İktidarı doğanın kahramanı ilan eden medya

  • 09:03 1 Kasım 2026
  • Medya Kritik
Roza Metina
 
HABER MERKEZİ - Ana akım medya, mevcut iktidarı doğanın kahramanı olarak gösteriyor, doğa talanını manipülasyon ve propaganda perdesiyle örtüyor. Ormanların talan edildiği, yaşam alanlarının yok edildiği ve dağların maden sahalarıyla kaplandığı bir ülkede iktidarı doğanın kahramanı olarak göstermek, gerçeği tersyüz etmek anlamına geliyor. Doğayı korumak, rantı ve yıkımı alkışlamak değil; yaşamı, halkın toprağını ve geleceğini savunmaktır.
 
Amed'in Sûr ilçesine bağlı Arzoxlî Mahallesi'nde yapımına başlanan Güneş Enerjisi Santrali (GES) projesi için Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından “Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) gerekli değildir” kararı verildi. Projenin durdurulmasını isteyen mahalle sakinleri, Diyarbakır 1'inci İdare Mahkemesi'nde dava açtı. Mahallelinin itirazına ilişkin ise henüz bir karar verilmedi.
 
Mahkeme süreci devam ederken AKP Diyarbakır İl Başkanlığı Yönetim Kurulu yedek üyeleri arasında bulunan Muzaffer Aslanhan'a ait Zenkar Nakliye Ltd. Şti., jandarma eşliğinde bölgede çalışmalara başladı. Mahallelilerin GES yapımına karşı başlattığı çadır nöbeti ise devam ediyor. Direnen yurttaşlar, mahallelerinde inşaatın başladığını ancak topraklarını şirkete teslim etmeyeceklerini söylüyor. Yurttaşlar ayrıca, “Topraklarımızı ve tapularımızı zorla elimizden alıyorlar” diyor.
 
Mûş'un Gimgim (Varto) ilçesine bağlı Xwarik köyünde de ABD merkezli bir şirketin kurmak istediği Jeotermal Enerji Santrali (JES) projesine karşı bölge halkının yürüttüğü mücadele devam ediyor. Halk, tarım arazilerini, su kaynaklarını ve doğayı korumak amacıyla “Varto halkı jeotermal enerji santrali istemiyor. Suyuma, toprağıma dokunma” şiarıyla nöbet eylemini sürdürüyor.
 
Kürdistan ve Türkiye'de yıllardır rant uğruna büyük bir doğa kırımı ve tahribatı yaşanıyor. Bunlar yalnızca iki örnek. Doğa talanının ve tarım alanlarında yaşanan tahribatın çok sayıda örneği bulunuyor. Bu tahribat, ülkenin dışa bağımlılığını da artırıyor. Doğa kırımını ve talanını önleyebilecek en önemli güç ise ortak mücadeledir.
 
Bu mücadelede özgür ve bağımsız medya kuruluşlarının da önemli bir rolü bulunuyor. Ekolojistlerin, sivil toplum kuruluşlarının ve örgütlerinin bir araya gelmesi, dijital medya ağlarının kullanılması ve halkın ortak mücadelesi büyük önem taşıyor. Tarafsız ve dürüst yayıncılığın etkisi de burada ortaya çıkıyor. Ancak ana akım medya, tarafsız, etik ve dürüst yayıncılık ilkeleri çerçevesinde hareket etmiyor. Gerçeği gizliyor; mevcut iktidarın çıkarları, ideolojisi ve hedefleri doğrultusunda yayın yapıyor. Doğa kırımını ve talanını yasal bir çerçevede gerçekleştirilmiş gibi gösteriyor.
 
Tıpkı kayyım atanmasını demokratik iradenin ihlali değil, güvenlik açısından bir zorunluluk olarak göstermesi gibi doğa talanını da aynı yöntemle meşrulaştırıyor. Hukuku bu politikaların bir aracı olarak sunuyor. Bu yaklaşım, kurnaz erkek aklının bir yansımasıdır. Özgür basın emekçileri ise bu kurnaz erkek aklına karşı mücadelesini her zaman sürdürdü ve sürdürmeye devam edecek.
 
Türkiye'de yargı, doğayı korumak için kullanılmıyor. Aksine, suçluları koruyan bir mekanizmaya dönüştürülüyor. Siirt ve Şırnak baroları, Gabar ve Besta bölgelerindeki ağaç kesimlerine karşı şikâyette bulundu. Ancak bu şikâyetlerin olumlu bir sonuç verip vermeyeceği belirsiz.
 
Bu ülkede tecavüz failleri, uyuşturucu satıcıları, kadınlara ve çocuklara şiddet uygulayanlar ile onları katledenler serbest bırakılıyor. Yargı onların hizmetinde. Ancak doğayı korumaya gelince ne kanun ne adalet ne de yargı var. Ana akım medya, bu gerçekleri görmezden geliyor ve yayın politikasını siyaset ile sermayenin çıkarları doğrultusunda şekillendiriyor. Oysa yayıncılık, güç ilişkilerine göre şekillenmemeli; eleştirel bir yaklaşımı benimsemeli ve statükoya karşı durmalıdır. Sansür yasalarına karşı da ortak ve ahlaki bir duruş sergilenmelidir.
 
