Barış ve Siyasi Çözüm Süreçlerinde Kadın Özgürlük Hareketlerinin Deneyimleri

  • 09:04 3 Temmuz 2026
  • Jineolojî
 
“Kadınların hem uluslararası alanda hem de toplumsal çalışma ve ağları aracılığıyla çözüm ve barış süreçlerine öncülük ettiği gerçeğine rağmen kadınlar ve talepleri, çoğunlukla müzakerelerin ve barış anlaşmalarının mekanizmalarının dışında bırakılmıştır”
 
Jineolojî Akademisi
 
Abdullah Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum çağrısından sonra farklı ülkelerdeki barış ve çözüm süreçlerinde kadınların deneyimlerini yeniden yorumlama ihtiyacı oluştu. Bu süreçle bağlantılı olarak ayrıca Kürt Kadın Özgürlük Hareketi’nin deneyimlerini de değerlendirmemiz gerektiği kanaatindeyiz. 
 
Silahlı kurtuluş hareketlerinin/mücadelelerinin devamında başlatılan barış süreçleri her ülkede özgün tarihsel, kültürel ve politik gerçekliklere sahiptir. Farklılıklar hem sosyo-ekonomik koşullarda hem bölgesel ve hegemonik güçlerin politikalarında hem de kurtuluş hareketlerinin ideolojisi, örgütlenme düzeyi ve politikalarında ortaya çıkar. Bir ülkeden diğerine doğrudan aktarılabilecek bir reçete yoktur. Ancak, dünyanın farklı yerlerindeki kadınların ve hareketlerin deneyimlerinin kazanımları ve eksikliklerinin analizi, bu tarihsel süreçte Kadın Özgürlük Hareketi’nin politikasını belirlemek için önemli veriler sunar.
 
Birinci Dünya Savaşı'ndan itibaren farklı ülke ve hareketlerden kadınlar, erkek-devlet tahakkümü, ırkçılık ve sömürü sistemini dönüştürmeye yönelik önemli çabaları ilerleten barış aktivistleri olarak ortaya çıktılar. 1915'te 12 ülkeden 1136 kadının katılımıyla gerçekleşen Bern'deki Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı ve Lahey'deki Uluslararası Kadınlar Barış Kongresi bunun örnekleridir. Sosyalist Kadınlar Konferansı öncülüğünde, emperyalist savaşa, kapitalizme, militarizme ve emperyalizme karşı kadınların ve işçilerin enternasyonalist dayanışması yeniden canlandırıldı. Bu duruş, Birinci Dünya Savaşı'nı durduran Sovyet Devrimi ile asker ve işçi ayaklanmalarının temelini oluşturdu. "Erkeklerin başlattığı savaşı kadınlar durdurmalı" düşüncesi hem Lahey Kongresi'nin bilincini ifade ediyordu hem de kongrenin Ermeni delegesi Lucy Thoumaian tarafından yazılan manifesto metninin başlığıydı. Lahey Kongresi delegelerinin, savaş suçlarını yargılamak için kalıcı bir uluslararası mahkemenin kurulması, toplu tecavüzün bir savaş aracı ve suçu olarak tanımlanması, silah ticaretinin yasaklanması, yeni bir küresel ekonomik sistemin oluşturulması ve Barış ve Özgürlük için Uluslararası Kadın Birliği'nin (WILPF) kurulması konularındaki karar ve çalışmaları, Milletler Cemiyeti'nin (BM'nin öncü örgütü) ve uluslararası hukukun gelişimine öncülük etti.
 
Müzakere ve Barış Anlaşması Süreçleri
 
Kadınların hem uluslararası alanda hem de toplumsal çalışma ve ağları aracılığıyla çözüm ve barış süreçlerine öncülük ettiği gerçeğine rağmen kadınlar ve talepleri, çoğunlukla müzakerelerin ve barış anlaşmalarının mekanizmalarının dışında bırakılmıştır. 1990'larda Yugoslavya ve Ruanda'daki savaş ve katliamların etkisiyle feminist ve barış yanlısı kadınlar, tecavüz ve cinsiyete dayalı şiddetin savaş suçu olarak kovuşturulması için uluslararası kampanyalar örgütledi. Kadınların mücadelesi sonucunda, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 2000 yılında savaş dönemlerinde cinsiyetçi şiddetin önlenmesi ve kovuşturulması ile barış süreçlerinde kadınların katılımını kabul eden 1325 sayılı kararı aldı. Ancak BM verileri, 1992 ile 2019 yılları arasında imzalanan barış anlaşmalarında kadınların sadece %6'sında aktif olarak yer aldığını göstermektedir. Araştırmalar, kadınların deneyim ve perspektiflerini içermeyen diyalog ve barış süreçlerinin başarısız olma eğiliminde olduğunu ve kalıcı bir toplumsal barışı inşa edemeyeceğini ortaya koymaktadır. Kadınların katılım gösterdiği süreçlerde barış anlaşmalarının uygulanma olasılığı %35 artmaktadır. Ancak asıl önemli olan, kadın katılımının sembolik veya elitist bir tarzda olmamasıdır. Daha da önemlisi, toplumun tüm kesimlerinden kadınların tartışma süreçlerine dahil olabilmesi ve kadın hareketi temsilcileri aracılığıyla deneyim ve taleplerini barış anlaşmalarında etkili bir şekilde dahil ettirebilmeleri ve gerçekleştirebilmeleridir.
 
