Prof Naela Baloch: Demokratik İran, halkların haklarının tanınmasıyla mümkün 2026-06-10 09:15:25   Melek Avcı    ANKARA - Avrupa Parlamentosu’ndaki İran konferansı öncesi konuşan Prof. Naela Quadri Baloch, İran’ın çok uluslu bir yapı olduğunu vurgulayarak, Kürtler, Beluçlar, Araplar, Türkmenler ve diğer halkların haklarının tanınmadığı hiçbir modelin kalıcı çözüm üretemeyeceğini söyledi.   Yarın, Avrupa Parlamentosu’nda “Demokratik Bir İran’ı Birlikte Örüyoruz” konferansı düzenlenecek. İran Demokratik Platformu (PDI) ve Sosyalistler ve Demokratlar İlerici İttifakı’nın (S&D) ortaklaşa gerçekleştireceği konferansta, İran’ın demokratik geleceği ve geçiş süreci tartışılacak.   PJAK, KDP-İ, Azadî ve Belucistan Halk Partisi başta olmak üzere çok sayıda siyasi parti, aktivist, akademisyen ve insan hakları savunucusunun katılacağı konferans, Avrupa Parlamentosu üyelerinin açılış konuşmalarıyla başlayacak. Konferansta; İran’daki halklar ve toplulukların demokratik bir İran’ın inşasındaki rolü, demokratik dönüşümün temel bileşenleri ve İran’ın geleceğine ilişkin demokratik alternatifler ele alınacak. Kürt, Arap, Beluç, Türkmen ve diğer toplulukların temsilcilerinin yanı sıra kadın hakları aktivistleri, gazeteciler ve siyasetçiler de oturumlarda söz alacak.   Konferans, Avrupa Parlamentosu Multimedya Merkezi üzerinden canlı yayınlanacak.   Yapılacak olan konferansa ve İran’ın ulus devlet sınırlarında yaşayan halkların talepleri üzerine Dünya Beluç Kadınlar Forumu Başkanı ve siyasi aktivist Prof. Naela Quadri Baloch sorularımızı yanıtladı.    “İnsanlar sadece bir yönetimin yerine başka bir yönetim gelsin diye mücadele etmiyor. Asıl talep; halkların haklarının tanındığı, kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi oldukları ve onurlu bir yaşam sürebildikleri yeni bir siyasi sistemin kurulmasıdır.”   *İran'da rejim karşıtı muhalefet uzun yıllardır "demokrasi" talebini dile getiriyor. Beluç halkı açısından demokratik bir İran nasıl tanımlanıyor? Sadece rejim değişikliği yeterli mi?   İran’daki muhalefet, bugünkü haliyle, ortak bir perspektif ya da ortak bir siyasi tutum geliştirebilmiş değil. Beluç halkının talebi ise nettir: Kendi ülkemizi geri istiyoruz. Beluçistan bir zamanlar bağımsız bir ülkeydi ve kendi kaderini tayin hakkımız gerçekleşene kadar bağımsız bir ülke olarak var olması gerektiğine inanıyoruz. Ancak rejim değişikliğinin tek başına bir çözüm olduğunu düşünmüyoruz. Çünkü bu dini rejimden önce de İran’da demokrasi yoktu; aslında ülkede hiçbir zaman gerçek anlamda demokrasi kurulmadı. Ondan önceki monarşi döneminde de durum farklı değildi. Şah rejimi de en az bugünkü dini yönetim kadar baskıcı, insan haklarına aykırı ve halkların özgürlüklerini yok sayan bir anlayışa sahipti. Bu nedenle mesele yalnızca rejimi değiştirmek değil, sistemi değiştirmektir. İran çok uluslu, çok etnikli ve çok kültürlü bir yapıya sahiptir. Beluç halkının da kendi toprakları, doğal kaynakları ve limanları üzerinde söz sahibi olma hakkı vardır. İran’ın Çabahar ya da Kambarun gibi limanları Beluç halkının iradesi dışında yönetmesini ya da başka çıkarlar doğrultusunda kullanmasını kabul etmiyoruz. Hürmüz kıyıları da Beluç halkının tarihsel coğrafyasının bir parçasıdır. Beluçlar kendi topraklarında, kendi haklarıyla yaşamak; onurlu, eşit ve özgür bir yaşam sürmek istiyor. Kendi kültürümüzü, inancımızı ve yaşam biçimimizi koruyarak var olmak istiyoruz.   