Özgür kadın ütopyasından sisteminin İnşasına: Kadının toplumsal sözleşmesi
- 09:06 9 Ekim 2026
- Jineolojî
"Kadının Toplumsal Sözleşmesi Bunun içindir ki, sınırların ortadan kalktığı, insanlık değerlerinin özünden boşaltıldığı sömürünün bireyin ruhuna kadar dayandırıldığı, insanların bireyciliği, anı yaşamaya sürüklenerek toplumsal ilişkilerinden soyutlandığı günümüz dünyasında kadın bakış açısı, rengi ele alış tarzı ile geliştirilecek bir toplumsal sözleşmeye ihtiyaç vardır"
Ruşen Seydaoğlu
İktidarların, savaştıkça süreklileşen kriz halini kadın bilgisi, tarihsel değerleri ve yorumuyla sorguladıkça karşılaştığımız, devlet ve hukuk sisteminin mecburi organizasyonlar olarak kanıksatılmak istendiği oldu. Bu sorgulamada merkeziyetçiliğin esas haline getirilmesiyle yerellerin kadın, birey, kültür ile oluşan bütün zenginliklerinin işgal edildiğini gördük. Kolektif yaşam ve sezgilerin gücü değersizleştirildi, bireylerin birbirleriyle olan sorunlarını, diyalog yoluyla çözme ihtimalini bile ellerinden alarak devlet ismiyle bu ilişkilerin merkezine yerleşildi. Motivasyon, yerelliğin, farklılığın ve çeşitliliğin yerine devlet teorisinin ve devletin sahiplerinin garanti altına alındığı kurallarla arttırıldı. Yani hukuk devletin nasıl düzenlendiği, devletlerin birbirleriyle son derece savaşa içkin ticari ilişkilerinin nasıl korunacağı ve bu düzenin nasıl süreklileştirileceği kaygısı ile inşa edilmişti. (Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Çözümü II)
Mevcut sistem zihniyetini sınırsız, sorumsuz, denetimsiz yöntemlerle topluma karşı uyguladı. Kültür olarak ahlak, devletli sistemlerle kökten değişimler yaşayarak, hukuka dönüştürüldü. Ancak tanınmanın, tarihsel miras olarak yaşadığımız topluluk içinde anlam verme, kabul etme, koruma gibi pratikleri kapsamaya devam edeceği hesaba katılmamıştı. Doğa ve kadın değerleriyle kendini bugüne kadar getiren bu anlayışın egemenlerin hukuku içinde etkililiğinin azaldığı ya da mekânsal olarak daraldığı inkâr edilemez. Ama kadın eksenli toplumsal değerler yok edilemedi, unutturulamadı. Toplumsal tanınmanın rolü ve gücü, toplumların kültürüne dayanan ahlakın yerine egemenlerin tekelindeki hukuk ikame edilirken bile büsbütün ortadan kaldırılamadıysa yeni bir çıkış da yaratabilir, demekti. Kadının tarihsel statüsü ya da statüsüz bırakılması, özgür kadın kimliğinin tanınmadığı hâlin çatışma, direniş, devrim ya da karşı devrim gibi zeminleri oluşturduğunu gösterdi. Tanınmasıyla ise direnişte ve devrimde kendini inşa eden, toplumu uyandıran ve fakat barış zemininde kendini toplumla yürütebileceği yani özneleşebileceği, toplumsal kimlik olabileceği fikirlerini de beraberinde getirdi.
Çünkü kadınlar, kendilerini tanımayan sistem karşısında direnirken sadece çatışmadılar. Direnişi örgütledikleri gibi besini, yuvayı, korunmayı, toplum ekonomisini de komünal olarak ürettiler. Dayak atan kocaya karşı, cezasızlık üreten yargıya karşı kendi sistemlerini de inşa ettiler, bu sistemde yine hep birlikte kadın özgürlükçü ilkeler, politikalar oluşturup hayata geçirdiler. Sosyalistlere, ekolojistlere, ırkçılık ve ayrımcılık karşıtı hareketlere ilham oldular. Kadın orkestralarından, Jinwar’a, Şifaxane’ye; bilgi ve bilimi ürettikleri Jineolojî’den özgür kadın akademilerine, kooperatiflerine kadar kendi değerlerini canlı tuttukları ölçüde toplumsal tanınmalarını da sürekli kıldılar.
Özgür Kadın Hareketi ise geldiği aşama itibarıyla; tüm bu çıktılarla kimlik, statü ve hukuka yaklaşım açısından iddiası, örgütlenme modeli ve kadınların özgürlüğü fikriyle uyumlu yeni bir yaşamı inşa etme sürecini örüyor. Hem devletli hem de devlet dışı hukuk içinde zihniyetini koruyarak konumlanmayı esas alırken bütünsel hukuk yaklaşımını da bu konumlanmanın formülü olarak görüyor. Bütünsel hukukla sağlanacak tanınma, özgür kadınlığın yerel, bölgesel ve enternasyonal içindeki yerini, toplumsal-yaşamsal mekanizmalarının garantisini oluşturma potansiyelini taşıyor. Bu da kadının yok sayıldığı tarihin kapandığı, özgürlüğünün büyütüleceği sayfanın açıldığı anlamına geliyor.