Hâkim barış süreçleri anlayışı, beş aşamaya dayanan elit bir siyaset olarak şekillendirilmiştir: Birincisi, çatışan tarafların temsilcileri arasında, çoğunlukla üçüncü bir tarafın gözetim veya arabuluculuğu eşliğinde yapılan müzakereler. İkincisi, barış anlaşmaları ile uzlaşma sağlanması ve imzalanması. Üçüncüsü, askeri çatışmaların durdurulması. Dördüncüsü, 'normale dönüş' (gayri-devlet askeri güçlerin silahsızlandırılması ve dağıtılması ve devlet tarafından reformların uygulanması). Beşincisi, eski savaşçıların devlet sistemi, toplum ve aile içinde yeniden entegrasyonu.
 
Bu anlayışla yürütülen birçok barış süreci başarısız oldu. 1993 Oslo Anlaşması (İsrail ve FKÖ arasında) veya 1993'te Ruanda'daki iç savaşı sona erdirmek için yapılan Arusha Anlaşmaları buna örnektir. Bu barış anlaşmalarının imzalanmasının ardından hem Filistin'de hem de Ruanda'da en büyük katliamlar gerçekleşti. Tamil İlam'da da 2006 Oslo sürecinin çöküşünden 3 yıl sonra, Sri Lanka devleti sivil halka ve LTTE kadrolarına karşı en büyük katliamları gerçekleştirdi. Bu örneklerde hem barış müzakerelerinin başarısızlığı durumunda hem de barış anlaşmalarının imzalanmasının ardından büyük katliam risklerinin devam ettiği görülüyor. Aynı şekilde, 2016 yılında FARC gerillaları ve Kolombiya Devleti arasında imzalanan barış anlaşması süreci de çoğunlukla beş aşama çerçevesinde gerçekleşti. Ancak toprak reformuna ilişkin uzlaşma sermaye güçleri ve büyük toprak sahipleri tarafından engellendi ve yüzlerce eski gerilla devlet güçleri tarafından öldürüldü.
 
Birçok ülkede savaş, barış anlaşmalarından sonra resmi olarak sona ermiş olsa da şiddet farklı biçimlere bürünerek devam etmektedir. Örneğin, Abya Yala, Afrika ve Asya ülkelerinden kadınlar, silahlı çatışmaların sona ermesinin ardından cinsiyete dayalı şiddetin ve kadınlara yönelik katliamların arttığını ifade etmektedir. Geçmişte gerilla olan kadınlar bile devlet baskısı, evlilik ve aile baskısıyla karşı karşıya kalmaktadır. 'Normale dönüş' veya 'yeniden entegrasyon' olarak tanımlanan süreçlerde erkek-devlet sistemi, egemenliğini korumak için en çok çabayı gösterir ve kadınları ve devrimcileri ataerkil statükoya dahil etmeye çalışır. Devlet; din, eğitim ve medya kurumları aracılığıyla, toplumsal cinsiyetçilik ve tecavüz kültürüne dair geleneksel anlayışları güçlendirir. Barış anlaşmalarından sonra, örneğin FARC'lı kadınların durumunda olduğu gibi kadın savaşçıların onuru, sıklıkla 'fahişe' veya 'komutanların hanımları' gibi tanımlamalarla aşağılanmaktadır. Ayrıca, Sierra Leone, Nepal, Bosna, Sri Lanka ve birçok başka ülkede yaşanan savaş ve katliam süreçlerinden sonra kadınlar sadece pasif kurbanlar olarak tanımlandılar. Adalet ve barış için verdikleri emek ve mücadele görünmez kılındı.
 
Nikaragua devrimi dönemindeki Sandinista kadınları, savaşın ön saflarında komuta görevleri üstlenmiş olmalarına rağmen, 1979'daki askeri devrim zaferinden sonra karar mekanizmalarının dışında bırakıldıklarını ifade etmektedir. Daniel Ortega gibi yeni erkek iktidar sahipleri, kadınları yeniden eş ve anne rollerine hapsetmeye ve kişisel çıkarları için kullanmaya çalıştı. İşçilerin ve yerli halkların haklarını koruyan demokratik sistemin yerini, bir kez daha otokratik bir sistem aldı. Bu nedenle, kadınların iktidara karşı mücadelesi farklı örgütler içinde bugüne kadar devam etmektedir.
 
Barışın gerçekleşmesi için 3 şart
 
Abdullah Öcalan, Özgürlük Sosyolojisi isimli savunmasında barışı, demokrasi ve devlet arasında bir uzlaşma olarak tanımlar. “Barışta taraflar vardır. Bir tarafın %100 hakimiyeti yoktur ve olmamalıdır” temelinden yola çıkarak, barışın gerçekleşmesi için 3 şartı açıklar: Barışın birinci şartı, herkesin güven içinde yaşayabilmesidir. Bu, ancak toplumun öz savunması ve toplumun ahlaki ve politik karakteri ile mümkündür. 
 
İkinci olarak, bir tarafın üstün gelmesi mümkün değildir. -Hangi tarafın haklı/haksız olduğu fark etmeksizin- eğer her iki taraf (silahlarını) bırakmayı ve savaşı durdurmayı üstünlük kurmadan kabul ederse, o zaman barış gündeme gelebilir. Üçüncü olarak tüm taraflar, sorunun çözümünde toplumun demokratik çalışma ve kurumlarına saygı göstermelidir.
 
Kadın hareketleri ve barış aktivistleri, son yıllarda barışın sadece askeri çatışmaların durdurulması anlamına gelmediğine dikkat çekiyorlar. Barış, demokrasinin toplumsal cinsiyet eşitliğine dayandırılması, sosyal adalet, kadınların eşit hakları ve tüm canlı ve toplumsal bileşenler için gösterilen çabaları içeren dinamik bir süreç olarak tanımlanmaktadır.
 
* Yazının devamı “Hakikat ve Adalet Komisyonları” başlığıyla haftaya yayınlanacaktır. 
 
*Bu yazı, Jineolojî Dergisi’nin “Kadın ve Barış” dosya konulu 37. sayısından kısaltılarak alınmıştır.