Tahran merkezli siyasetin önceliklerini paylaşmıyoruz ve onların tercihlerini kendi tercihimiz olarak görmüyoruz. Aynı durum Kürdistan için de geçerlidir. Kürt halkı da kendi topraklarında haklarını, onurunu ve yaşam biçimini savunmaktadır. Bu talep yalnızca Beluçlar ya da Kürtlerle sınırlı değildir; Ahvaz Arapları, Azeriler, Türkmenler ve diğer halklar için de geçerlidir. Kürdistan, Loristan, Beluçistan ve Ahvaz gibi bölgelerde yaşayan halklar kendi anavatanlarında yaşamaktadır. Bu nedenle, Birleşmiş Milletler tarafından tüm insanlara tanınan temel hak ve özgürlüklerden eşit biçimde yararlanmayı hak etmektedirler. O halde neden bu halklar, İran’ın merkeziyetçi, demokratik olmayan ve şovenist yapısının baskısı altında yaşamaya mahkûm edilsin? Bu nedenle sorunu yalnızca rejim değişikliği üzerinden tanımlamak doğru değildir. İnsanlar sadece bir yönetimin yerine başka bir yönetim gelsin diye mücadele etmiyor. Asıl talep; halkların haklarının tanındığı, kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi oldukları ve onurlu bir yaşam sürebildikleri yeni bir siyasi sistemin kurulmasıdır.   “Geniş bir konfederasyon, bir federasyon ya da iyi komşuluk ilişkilerine dayalı farklı modeller tartışılabilir. Ancak bunun ön koşulu, halkların haklarının tanınmasıdır. Bugün İran’da temel ayrım, Farslar ve Fars olmayan halklar arasındadır.”   *İran iktidarı merkeziyetçi bir ulus-devlet modeli savunurken, Beluçlar, Kürtler ve diğer halklar daha güçlü federatif yapılar talep ediyor. Halklar demokratik bir İran'ın yönetim modeli için en öneriyor?   Aslında temel mesele, halklar arasındaki ayrışmanın merkezinde yer alan ulusal hakların tanınmasıdır. Beluçların, Kürtlerin, Ahvaz Araplarının, Türkmenlerin, Azerilerin, Ermenilerin, Süryanilerin ve Lorların haklarının tanınması gerekiyor. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, bu halkların her biri kendi tarihsel coğrafyalarında, kendi kimlikleriyle var olma mücadelesi veriyor. Eğer sistem, örneğin Amerika Birleşik Devletleri'ndeki gibi bir yapıya sahip olsaydı, her bölge ve topluluğun temel hakları güvence altına alınırdı. Böyle bir durumda halklar eşit koşullarda bir arada yaşayabilir ve ortak bir gelecek inşa edebilirdi. Bu çerçevede geniş bir konfederasyon, bir federasyon ya da iyi komşuluk ilişkilerine dayalı farklı modeller tartışılabilir. Ancak bunun ön koşulu, halkların haklarının tanınmasıdır. Bugün İran’da temel ayrım, Farslar ve Fars olmayan halklar arasındadır. Ancak bu durumun Fars halkına yönelik bir düşmanlıkla ilgisi yoktur. Farslar da bizim gibi insanlardır ve yüzyıllardır bu coğrafyada birlikte yaşamaktayız. Coğrafi sınırlar zamanla değişebilir; devletlerin sınırları kalıcı değildir. Ancak Beluçların, Kürtlerin, Azerilerin ve diğer halkların kimlikleri varlığını sürdürür. Bu nedenle öncelikle bu kimliklerin ve hakların tanınması gerekir. Ancak bundan sonra insanlar bir araya gelip ortak çözümleri tartışabilir. Konferanslar düzenlenebilir, farklı kesimler görüş alışverişinde bulunabilir ve geleceğe dair ortak modeller geliştirilebilir. Halklar kendi istedikleri çözümü yine kendileri bulacaktır. Fakat burada temel bir soru ortaya çıkıyor: Bu konferansların sonuçlarına kim saygı gösterecek? Hazırlanacak bildirgelerin bir karşılığı olacak mı? Çünkü bugüne kadar halkların taleplerine yeterince önem verilmediğini gördük. Bir halk kendi haklarını savunduğunda "terörist", kendi geleceğini savunduğunda ise "ayrılıkçı" olarak damgalanıyor. Bu durumda hazırlanacak herhangi bir bildirgeye kim itibar edecek? İran hükümeti mi? Hayır. Birleşmiş Milletler mi? Bugüne kadar Birleşmiş Milletler'in Kürtler, Beluçlar ve diğer baskı altındaki halklar için somut ve etkili adımlar attığını görmedik.   “Dolayısıyla çeşitlilik olmalı, çoğulculuk olmalı, kendi topraklarında yaşayan ulusların haklarına saygı gösterilmeli ve ancak o zaman bu birlik mümkün olabilir. Eğer adım yine merkezi bir İran, merkezi bir sistem yönünde atılırsa, o zaman bunun bir çözüme doğru ilerleyebileceğini sanmıyorum.”   *Evet, baktığımızda İran rejiminin katletme ve idam cezalarını da görüyoruz halklara yönelik, bu katliamlara ilişkin ne söylersiniz?    Beluçistan'da hem İran hem de Pakistan tarafından uygulanan baskılar sürüyor. Kürt halkı ise dört farklı ülkede ağır hak ihlalleri ve baskılarla karşı karşıya. Bu durumda insanlar haklı olarak soruyor: ‘Birleşmiş Milletler nerede? Bu dünyada insanların acılarını hisseden, karar alabilen ya da devletleri halkların haklarına saygı göstermeye zorlayabilecek etkili bir mekanizma var mı?’ Şu an böyle bir gücün varlığını göremiyoruz. Bu nedenle durum, özellikle baskı altında yaşayan halklar açısından son derece karmaşıktır. En küçük bir itiraz bile ağır sonuçlar doğurabiliyor. İnsanlar yalnızca haklarını savundukları için öldürülebiliyor. Çocuklar da dahil olmak üzere 400 Beluç, yalnızca bir Kürt kızın onurunu savundukları için katledildi. Mahsa Jina Amini, İran devlet güçleri tarafından katledildi; tek nedeni başını örtmemesiydi. Sistemin uygulamaları da eşit değildir. Öte yandan Çinli kadınlar Tahran'da başlarını örtmeden, pantolon giyerek dolaşabiliyor. Ancak onlar söz konusu olduğunda İslam farklı uygulanıyor. Bir Kürt kızı, bir Beluç kızı ya da bir Ahvazlı kız söz konusu olduğunda ise sistem farklı işliyor. Onların İslam'ı, yalnızca halklarımızı kontrol etmek ya da öldürmek için kullanılıyor.   Zahidan'da bulunan Beluç halkı, sadece Mahsa Amini için protesto yapıyordu; ancak devletin silahlarıyla doğrudan katledildiler ve aynı gün 200 kişi kan kaybından öldü; diğer yaralı 200 kişiye ise Farslı doktorlar tarafından tedavi uygulanmadı, ilaçlar verilmedi ve ameliyat edilmediler. Korkunç değil mi? Bu şekilde nasıl bir arada yaşayabiliriz? Oğullarımız ölürken, kan kaybederken, onlar bizim acımızı hissetmiyorlar, doktor olarak ettikleri yemini dahi umursamıyorlar. Bizden o kadar çok nefret ediyorlar ki. Sadece Kürt doktorlar yardıma geldi, Kürt öğretmenler geldi, Kürtler bizim için kan bağışında bulunmaya geldi. İşte durum bu. Bu o kadar kök salmış ki, sadece rejim değişikliği umut olamaz; kökten sistemin değiştirilmesi gerekiyor, temel zihniyetin değiştirilmesi gerekiyor.  İnsanların Beluçlara, Kürtlere baktığı zihniyet değiştirilmeli; biz insanız, eşitiz. Beluçların kaynaklarını veriyoruz, 2 bin km'lik Beluç limanları bu sözde İslam devletleri tarafından kötüye kullanılıyor. Onların yaşadığı coğrafya karayla çevrili. Pakistanlı Persler ve Pencaplılar ile İranlı Persler, Hint Okyanusu'nda tek bir santimetre bile kıyı şeridine sahip değiller. Orası tamamen Beluç toprağı, tamamen Ahvaz toprağı, Kürt toprağı. Ama onlar altınımızı alıyorlar, petrolümüzü alıyorlar, kaynaklarımızı alıyorlar. Elimizdeki her şeyi kullanıyorlar, ama bize insan olarak bile saygı göstermiyorlar. Cevaplanması gereken temel soru budur.    “Toplumsal sözleşmenin yeniden yazılması ya da ilk kez oluşturulması gerekiyor. Çünkü son bin yıldır merkezi bir sistemin kontrolü altında yaşayan insanlar hiçbir zaman anayasal haklara sahip olmadılar. Ortada sadece öldürme, tutuklama ve baskı var.”   * İran'da demokrasi mücadelesi veren güçler arasında etnik halkların kolektif hakları konusunda yeterli uzlaşı var mı, güçlü bir birlik olduğunu düşünüyor musunuz?    