Tabi bütünsel hukuk formülünün kendini de yarattığı sistemi de pozitif hukuka teslim etmemek anlamına geldiğini görmek gerekiyor. Erkek egemen ve kapitalist sistemin bir anda elindeki güçten vazgeçmeyeceği bu denli açıkken yaratımlar, kazanımlar her zaman kadın örgütlülüğünün garantisinde savunulmak, korunmak zorundalar. Haliyle başlarken ifade ettiğimiz özgür kadın kimliği ve değerleri bu tartışma açısından da hukukun dayanağı, kaynağı ve uygulayıcısı niteliğinde. Nitekim yüzlerce yıldır uygulanan ulus devlet hukuku kadın bilimi, bilgisi ve eylemiyle deşifre edildi. İnkâr ve imha ile kadın kırımı, doğa kırımı, soykırım yaratan zihniyetle bütünsel hukukun da bu hukukun kadın özgürlükçülüğe dayanmasının da mümkün olmayacağı anlaşıldı. İsimler ne kadar değişirse değişsin zihniyet aynı kaldıkça sonuçların değişmeyeceğini öğrendik.
Öğrenmeye devam ettiğimiz ise kadın özgürlükçü stratejinin, özgür kadın kimliğinin tanınmasının, Kadının Toplumsal Sözleşmesi’nin toplumun sözleşmesi haline getirilmesinin stratejisi olduğu. Onlarca yıllık mücadelenin getirdiği aşama olarak barış ve demokratik toplum için diyalog sürecinin de bu stratejinin siyasette gerçekleştirilmesiyle başarılabileceğini, yolunun hukuktan da geçtiğini bilerek hareket etmek, örgütlenmeleri bu temelde güçlendirmek ve genişletmek büyük önem taşıyor.
Kaldı ki Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda ifade ettiği bütünsel hukuk kavramı birçok açıdan yeni başlattığı bir tartışma değil. Savunmaları, hukukun, burjuvanın ve tüm diğer iktidar odaklarının ahlaki-politik toplum ve sömürdüğü emekçiler karşısında kendini savunduğu, biçimsel adaletle meşrulaştırmaya giriştiği bir araç olarak tariflediği tartışmalarla doludur. Esas olarak demokratikleşebilmiş toplumların kendi öz güçleriyle inşa ettikleri sistemde iç toplumsal sözleşmeleriyle yaşamaları vardır. Olası uzlaşı sağlandığında ise ulus devletlerin anayasalarında kültür, dil, kimlik ve özerk yönetim biçimlerinin tanındığı ikili çözüm yöntemi üzerinde durur. Aksi durumlarda başka ulusal anayasalar içinde kendine yer bulma opsiyonuyla birlikte ele aldığı hukuk yaklaşımı öne çıkar. İnkarını devasa bir mücadeleyle boşa çıkarmış Kürt-özgür yurttaşlığın demokratik toplum, kadın özgürlükçülük ve ekolojik yaşam bağlamında kendi sistemini kurması ana hattır. Ulus devletle uzlaşarak ortak bir çatı altında, anayasal tanınma ile demokratik bir sistemde yaşanması ise demokratik çözümün yöntemleri arasında ele alınır. Kendi demokratik sistemini kurduğu ve sürdürdüğü ölçüde taşıdığı zihniyetle anayasal çatı altında buluştuğu-tanındığı ulus devleti de savunduğu ilkelerle, değerlerle ve toplumsal yaşamın yaratacağı güçle etkileme imkânı taşıyan bu önerme, açık ki birlikte yaşamdan beklenen ahlakiliğin karşılıklılık ilkesiyle paylaşılacağı zeminlere ihtiyaç duyar. (Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Çözümü -V)
Kadının Toplumsal Sözleşmesi’nin “Bunun içindir ki, sınırların ortadan kalktığı, insanlık değerlerinin özünden boşaltıldığı sömürünün bireyin ruhuna kadar dayandırıldığı, insanların bireyciliği, anı yaşamaya sürüklenerek toplumsal ilişkilerinden soyutlandığı günümüz dünyasında kadın bakış açısı, rengi ele alış tarzı ile geliştirilecek bir toplumsal sözleşmeye ihtiyaç vardır.” (Kadının Toplumsal Sözleşmesi) şeklindeki girişi ile; Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nu sonuçlandırırken ifade ettiği “Biz statüyü, demokratik toplum kurumlaşması olarak görüyoruz ki bunun yolu yasal, anayasal hukuktur. Bu hukuk, Kürt halkının kendi kimlik ve kültürünü yapılandırıp geliştirmesine güvence olacaktır. Klasik ulus devlet rejiminde çözüm arayan formülasyonlar artık çağ dışıdır. Aslolan demokratik toplumun varlık ve kimliğinin güvenceye alınmasıdır.” (Kadının Toplumsal Sözleşmesi) sözleri aynı masada birbirleriyle konuşur gibi Özgür Kadın Hareketinin ve demokratik ulusun-toplumun, ulus-devletlerle ortak bir siyasi çatı altında uzlaşarak yaşaması durumunda hukuka duyulan ihtiyacın ilkelerinin ve çerçevesinin ne olacağını ortaya koyar. Nitekim her iki odak da örgütlenerek sistemin ahlaki-politik çizgiye çekilmesini sağlayabilecek yegâne gücün kadın özgürlükçü toplum olduğunun bilincindedir.
