‘Umut hakkı' demokratik müzakere için gereklilik
- 09:03 14 Şubat 2026
- Güncel
Şehriban Aslan
AMED- Komplonun Kürt halkının kolektif iradesine dönük çok merkezli bir müdahale olduğunu, ağırlaştırılmış müebbet infaz rejimi ve tecridin AİHM kararlarına rağmen sürdürüldüğünü belirten ÖHD Eş Genel Başkanı Ekin Yeter, “Umut hakkı demokratik müzakere koşullarının sağlanması için acil bir gerekliliktir” dedi.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a dönük gerçekleştirilen uluslararası komplo 27’nci yılına girdi. Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD) Eş Genel Başkanı Ekin Yeter, sürecin hukuki ve siyasal boyutlarını değerlendirdi. Komplonun yalnızca bir yakalama operasyonu olmadığını, uluslararası güçlerin dahil olduğu çok merkezli bir müdahale süreci olduğunu vurgulayan Ekin Yeter, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın İmralı’da maruz bırakıldığı tecrit koşullarının ve ağırlaştırılmış müebbet infaz rejiminin AİHM’in “umut hakkı” kararına rağmen uygulanmaya devam ettiğine dikkat çekti.
‘Çok merkezli bir komplo süreci inşa ediliyor’
2’nci Dünya Savaşı sonrasındaki süreçte Kürt sorununda patronajlıya soyunan bir İsrail gerçekliği söz konusu olduğunu söyleyen Ekin Yeter, “O dönemde Kürt sorununun demokratik bir şekilde çözümünde alternatif bir sistem oluşturan, geliştiren Kürt hareketine karşı İsrail'in tahammülsüzleşmeye başladığını görüyoruz. 90'lardaki süreçte de ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki hegemonya savaşından kaynaklı Suriye'de Esad yönetiminin çeşitli taktik ilişkilerle birlikte yönetimini sürdürme çabasının olduğunu görüyoruz. Sovyetler Birliği'nin dağılması süreci ile birlikte Suriye'de de istikrarsızlaşan yani bu hegemonya savaşından beslenip taktik ilişkilerini sürdüren yönetimin artık bu ilişkilerini yürütmekte zorlandığı bir süreçle karşılaşıyoruz. Yani bu noktada Sayın Öcalan'ın muhatap kılındığı komplo sürecinin aktörlerinin İsrail ve ABD her ne kadar çözülme sürecinde olsa da Sovyetler Birliği olduğunu görüyoruz. O dönemde özellikle bu emperyal aklın kurduğu ittifakla ortak bir şekilde hareket eden çeşitli Kürt güçlerinin de bu konuda etkin olduğunu görüyoruz. Yani çok merkezli, çok faktörlü bir süreçle birlikte bu komplo süreci inşa ediliyor” dedi. 
Komplo süreçleri hatırlatıldı
Abdullah Öcalan’ın bütün bu koşullarla birlikte Suriye'den çıkmak durumunda kaldığını belirten Ekin Yeter, ardından Atina-Moskova-Roma süreci gerçekleştiğini hatırlattı. Ekin Yeter, “Sayın Öcalan Demokratik Uygarlık Manifestosunda komployla ilgili sürecini aktarırken özellikle Atina-Moskova-Roma kentlerindeki süreçlerini aktarırken Kapitalist moderniteyi en iyi çözümlediği günlerinin bu günler olduğunu ifade ediyor. Ve elbette ki ardından gelişen komplo ve yargılanma sürecini de buna dahil edebiliriz. Bu noktada özellikle kapitalist modernitenin sosyalist ütopya da dahil birçok ütopya bakımından liberalizmle bu arayışları nasıl boğmaya çalıştığını, kendisinin de muhatap kaldığı bu komplonun, bu sürecin Suriye'den çıkma ve bu diğer ülkelerde geçirdiği sürecin aslında kapitalist moderniteye ve uyguladığı inceltilmiş tekniklerle nasıl bir bütünen bu ütopyalara saldırdığını ifade etmeye çalışıyor. Ardından gelişen bir Kenya süreci de söz konusu. Bir bütünen hem Suriye'den çıkışı ve bu ülkelerdeki kalma arayışı, ardından Kenya süreci ve iltica taleplerinin reddedilmesi… Bir bütünen uluslararası hukuku Kenya'nın o dönem iç hukukunu ve Türkiye'nin hukuk kurallarını bile ihlal eden bir süreç yaşandı” sözlerine yer verdi.