Bir diğer önemli gerçek ise Kürt medyası saldırıya uğradığında herkesin gözlerini kapatıp üç maymunu oynamasıdır. Sonunda ok kendilerine dönüyor. TELE1 ve Halk TV'ye yönelik kayyım uygulamaları da bu sessizliğin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor.
 
Medyanın kontrol altına alınma tarihine baktığımızda, bunun sistematik ve planlı bir şekilde gerçekleştirildiğini görüyoruz. AKP hükümeti, öncelikle kadrolarını devlet kurumlarına yerleştirerek gücünü pekiştirdi. Yıllardır iktidarda olan AKP açısından medya, bu süreçte önemli bir rol oynadı. Muhalif kesimler, ana akım medya aracılığıyla sürekli suçlu ilan edildi. AKP hükümeti, medyayı kendi görüşleri doğrultusunda şekillendirirken dinî ve milliyetçi hassasiyetleri kullanarak hedeflerine ulaşmaya çalıştı. Son yıllarda MHP ile iş birliği içinde bu politikalarını sürdürdü.
 
AKP-MHP iktidarı, medyanın büyük bölümünü kontrolü altına alarak propaganda aracına dönüştürdü. Kürdistan ve Türkiye'nin doğasına yönelik saldırıları, baskıyı ve hegemonyayı bundan bağımsız değerlendiremeyiz. Bu politikalar, sermaye sahiplerinin tahakkümünü ve hegemonyasını da güçlendirdi.
 
Sermaye sahipleri doğayı bir rant alanına dönüştürdü
 
Jeotermal Enerji Santrali (JES) projeleri, sermaye sahipleri açısından bir rant alanı olarak görüldü. Sermaye sahipleri kâr elde ederken halk yoksullaştırıldı, doğa ise büyük zarar gördü. Bu, küresel ölçekte yaşanan bir gerçektir. Medyanın bu gerçeği bütün yönleriyle ortaya koyması gerekiyor. Ancak ana akım medya, gerçeği çarpıtıyor. Sermaye sahipleri krizlerden beslenerek güçleniyor. Medyanın bu ilişkiyi görmesi gerekiyor. Yıllardır özgür basın, bu gerçeği ortaya koymaya ve çarpıtılmasını önlemeye çalışıyor.
 
Ana akım medyanın büyük holdinglerle kurduğu ilişkiler de bu tablonun bir parçasıdır. Bu ilişkiler, gerçeklerin gizlenmesine hizmet ediyor. Bu nedenle ana akım medya; petrol ve madencilik faaliyetlerine, hava kirliliğine, ağaç kesimlerine, JES ve GES projelerine karşı yeterince haber üretmiyor. JES projelerinin su kaynakları, insan ve hayvan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini de görmezden geliyor. Bu projelere karşı yürütülen hukuki mücadeleyi ve adalet arayışını ya görmüyor ya da kamuoyuna farklı bir bağlamda sunuyor. Bu, büyük bir aldatmacadır. Halkın yanıltılması, etik yayıncılık ilkeleriyle bağdaşmaz. Bu manipülasyonun nasıl gerçekleştirildiğine de bakmak gerekiyor. 
 
Ana akım medya, bu tür projeleri “Çevre için iyi yatırım” veya “Enerji elde etmek için iyi yatırım” şeklinde tanımlayarak teşvik ediyor. Bu da ana akım medyanın manipülasyon yöntemlerinden biridir.  Özgür basın emekçileri, ana akım medyanın cinsiyetçi, militarist ve manipülatif diline karşı gerçeği ortaya çıkarmak için her zaman mücadele etti. Bu nedenle özgür basın sürekli hedef alındı.
 
Doğa talanı özel savaşın bir parçasıdır
 
Jeotermal Enerji Santrali (JES) projeleri, özellikle Kürdistan'ın doğasına büyük zarar veriyor. Ana akım medya, bu talana ve kırıma karşı halkın direnişini görmezden geliyor. JES projelerinin doğa üzerindeki etkilerine yeterince yer vermiyor. Bu görünmezliğin nedenleri arasında siyasi ve ekonomik faktörlerin yanı sıra özel savaş politikalarının da bulunduğunu söyleyebiliriz.
 
Kürdistan'ın doğası, özel savaş politikaları çerçevesinde yıllardır zehirleniyor. Bu politikalar, yalnızca doğayı değil, Kürt halkının kimliğini, ortak hafızasını ve mücadelesini de hedef alıyor. Olağanüstü hâl uygulamaları, çete faaliyetleri, güvenlik politikaları, kayyım atamaları ve adil olmayan yargılamalar, özel savaş politikalarının parçalarıdır. Ana akım medya, bu politikaları çoğu zaman militarist bir dille aktarıyor ve gerçekleri olduğu gibi yansıtmıyor. Ayrımcı ve ırkçı bir dil kullanarak yayın politikasını mevcut iktidarın zihniyetine ve devletin stratejik yaklaşımına göre şekillendiriyor. Güvenlik politikaları kisvesi altında doğa talanını, katliamları, yok sayma politikalarını ve saldırıları meşrulaştırmaya çalışıyor.
 