Şu ana kadar herhangi bir uzlaşma göremiyorum. Çok fazla bölünme var. Her şeyden önce, şu ana kadar o topraklarda yaşayan halkların temel haklarının tanındığını görmedik. O topraklarda yaşayan halkların temel hakları tanınmadıkça, ortak bir uzlaşma ya da ortak bir ilerleme için herhangi bir umut da göremeyiz. Öncelikle, bugün konferansta neler tartışılacağını da görelim. Ancak temelde olaylara bakmak için seküler, çoğulcu bir yaklaşım sergilenmelidir çünkü olaylara dini bir bakış açısıyla baktığınızda, Sünniler, liberaller, demokratlar, sosyalistler ve diğerleri arasında çok fazla bölünme olduğunu görürüz. Dolayısıyla çeşitlilik olmalı, çoğulculuk olmalı, kendi topraklarında yaşayan ulusların haklarına saygı gösterilmeli ve ancak o zaman bu birlik mümkün olabilir. Eğer adım yine merkezi bir İran, merkezi bir sistem yönünde atılırsa, o zaman bunun bir çözüme doğru ilerleyebileceğini sanmıyorum.   *Sizce İran'da demokratik bir dönüşüm gerçekleşirse, Beluçlar, Kürtler, Araplar, Türkmenler ve Azeriler için hangi yasal güvenceler oluşturulmalıdır?   Öncelikle İran’da bir anayasa yok; ya da varsa bile bu belgeye hiçbir zaman saygı gösterilmiyor. Dolayısıyla toplumsal sözleşmenin yeniden yazılması ya da ilk kez oluşturulması gerekiyor. Çünkü son bin yıldır merkezi bir sistemin kontrolü altında yaşayan insanlar hiçbir zaman anayasal haklara sahip olmadılar. Ortada sadece öldürme, tutuklama ve baskı var. Herkes öldürülebilir, herkes işkence görebilir, herkes tecavüze uğrayabilir, herkes bir kenara atılabilir, herhangi bir ev yıkılabilir. Yani insanların nasıl bir arada yaşayacağını belirleyen, toplumsal mutabakat sağlayan bir anayasa ya da bir belge yok. Temel insan hakları nelerdir? Temel ulusal haklar nelerdir? Öncelikle bunların tanımlanması gerekir. O kâğıt parçası tek başına çok önemli olmayabilir, ancak önce yazılması, önce yaratılması gerekir. Çünkü bugün böyle bir şey yok. Ve defalarca tekrarladığım gibi, Beluç halkı, Beluç olarak ulusal kimliğimizi; Kürt halkı, Kürt olarak ulusal kimliğini; kendi topraklarımız üzerindeki haklarımızı ve kendi sistemimizi tanımayan hiçbir sistemi kabul etmeye hazır değiliz. Eğer birlikte yaşayacaksak, eğer birlikte yaşamaya karar veriyorsak, o zaman nelerin yapılacağı ve nelerin yapılmayacağı açıkça yazılmalı ve ardından bu kurallara saygı gösterilmelidir.   *Ortadoğu'daki birçok çatışmanın temelinde barışmayan devletler, kimliklerin inkarı ve demokrasiye ilişkin çözülmemiş sorunlar yattığını görüyoruz. İran'da olası bir demokratikleşme bölgesel barışı nasıl etkiler?   İran, temelde terörist bir rol oynamaktadır. İran rejimi, Ortadoğu’da savaşları, nefreti ve bölünmeleri kışkırtmaktadır. Buna son verilmelidir. Bunun ancak Hürmüz’de, Beluç Denizi kıyılarında, yanlış bir şekilde Basra Körfezi olarak adlandırılan Beluç Körfezi kıyılarında mümkün olacağını düşünüyoruz. Orası Basra değildir. Orada Basralılar yaşamamaktadır. Orada Beluçlar ve Ahvazlılar yaşamaktadır. Beluç halkına temel hakları verilirse, Beluçlar çok çoğulcu ve barışçıl bir halktır. Bizler, Hürmüz’de ve Beluç Körfezi’nde barışı güvence altına alabilecek halklardan biriyiz. Dolayısıyla İran’ın bölgedeki rolü azaltılmalıdır. Ortadoğu’da yarattıkları, besledikleri ve sürdürdükleri çatışmalar, savaşlar, nefret, toplumların bölünmesi, insanların birbirleriyle karşı karşıya getirilmesi ve sayısız terör faaliyeti durdurulabilir. Eğer Beluç halkının temel talepleri tam olarak karşılanırsa, bir dönüşüm yaşanacaktır. Ortadoğu’da barış, çeşitlilik ve çoğulculuk adına bir paradigma değişimi gerçekleşecektir. Bu nedenle temel ihtiyaç, İran’ın sahip olduğu gücün sınırlandırılmasıdır. Bu güç, kontrolü altında tuttuğu ulusların sömürülmesiyle elde edilmiştir. Eğer bu uluslar özgür olursa ve kendi demokratik haklarına sahip olursa, Ortadoğu’da barış güçlenecek ve terör faaliyetleri durdurulacaktır.   “Dünyaya verilen mesaj, ‘Biz varız ve biz Pers değiliz’ mesajıdır. Bu nedenle, bu topraklarda yaşayan Pers ve Pers olmayan ulusların tanınmasına ihtiyaç vardır.”   *Biraz konferansa geçelim istiyorum, öncelikle bu konferansın temel amacı nedir? Buradan İran'a, bölge halklarına ve uluslararası kamuoyuna nasıl bir mesaj çıkmasını bekliyorsunuz?   En önemlisi; İran’ın yalnızca İran’dan ibaret olmadığı mesajı verilecektir. İran, çok uluslu ve çok kültürlü bir yapıdır ve bu şekilde değerlendirilmelidir. Eğer birileri günümüzdeki sorunların, savaşların ve terörizmin çözümünün yalnızca rejim değişikliğinden geçtiğini düşünüyorsa, buna katılmıyorum. Bana göre, bugünkü konferansın temel amacı ve gündemi, farklı tarafları bir araya getirerek birbirleriyle konuşmalarını sağlamaktır. Orada yaşayan tüm ulusların temsilcileri bir araya gelecek ve ortak bir yol bulmaya çalışacaktır. Dünyaya verilmek istenen temel mesaj ise şudur: Beluçlar kendi topraklarında ve kendi kimlikleriyle vardır. Aynı şekilde Ermeniler, Kürtler, Azeriler ve diğer halklar da kendi kimlikleriyle vardır. Dünyaya verilen mesaj, “Biz varız ve biz Pers değiliz” mesajıdır. Bu nedenle, bu topraklarda yaşayan Pers ve Pers olmayan ulusların tanınmasına ihtiyaç vardır. Aynı şekilde, binlerce yıldır kendi topraklarında ve kendi vatanlarında yaşayan ulusların haklarının tanınmasına da ihtiyaç vardır. Bu talepler bugün ortaya çıkmış talepler değildir; köklü ve tarihsel taleplerdir. Tartışılacak olan da esas olarak budur.   * İran'da yaşayan Beluçlar, Kürtler, Araplar, Azeriler ve diğer halkların geleceğine ilişkin nasıl bir model tartışılacak?   Katılımcıların ne gibi öneriler getireceğini görelim; bu canlı bir süreç. Yukarıdan aşağıya dayatılan bir şey değil. Tabandan gelmesi gereken bir şey. Yaratıcı olmalı. Kabul edilebilir olmalı. Dolayısıyla bu platform, bir araya gelip fikirleri masaya yatırmak için güzel bir fırsat. Yani, insanların masaya ne getireceklerini ve bir model mi seçeceklerini yoksa ne olabileceğini göreceğiz. Yani, bu demokratik bir süreç olmalı. Önceden belirlenmiş olmamalı. Yani, biz her fikre açığız. Herkes dinlemeye ve insanların ne istediğini görmeye açık. İnsanların masaya ne getirdiği ve bunun diğerleri için ne kadar kabul edilebilir olduğu tartışılacaktır.   *Son olarak paylaşmak istediğiniz bir mesaj var mıdır?   Yan yana gelmek ve iletişim kurmak her zaman önemli ve iyidir. Bu nedenle bu konferans, komşu ulusların bir arada yaşadığını ve sınırların hiçbir zaman sabit olmadığını göstermesi açısından olumlu bir adımdır. Sınırlar kalıcı değildir; kalıcı olan insanlardır. İnsanlar binlerce yıllık kimlikleriyle, gurur ve sevgi içinde yaşarlar. İnsanlar bir arada yaşayabilir. Barış içinde birlikte yaşayabilir, birbirlerini sevebilir ve işbirliği yapabilirler. Denize ya da kıyıya erişimi olmayan ülkeler ile erişimi olan ülkeler, birbirleriyle paylaşımda bulunabilir ve ortaklık kurabilirler. Bunun için, limanlarımızın, Belucistan kıyılarının ve Belucistan limanlarının ya da diğer halklara ait kaynakların sömürülmesini sağlayan merkezi bir kontrol mekanizmasının varlığı zorunlu değildir. Dolayısıyla iletişim kurmak güzeldir. Birlikte oturmak güzeldir. Birbirimizi dinlemek güzeldir. Fikirleri paylaşmak ve birlikte bir şeyler yaratmak güzeldir. Umarım bu mümkün olur.