Bu tartışmalarla birlikte bir kez daha tanınma ve hukuki statü kazanmanın iktidar karşıtı toplumsal hareketlerin özgürlük mücadelesinin nihayeti değil devam edebilmelerinin asgari gerekliliği olduğu anlaşılır. Kapitalist modernite içinde eşitsizliğin ısrarla bireysel sorunlar gibi sunulması, ayrımcılığın yapısal hale getirilmesi; şiddet karşısında savunmasızlıktan tutalım keyfi muamelelere açıklığa kadar çok geniş bir spektrumda toplumu siyaset dışı bırakma arzusuyla ilgilidir. Hak ve özgürlüklerin öznesi olarak tanınma da hukuki statüden yoksun bırakılanların, bunun karşısında yalnızca haklarının engellenmesini aşmasını içermez. Hakları talep etme imkânlarının da ortadan kaldırıldığını görerek hukuki statüyü tanınma ve yeniden dağıtım arasındaki bağ olarak ele alır. (Nancy Fraser, Axel Honneth, Redistribution or Recognition? A political-philosophical exchange) Mücadelelerin direnerek aldıkları eğitim hakkı, oy hakkı, sendikal haklar ve arttırabileceğimiz medeni ve siyasal haklar açısından da uygulamalardaki bütün yetersizliklerine rağmen hâlâ normatif hukuk içindeki tanınmaları sebebiyle gelişebilir olduklarını görürüz.
Tanınma ile mücadeleler taleplerini topluma, idari ve hukuki yapılara yansıtabilir. Yine ulusların nasıl yaşamak istediklerinin güvencesi olarak kendi kaderini tayin etme hakkı tanındığı ölçüde uluslar istedikleri yaşamı kurabilir olacaktır. Bunun en bariz örneklerinin başında Apartheid rejimi karşısında mücadele edenlerin eşitlikçi ve özgürlükçü anayasanın yapılmasını ve tanınmasını sağladıkları deneyim sayılabilir. Bugün Türkiye’de terörle mücadele kanunu kapsamında uygulananların benzerleri Güney Afrika’da da uygulanmıştı. Siyasetçilerin terör kisvesiyle yargılanmaları, tutuklanmaları, işkence görmeleri orada da yaygın devlet pratiklerindendi. Ancak anayasal değişiklik ile haklara sahip olma hakkı yasallaştırılarak politika yapmanın önü açıldı, politikalar da toplumda karşılık buldu. Böylelikle önemli bir eşik aşıldı. Şüphesiz hak ihlalleri, eşitsizlik pratikleri bitmedi ama bunlar karşısında sonuç alıcı hukuki mücadele, koruma ve tazmin etme zeminleri oluşturuldu. Nihayeti itibarıyla tanınma ve hukuki statü talebinin direnişlerin kalıcı haklarla buluşmasında, hakların sadece korunması açısından değil kullanım ve zenginleştirilmesi zemininin oluşturulmasında da büyük bir yer kapladığı deneyimlendi. Bunun mümkün olduğu bütün dünya halklarına gösterildi.
Manifesto’yu tam da şimdi, böylesi tarihsel deneyimleri ihmal etmeden, birlikte anılan bilhassa bütünsel hukuka dair kavramlar ve olası kurumsallaşmalar açısından, sürecin tüm muhataplarına, ilgililerine, güncellenmiş bir yeniden okuma yapma çağrısı olarak görmek gerekiyor. Çünkü sadece Kürt kadınlar, Kürt halkı ve Kürdistan için değil demokratik toplumun inşası için Türkiye, Ortadoğu ve en genel anlamda enternasyonale çağrı, yeniden, birlikte düşünmeye ve örgütlenmeye davet niteliğinde bir metinle baş başayız. Neredeyse kimsenin sistemsel bir önerisi yokken yeni demokratik dünya ile enternasyonal toplumsal kurtuluş için kadın özgürlükçü, demokratik, komünal birliktelikleri örmeye ihtiyacımız olduğunu söylüyor bu metin. Fakat tarih boyunca olduğu gibi bugün de direnenlerin varlığını ortadan kaldırmaya niyetli ulus devletleri sınırlandıracak hukuki tanınmanın da ortak mücadele konusu haline getirilmesini ekleyerek.