‘Saldırılar bilinçli bir şekilde derinleştirildi’
Ekin Yeter devamında, “Hukukun nasıl siyasal konjonktüre göre emperyalist ülkelerin, Türkiye gibi ülkelerle yani ikincil bürokratik hizmetlerini yapan Suriye ve Türkiye gibi ülkeler bakımından hukuksuzluğu derinleştiren, hukuku kendi hegemonik ilişkilerine göre konumlandıran bir teknik haline getirdiklerini görüyoruz. Bu elbette ki sadece Sayın Öcalan şahsında gerçekleşen bir komplo gibi ele alınamaz. Çünkü o dönem aynı zamanda geliştirilen bu uluslararası komplonun Kürt halkı başta olmak üzere Türkiye'deki birçok halk bakımından faili meçhul cinayetlerin, en ufak muhalif ses çıkartma arayışlarının çok ciddi şekilde hak ihlalleri ile sonuçlandırıldığı, bu konuda siyasi partilerin, gazetelerin kullanıldığı bir sürecin devamındaki bir hukuksuzluğa da tekabül ediyor. Yani bu noktada hem komplonun hem 90'larda gelişen ağır hak ihlalleri ile birlikte; o günleri incelediğimizde Kürt halkının kolektif hafızasına çok ağır bir saldırı geliştiğinin ve Sayın Öcalan ve yine o dönemde tutsak edilen birçok politik mahpusun da toplumdan nasıl kopartılmaya ve ardından gelişen yine hukuksuz yargılama süreçleri ile birlikte nasıl bu kolektif hafızaya saldırının derinleştirildiğine tanık oluyoruz” ifadelerini kullandı.
‘İkiyüzlü bir siyaset yürütüldüğünü görüyoruz’
Sürecin Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın bir uçağa bindirilip getirilmesiyle bitmediğine değinen Ekin Yeter, yargılama aşamasının da gösteri gibi olduğuna dikkat çekti. Ekin Yeter, “Sayın Öcalan'ın kendi tariflediği bir şekilde ifade etmekte önem görüyorum. ‘Bir gösteri gibi gerçekleşti’ ve o dönemde kararın açıklanacağı günden tutalım da hakimlerin yargıçların nereli olduğuna kadar… Basının bu yargılamayı nasıl işleyeceğine dair çok planlı bir durum vardı. Komployu uluslararası hukukun ihlalini, iç hukukta görmediğimiz hukuksuzca bir yargılamanın ve bir linç kültürünün, idamın sürekli gündemde tutulduğunun söz konusu olduğunu görüyoruz. Ancak elbette ki nasıl ki bu saldırı Kürt halkının kolektif iradesine bir saldırıysa o dönem gelişen kolektif mücadele ile birlikte idam tehdidinin bir kenara bırakılıp daha farklı infaz rejimlerinin cezalandırma mekanizmalarının tartışıldığı bir sürecin önü açılmış oluyor. Yine Sayın Öcalan İmralı Ada Hapishanesi'ne getirildiğinde orada kendisinin Avrupa Konseyi işkenceye karşı komiteden bir temsilcinin karşıladığını ve kendisinin bu hapishanede kalacağını ve Avrupa Konseyi'nin denetim mekanizmaları aracılığıyla da hapishanede kaldığı sürecin inceleneceğini kendisine söylediklerini ifade ediyor. Bu noktada uluslararası mekanizmaların da uluslararası hukuk kurallarına uygulayan siyasal iktidarların da nedenli ikiyüzlü bir siyaset yürüttüklerini görebiliyoruz” şeklinde konuştu.
