreç olma gerçeğini değiştirmedi. İntiharlara baktık, çok feci şeylere, hayatın her alanında hukuksuzluğun kural haline geldiğini seyrettik. İnsan sadece kendisi için acı çekmez, aileler bölündü, biri kendini bir çatıdan attı, doğmuş bebeğini görmedi. Bunlara tanıklık ettik. İnsanları kendi yurdunda yersiz yurtsuz kıldılar, düşman gibi köşeye sıkıştırdılar. Tanıklığımız felaketti, felakete baktık uzun süre, bakışımız zor iyileşecek.
‘OHAL sürdürülemez bir sistemin içsel mecburiyetidir’
*Akademisyenlerin "barış talebi" yargılanırken, hala birçok hukuksuzluk OHAL adı altında halklara dayatılıyor. Bir akademisyen olarak ülkenin şuan ki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bilimsel alanda faaliyet yürüten ve çalışma yapan bu kadar hocanın çalışma alanından uzaklaştırılmasını nasıl görüyorsunuz?
OHAL sürdürülemez bir sistemin içsel mecburiyetidir, temel yasaların ihlal edildiği bir ülkede, yasasız yönetmenin sözde yasallığı. İstediğini yapan bir devlet, etik sınırı ihlal etmektedir, mesele sadece güç meselesi haline getirilince, zorla, KHK ile, korkutarak yönetmeyi sürdürürsünüz. İnsanlık burayı aştı diye düşünmüştük, bir organizasyonun içinde karşılıklı sorumluluklar ve aşılamayacak sınırlar vardır diye. Şimdi hepsinin ihlalini izliyoruz, basit bir basın açıklaması bile polis şiddetiyle cezalandırılıyor örneğin. Bunun mantıklı bir açıklaması yok, pek çok şeyin mantıklı bir açıklaması yok, öyle olunca da ikna edemezsiniz kimseyi ve ikna edemediğiniz kitleleri zor ile şiddet ile yönetirsiniz.
Benim baktığım manzara bundan ibaret. Yakında "evden çıkarken göğe baktığını gördük, bulutları izlemişsin" diye suçlamalarını bekliyorum ve bizim de bulutlara bakmak suç değil ki diye savunma yapmamızı. Grotesk bir absürdün içinde akıl yürütmeye çalıştıkça delirirsiniz, ikinci bir emre kadar, mantık, yürürlükten kaldırılmıştır ve ben, yeniden normalleştiğimizde bu mantık dışılığa su taşıyanların yüzüne bakmayı düşünüyorum uzun uzun.
‘Biz kimsenin canını yakmadık ama sıktık’
*Son olarak akademisyenlerin yargılama sürecine yönelik çağrınız nedir?
Bizim yargılama sürecimiz, pek çok yargılama gibi hukuk dışılığın hukuka uyarlanmasıdır. Haklı olduğumuzdan emin olduğumuz hiçbir sözden vazgeçmeyeceğiz, dayanacağız ve direneceğiz. Bir mahkeme sürecine bakmıyoruz; çünkü sonrasına ve bize kalanlara bakıyoruz. Tarihe ve onun geçtiği yollara bakıyoruz. Düşünme hakkımı ve ifade özgürlüğümü kimseye emanet etmiyorum, bu benim doğal hakkım, böyle düşündüğüm sürece de kimse özgürlüğümü elimden alamaz. Mahkeme edebilirler ama haklı olduğumu düşündüğüm hiçbir şeyi yargılayamazlar. Biz daha güçlüyüz, çünkü kimsenin canını yakmadık ama sıktık. Sıkmaya da devam edeceğiz.








