Kadın özgürlük sorununa yaklaşım
- 09:06 20 Şubat 2026
- Jineolojî
“Demokratik sosyalist toplumun inşası için Ortadoğu'da kadın devrimi temelinde başarıya ulaşmak istiyorsak, Jineolojî’nin ve bilimsel sosyalizmin geliştirilmesi bir zorunluluktur. Bu yönelim, Abdullah Öcalan’ın paradigmasında derinlik kazanmış; son olarak ortaya koyduğu Demokratik Toplum Manifestosu ile dünya halklarına sunulmuş evrensel bir çözüm önerisi hâline gelmiştir.”
Gelawej Şarbajar
Marks, kadın sorununu yalnızca işçi kadınlarla sınırlamış; kapitalist sistem içinde kadınların toplumsal ezilmişliğini yeterince görmemiştir. Kadın özgürlük sorununu yalnızca ekonomik bağımsızlıkla ilişkilendirilmiş; bu ise sorunun çok katmanlı doğasını eksik kavramaya neden olmuştur. Oysa kadının ezilme biçimi yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda cinsiyetçi, kültürel ve zihinsel bir tahakküm biçimiyle ilintilidir. Kadın özgürlüğü için ekonomik çözüm tek başına yeterli değildir. Erkek egemen zihniyet aşılamadıkça; sade, mücadeleci ve etik özne inşası sağlanmadıkça, demokrasi ve sınıf mücadelesi başarıya ulaşamaz. Ortadoğu sosyalist hareketleri, kadın mücadelesini devrimci bir damar hâline getirmekte geç kalmıştır; bunun yerine kadın temsiliyeti çoğunlukla sembolik düzeyde kalmıştır.
Ne yapmalı, nereden başlamalı?
Bu örnekler sosyalist paradigmanın, yalnızca eleştirel değil, aynı zamanda yeniden inşa edici bir çözüm diline ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Eleştiri, yeni bir etiğin temelleriyle birlikte şekillenmediğinde, yalnızca yıkıcı bir etki yaratır. Dolayısıyla çözüm, sadece teorik düzeyde değil, toplumsal ölçü ve değerlerde somutlaşan bir kolektif bilinçle kurulabilir. Ortadoğu’daki sosyalist partiler, teori üretiminde etkili olsa da bu teoriyi uygulamada yetersiz kalmıştır. Teori toplumla buluşmadığında, soyut bir ütopyadan öteye geçemez.
Burada çözüm dilinin merkezine, sosyalist düşüncenin ahlaki ve zihinsel bir özgürlük projesi olarak yeniden tanımlanması konulmalıdır. Sosyalizm yalnızca ekonomik bir model değil, aynı zamanda etik bir duruş ve kültürel bir dönüşüm projesi olmalıdır. Bu, yerel değerlerle uzlaşmayı değil; bu değerleri dönüştürerek, yeni bir toplumun ortak vicdanını kurmayı hedeflemelidir.
Buradaki çözüm, yerel-toplumsal bilgeliği sosyalist teoriyle eklemlendirmek ve bu bilgiyle yeniden düşünmekten geçer. Ortadoğu’nun etik gelenekleri, kolektif dayanışması, kadının koruyucu ve düzenleyici rolü, yeni bir sosyalist paradigmanın kurucu unsurları olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda, sosyalist mücadele yalnızca iktidar karşıtlığı değil, bir yaşam inşası olarak yeniden tanımlanmalıdır.
Demokrasi ve sınıf mücadelesi, kadın özgürlükçü bir anlayışla birleşmeden başarıya ulaşamaz. Bu nedenle sosyalist yapıların çözüm dili, toplumsal cinsiyet adaleti ilkesiyle yeniden biçimlenmelidir. Kadının özgürleşmesini bir sınıf meselesi olmaktan çıkarıp, onu toplumsal özgürleşmenin mihenk taşı hâline getirmek gerekir. Ortadoğu’da devrimci hareketlerin başarısızlıklarına dair yapılan çözümlemeler, yalnızca ekonomik yapılar ve sınıf analizleriyle sınırlı kaldığında, tarihsel toplumsal dönüşümün en temel kırılma noktası göz ardı edilir: kadın-erkek arasındaki iktidar ilişkisi. Bu sorunun mücadelelerin merkezi haline getirilmemesi, tüm devrimci dalgaların eksik ve kalıcı olmaktan uzak kalmasına neden olmuştur.
Abdullah Öcalan bu çelişkiyi radikal bir biçimde şöyle dile getirir: “Bir erkek için sosyalist olmanın ilkesi, klasik erkeği öldürmektir.” ve devam eder; “Bir erkeğin sosyalistliği bir kadınla kurduğu ilişki biçimiyle ilgilidir.” (Abdullah Öcalan’ın 8 Mart 2025 tarihli mektubundan) Ortada açık bir gerçeklik var: bütün devrimlerin başarısızlıklarının temelinde kadın-erkek sorununu mücadelenin merkezine almamış olmaları yatmaktadır.