Hafızasızlaştırma politikaları
 
Bu saldırıların hedefi yalnızca doğa değildir. Aynı zamanda halkın hafızası ve tarihi de hedef alınıyor. Kürdistan'daki köylerin, ilçelerin ve kentlerin isimlerinin değiştirilmesi; dile, kültüre ve sanata yönelik saldırılar, tarihsel bağların zayıflatılmaya çalışılması, mezarlıklara yönelik saldırılar, baraj projeleri ve zorunlu göç politikaları, hafızasızlaştırmanın yöntemleridir. Bu politikaların meşrulaştırılması da ana akım medya aracılığıyla sağlanıyor. Oysa doğa, halkın hafızasının, yaşamının ve umudunun sığınağıdır.
 
Hafızasızlaştırma politikalarının en önemli örneklerinden biri, Êlih'e (Batman) bağlı Heskîf'tir (Hasankeyf). Doğayı talan ederek ve kırımdan geçirerek Kürt halkının tarihini de silmeye çalışıyorlar. Binlerce yıllık bir tarihi su altında bıraktılar. Hafızasızlaştırmak, kimliksizleştirmektir. Ana akım medya, Kürt halkını hafızasızlaştırmaya ve kimliksizleştirmeye yönelik politikalara hizmet etti. Bu tutum, aynı zamanda demokratik siyasetin ve barışçıl yaşamın önünde de engel oluşturdu. Doğaya saygı duyulmayan bir ülkede adaletten, demokrasiden ve barıştan söz edemeyiz. Ana akım medya da bu ülkenin doğasına saygı duymalı, yalan haber üretmekten ve toplumun hafızasına saldırmaktan vazgeçmelidir.
 
İktidarı doğanın kahramanı ilan eden ana akım medya
 
Kürdistan doğasının talan edilmesinin birçok nedeni bulunuyor. Bunların tamamını bu yazıda ele almak mümkün değil. Ancak bazı önemli noktalara dikkat çekmek gerekiyor. Cezasızlık politikaları, sermaye sahiplerini güçlendiriyor. Doğaya zarar veren projeler yasal düzenlemelerle korunuyor. Bu durum, insanların psikolojisini de etkiliyor. Yaşadıkları doğa talan edildiğinde ve kırıma uğradığında insanlar kendilerini yalnız hissediyor. Doğa talanı, demografik yapıyı da doğrudan etkiliyor. Çünkü doğa yalnızca çevreyle sınırlı bir mesele değildir. Sosyal, ekonomik ve siyasi koşullarla birlikte değerlendirildiğinde doğa talanının nüfus hareketleri üzerinde de büyük etkisi olduğu görülüyor.
 
Mevsimsel krizler de bu süreçte önemli bir yer tutuyor. Bu krizler nüfusu etkilerken ekonomik sorunlara da neden oluyor. Ancak bütün bunlara rağmen ana akım medya, iktidarı doğanın büyük bir kahramanı olarak gösteriyor. Doğa talanına karşı çıkan aktivistleri suçlu ilan ederken mevcut iktidarı çevreye duyarlı bir yönetim olarak sunuyor. İktidarın gerçekleştirdiği ağaç dikme kampanyalarını öne çıkararak onu doğanın savunucusu gibi gösteriyor. Tarihî zeytin ağaçları kesilirken ana akım medya, binlerce yeni ağacın dikileceği söylemini yayıyor. Ayrıca doğa olaylarının altyapı sorunları ve eksiklikleri nedeniyle yol açtığı yıkımı da yalnızca “doğal afet” olarak nitelendiriyor.
 
Şırnex'in (Şırnak) Gabar Dağı bölgesindeki Şilyan köyünde bir petrol şirketi, sondaj atıklarını nehre döktü. Ancak ana akım medya bu gerçeği de görmezden geliyor. Akbelen, İkizdere ve Kaz Dağları'nda doğayı korumak amacıyla gerçekleştirilen eylemleri ise “dış güçlerin oyunu” olarak gösteriyor. Erzincan'ın İliç ilçesinde yaşanan maden faciası da ana akım medya tarafından “doğal kaza” olarak nitelendirildi. Bu örneklerde gerçekler ortaya konulmuyor, manipülasyon yöntemleri kullanılıyor.
 
Ana akım medya, mevcut iktidarı doğanın kahramanı olarak gösteriyor, doğa talanını manipülasyon ve propaganda perdesiyle örtüyor.
 
Ormanların talan edildiği, yaşam alanlarının yok edildiği ve dağların maden sahalarıyla kaplandığı bir ülkede iktidarı doğanın kahramanı olarak göstermek, gerçeği tersyüz etmek anlamına geliyor. Doğayı korumak, rantı ve yıkımı alkışlamak değil; yaşamı, halkın toprağını ve geleceğini savunmaktır.