‘Başka bir sürece evrildi’
Ekin Yeter, Abdullah Öcalan’ın tutuklanma koşullarından ve derinleşen tecride değinerek süreci hatırlattı. Ayrıca Ekin Yeter, “Birçok ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsünün karşı karşıya olduğu infaz koşulları Sayın Öcalan bakımından yine siyasal kararlarla birlikte mutlak haber alamama halinin geliştirildiği bir sürece evrildi. Tecrit mekanizmasıyla birlikte uluslararası komplo uzun yıllar sürdürüldü ve geçtiğimiz 4 yıl içerisinde hiçbir şekilde Sayın Öcalan'dan haber alınamadığı koşullar yaşandı. Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin gelişmesiyle birlikte mutlak tecridin kırıldığını ancak bir bütünen ortadan kalkmadığını gözlemleyebildiğimiz koşullara şu anda sahip olduk. Bu noktada yine heyet ziyaretleri, avukat ve aile görüşleri yapılsa da bunlar halen hükümetin belirlediği tarihlerde yapılıyor. Bu konuda bu koşulların da komplonun sürdürüldüğü ve derinleştirildiği bir sistemi hep beraber inşa ettiğini söyleyebiliriz” dedi.
‘AHİM kararı 12 yıla yakındır uygulanmıyor’
Ekin Yeter şöyle ekledi: “Sayın Öcalan'ın maruz bırakıldığı eşitlik ilkesine, ayrımcılık yasağına, işkence ve kötü muamele yasağına aykırı olan birçok uygulama kaynağını ağırlaştırılmış müebbet infaz rejiminden alıyor. Çünkü bu rejime, maruz kalan hükümlüler aile görüşü açısından da, avukat görüşü, diğer hapishanede bulunan diğer mahpuslarla iletişim kurma, sosyalliğini sürdürme açısından da daha fazla kısıtlamaya tabi ve koşullu salıverilme imkânı da bulunmuyor. Yani ölünceye kadar hapishanede kalma koşulu dayatılıyor. Öğrenebildiğimiz kadarıyla en son konseyin işkenceye karşı komitesinin oturumunda Türkiye'nin verdiği yanıtlardan o dönem 4 binden daha fazla ağırlaştırılmış mevzu infaz rejimine tabi hükümlü olduğunu açıklamıştı. Yani binlerce insanı, binlerce hükümlüyü ilgilendiren bir mesele söz konusudur. Sayın Öcalan bu rejimden ağırlaştırılmış müebbet infaz rejiminden kaynaklı zaten birçok hak ihlaline maruz bırakılmış durumda. Elbette ki Sayın Öcalan'ın vekilleri aracılığıyla tüm iç ve dış hukuki yollara başvurulup durum oralara taşındı. Türkiye açısından uzun zaman önce denetleme prosedürü başlamıştı. Bu konuda ÖHD'nin de içerisinde bulunduğu birçok STK bu denetim mekanizmasını izlemek adına defalarca kez yine Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'ne 9'a 2 bildirimlerinde bulunmuştur. Baktığımızda somut koşullar açısından 12 yıla yakın bir süredir uygulanmayan bir AHİM kararı olduğunu görüyoruz.”