Abdullah Öcalan’ın “Tarih günümüzde gizli, biz tarihin başlangıcındayız” ifadesi, geçmişi bugünün sonuçlarıyla yorumlama ihtiyacını dile getirir. Eğer ilk sorunsallık kadın-erkek arasındaki eşitsizlikse, çözümün başlangıç noktası da buradan kurulmalıdır. Bir kadın, zihninde bin yılların köleliğini görmezse özgürlüğü anlamlandırabilir mi? Bir erkek, bin yılların egemenlik tortularından arınmazsa ve kadına yaklaşımını bir ölçü haline getirmezse, sosyalist olduğundan bahsedilebilir mi?
Ortadoğu’daki sosyalist hareketler analiz edildiğinde, kadın-erkek arasındaki özgürlük-kölelik ikileminin mücadelelerin merkezine alınmamış olması, en büyük zihinsel eksikliklerden biri olarak ortaya çıkar. Kürdistan’da bu zihniyetin yansımaları da açıkça görülebilir: birçok birey ve hareket kendini ilerici ya da Marksist olarak tanımlasa da içerik bakımından yüzeysel kalmış; şekilcilik hâkim olmuş ve sonuçta gerici ilişkiler yeniden üretilmiştir.
Abdullah Öcalan, 1990’ların başından itibaren reel sosyalizme dair şüphelerini derinleştirmiş; bu pratiğin analizinden çıkardığı sonuçlarla yeni teorik yaklaşımlar geliştirmiştir. “Biz PKK mücadelesiyle halkın varlığını ispat ettik; ama varlığın özgürlüğünü gerçekleştiremedik” diyerek hem kendi hareketinin eşiğini hem de gelecek yönelimini ifade etmiştir. Bu şekilde PKK ile Kürt ulusal varlığı inşa edilmiş; özgür Kürtlüğün temelleri atılmıştır. Kazanımlar sadece Kürt ulusu ile sınırlı kalmamış, Arap, Türk ve Fars halklarıyla ilişkileri de etkilemiştir. Aynı zamanda Kürdistan ve Ortadoğu’da kadın devrimi gerçekleşmiştir. Mücadele kültürünün zayıfladığı bir dönemde bu kültür yeniden canlandırılmış; klasik Marksist yaklaşımlara adım adım müdahale edilerek sosyalizm, Ortadoğu coğrafyasında uygulanabilir hâle getirilmiştir.
İmralı süreciyle birlikte bu müdahale paradigmasal boyuta ulaşmıştır. Bu paradigmanın en güçlü ayağı ise kadın özgürlüğü meselesidir. Öcalan 1990’lı yıllarda kadın ve devlet üzerine önemli analizler geliştirmiş, İmralı sürecinde bu analizleri derinleştirerek teorik bir çerçeveye oturtmuştur.
Ana kadın toplumundan günümüze uzanan tarih boyunca, birey ve toplum üzerinde inanç sistemleri etkin bir rol oynamıştır. Bu sistemler, iktidar güçlerinin denetimine girerek kadının düşünsel üretimini topluma karşı kullanan bir araç haline gelmiştir. Ulus-devletin hizmetine giren sosyalizm, bilimsel sosyalizm değildir. Sosyalizm ve devletin birlikte var olması mümkün değildir; zira devlet bir iktidar biçimi, ulus-devlet ise kapitalist sistemin temel formudur. Bu nedenle ulus-devlet sosyalizmi yerine, etik-politik bir temele dayanan bilimsel sosyalizm esas alınmalıdır. Öcalan, Kürdistan ve Ortadoğu tarihine dönük kapsamlı bir araştırma yürütmüş; bilimsel düşüncenin oryantalist yaklaşımlarını çözümlemiş, sosyolojik alanlarda modern bir düşünür gibi hatalı tezleri düzeltmiştir. Yeni paradigmada teori ve pratik birleşmiş; zihniyet ve kişilik dönüşümünde temel sıçramalar sağlanmıştır.
Bugünün sosyalist, komünist ve politik hareketleri bu yüzyıl için yeni bir felsefe geliştirerek öz-eleştirel bir tutum takınmalıdır. Ortaya çıkan tarihsel pratik süreçler derinlemesine değerlendirilmeli; yeni çıkışlar sağlamak için cesur kararlar alınmalıdır. Yaratılan tüm değerler, sosyalizmin yeniden doğuşu ve dönüşümüne hizmet etmelidir. Demokratik sosyalist toplumun inşası için Ortadoğu'da kadın devrimi temelinde başarıya ulaşmak istiyorsak, Jineolojî’nin ve bilimsel sosyalizmin geliştirilmesi bir zorunluluktur. Bu yönelim, Abdullah Öcalan’ın paradigmasında derinlik kazanmış; son olarak ortaya koyduğu Demokratik Toplum Manifestosu ile dünya halklarına sunulmuş evrensel bir çözüm önerisi hâline gelmiştir.
*Bu yazı, Jineolojî Dergisi’nin “Demokratik Toplum Sosyalizmi” dosya konulu 35. Sayısından kısaltılarak alınmıştır.
Soranice’den Çeviren: Çeviri Komünü