‘Görev ve sorumlulukları yerine getirme çağrısı’
“Gerçekleştirilen başvurular neticesinde AHİM Sayın Öcalan'ın ölünceye kadar hapishanede tutulması halinin bir kişinin hapishaneden çıkma umuduna aykırıdır” diyen Ekin Yeter, “Bunun AİHS’i ihlal ettiğini ve daha sonra Boltan, Gurban, Kaytan kararlarında da sürdürdüğü bir şekilde işkence ve kötü muamele yasağını ihlal eden uygulamalar olduğunu defaatle ifade etti. Umut kararı hukuki bakımdan ele aldığımızda önemli bir karar ve Türkiye açısından yürütülen denetim prosedüründe de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi de defalarca kez Türkiye'ye bu konuda ağırlaştırılmış müebbet infaz rejimini değiştirmek adına ‘adımlar at, somut eylem planlarını bize sun’ diye defalarca kez ara kararlar kurdu. Bu noktada Türkiye'nin verdiği yanıtlarda genel geçer, konunun özüyle alakası olmayan, kendisine yöneltilen soruları da daha çok savuşturmaya yönelik yanıtlar ve savunmalar söz konusuydu. En son Eylül ayında gerçekleşen komite oturumunda da özellikle Türkiye'deki Barış ve Demokratik Toplum Süreci de göz önüne alınarak ve bu konuda çalışmalar da yürütmek üzerine kurulan meclisteki komisyon da görevine ve misyonuna atıf yapılarak meclis komisyonun Ekim ayında bu konuya dair önerilerinin gelişeceğini beklediklerini içeren bir ara karar taslağı kurmuşlardı. Bu da uluslararası mekanizmaların da Türkiye'deki yürütülen süreci yakından takip ettiklerini ve bu konuda çalışmak üzerine kurulan bir komisyonun bu konuda görevini ve sorumluluğunu yerine getirmeleri çağrısı yaptıklarını gösteriyordu” diyerek yaşanan sürece dikkat çekti.
‘Umut hakkına dair ciddi beklentiler var’
Meclis çalışmalarına bakıldığında biraz hantal yürütüldüğüne vurgu yapan Ekin Yeter, “Çalışmalarını çok sayıda kişi ve kurumu dinleyerek gerçekleştirdi ve ardından siyasi partilerin komisyona hazırladıkları raporlar sunuldu. Yine hem meclis sayfasından yayınlandı hem de kamuoyuna yansıdı ve bu konuya bakıldığında çok açık bir hukuki ve toplumsal bir gerekçesi olmasına rağmen bu konuda meclis komisyonunun hala somut bir adım atmadığını görüyoruz. Meclis komisyonuna sunulan partilerin çok azının raporunda Umut Hakkı'na dair değerlendirmeler gerçekleşti. Bu raporda Umut Hakkı'na çok açık bir şekilde yer verilmese dahi infaz hukuku ile ilgili yapılması gereken düzenlemeler kapsamında bu konuda değerlendirme yapılması ve somut adım atılmasına yönelik toplumda çok ciddi bir beklenti söz konusu. Umut hakkı meselesini meclisin temel gündemi halini getirmeleri gerekiyor ve hukukçular olarak da beklentimiz ve talebimiz bu yöndedir” sözlerine yer verdi.
‘Umut hakkı uygulanmalı’
Ekin Yeter, konuşmasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Umut hakkı yürütülen Barış ve Demokratik Toplum Süreci bakımından çok önemli. Çünkü Sayın Öcalan'ın çalışma koşulları, topluma temas etmesi, gazetecilere, hukukçulara, akademisyenlere temas edip tartışma yürütebilmesi sürecin gidişatı açısından çok önemlidir. Barış süreçlerini diyalog süreçlerine evriltecek temel şey demokratik bir müzakere durumunun gelişmesidir. Bakıldığı halen bu demokratik müzakere koşullarının oluşturulabildiğini söyleyemeyiz. Bu konuda demokratik müzakere koşullarının oluşması için umut hakkının sürecin gidişatı bakımından uygulanması gerekir. Bu konuda özellikle 15 Şubat'ın yani komplonun yıl dönümü yaklaşırken özellikle meclis komisyonun artık ortak rapor ve yasal çalışmalar yürütülecek sürece gelinmişken ilk önlerine alması ve ilk somutlaşmaya geçirmesi gereken konunun bu olduğunu düşünüyoruz.”







